“YAŞINI GÖSTEREN KADINLAR / Yaşlanmanın Feminist Deneyimi”

Yaşını Gösteren Kadınlar: Bu bizim için ‘yeni bir aşk’

Nuray Pehlivan

 

33 kadının yaşlılık üzerine yazdığı mektuplardan oluşan ‘Yaşını Gösteren Kadınlar / Yaşlanmanın Feminist Deneyimi’ kitabı, Dipnot Yayınları’ndan çıktı. Feminist hareket çevresindeki, farklı yaş kuşaklarından ve farklı şehirlerde yaşayan kadınların mektuplarından oluşan kitap, kadınların yaşlanma deneyimlerini feminist bir bakış açısıyla ele alıyor.

Kitapta yaşlılık üzerine söz alan kadınlar, kendi yaşlılıklarını ve yaşlanma deneyimlerini paylaşarak yaşlılığın feminist bir mesele olduğunu görünür kılıyorlar. İki yıllık bir çalışmanın ardından yayımlanan kitap, kadınlarla erkeklerin yaşlanma süreçleri arasındaki farkları ortaya koyarken aynı zamanda tartışmaya açıyor.

Kitabı hazırlayan kadınlardan Hülya Üstün, Hatice Erbay, Gülsen Ülker, Dilek Alıcıoğlu Cömert, Bilgen Tümen ve Aynur Demirdirek’le kitabın hikayesini, kadınların yaşlılık dönemlerinde karşı karşıya kaldığı sorunları ve kadın ve erkek cinsiyetleri arasındaki farklılıkların yaşlanma süreçlerine etkilerini konuştuk.

‘HEPİMİZ FEMİNİST HAREKETİN İÇİNDEN GELİYORUZ’

Öncelikle sizden bu kitabın ortaya çıkış hikayesini dinleyelim. Kitabınıza neden ‘Yaşını Göstermeyen Kadınlar’ adını koydunuz?

Bilgen Tümen: Yaşlılık ve kadın yaşlılığı Hülya Üstün’ün uzun zamandır aklında olan ve zaman zaman kendi aramızdaki sohbetlerde dile getirdiği bir konuydu. Kadın yaşlılığı üzerine çalışma fikrini ve kitap düşüncesini bize anlattı ve kendi içimizde büyüyen bir heyecanla “Evet, biz bunu yapmalıyız” diyerek yola koyulduk. Öncelikle bol bol konuştuk, sohbet ettik. Kişisel deneyimlerimizi, gözlemlerimizi başımızdan geçenleri paylaştıkça sorularımız ve merakımız ve tabii farkındalığımız da arttı. Kitabı hazırlayanlar olarak hepimiz feminist hareketin içinden geliyoruz. Ancak ne yazık ki bugüne kadar kadınların yaşlanma süreçlerinin, bu süreçte yaşadıkları zorlukların, cinsiyete dayalı ayrımcılıkların, yaşlılıkta aldığı özgün hallerin neredeyse hiç konuşulmadığını fark ettik. Konuşulmadığı gibi pek yazılmamıştı da… Yaşlılıkla ilgili epey kaynak olsa da feminist gözle yazılmış yazılar az. Oysaki yaş ilişkileri ve yaşlılık ‘feminist bir mesele’. Bu nedenle okuyabildiğimiz her yazıyı okuduk ve üzerine düşünüp, tartıştık. Sonra yavaş yavaş kitap fikri olgunlaşmaya başladı. 40 yaş üstünden 80’lere kadar çeşitli yaştan feminist kadına yaşlanmayla ilgili düşüncelerini, deneyimlerini bizimle paylaşmaları için kaleme aldığımız bir mektupla çağrıda bulunduk.

Kitabın adına gelecek olursak, hepimiz bu çalışmanın ruhunu yansıtacak bir adı olsun istedik. Sanki yaşımızı göstermemiz çok kötü bir şeymiş gibi kadınlara en çok “Yaşını hiç göstermiyorsun” şeklinde ‘iltifat’ edildiğini hepimiz biliyoruz. Bunun üzerinden fikir uçuşması yaparken, meydan okuyan ve bu klişeyi tersyüz eden, ‘Yaşını Gösteren Kadınlar’ı bulduk ve çok sevdik.

‘KADINLAR 40 YAŞINA GELİNCE KORKULARI ARTIYOR’

Kitabınız sizin mektubunuza cevap veren kadınların mektuplarından oluşuyor. Mektupları yazan isimleri belirlerken nasıl bir yol izlediniz? Farklı yaşlardan kadınları seçmenizin nedeni nedir? Neden paylaşımlarını bir mektup olarak yazmalarını istediniz?

Dilek Alıcıoğlu Cömert: Mektup yazacak kadınları feminist hareket içinden gelen yol arkadaşlarımız arasından belirlemek istedik. Çünkü bu konuya feminist bakış açısıyla yaklaşıyorduk. Fakat yine de feminist harekette çok fazla kadın olduğu için bu da zordu tabi. Deneyimlerini aktarmasını isteyeceğimiz kadınların feminist hareketin çeşitli dönem ve çevrelerinden olması önemliydi. Kadınların yaşadıkları yerler de önemliydi; bu nedenle farklı şehirler olmasına özen gösterdik. Türkiye’de kadınlar 40 yaşına gelince aynı yaştaki erkeklere göre yaşlı muamelesi görüyorlar. Artık birçok şey için geç bir yaş olduğu algısı toplumsal olarak çok hakim ve bu nedenle kadınlar 40 yaşına gelince korkuları artıyor. Biz bu korkuların da çok önemli olduğunu düşündük ve yaş aralığını 40 yaş ve üstü kadınlar olarak belirledik. Yaş dağılımını da yine kendi içinde dengeli tutmaya çalıştık. Yaşlılığın her devresinin deneyimlerini yansıtmak için değişik yaş evrelerini gözettik.

Bu konu çok konuşulup, tartışılmış olmadığı ve feminizm hep deneyimlerden yola çıktığı için deneyim aktarımının en iyi, en rahat ve günlük dilde nasıl aktarılabileceğine kafa yorduk. Sonuçta mektup formunun bunun için çok uygun olduğuna karar verdik. Çünkü yakınlık duyduğumuz birine mektup yazarken duygularımızı ve yaşadıklarımızı çok daha rahat ve samimi olarak ifade edebiliyoruz. Sonrasında kadınlardan, “Teori kesmeyeceğime çok memnun oldum”, “Yönteme bayıldım” gibi geri dönüşler de yerinde bir karar verdiğimizi bize gösterdi.

Kitabınızda yaşlılığın “feminist bir mesele” olduğunu vurguluyorsunuz. Bu kitapla feminizme dair neyi amaçladınız? Çalışma grubunuzun adı “Yeni Bir Aşk”, “yeni aşk”tan neyi kastediyorsunuz?

Hatice Erbay: Yaş ve cinsiyet ayrımcılığı, bir araya geldiğinde biz kadınlar kendimizi daha zor ifade eder duruma geliyoruz, korkularımız endişelerimiz ve karşılaştığımız zorluklar daha da artıyor. Kadınların yaşı ve yaşlılığıyla ilgili olumsuz bakış ve tanımlamalar bizim yaşadığımız ülkede gerçekten çok acımasız ve ağır. Bu nedenle doğal olan yaşlanma süreci, sorunlu ve kaçınılan bir hal alıyor. Yani yaşlılık konusundan ve yaşlılığın kendisinden kaçmamızın nedenleri öyle hafif nedenler değil. Ama kaçmakla da çözümlenmiyor işte. Bu nedenle öncelikle amaçlarımızdan biri bunu konuşmak, konuşulabilir kılmak ve bu konudaki farkındalığı artırmak.

Yaşlılığın toplumsal cinsiyetli oluşu, kadınlar olarak eşitsiz yaşlanmamız, bu meselenin feminist politikaya içkin olduğunu ortaya koyuyor. Dilek’in de dediği gibi feminizm hep kadınların deneyiminden yola çıktı. Biz de bu kitapla bu deneyimi, tanıklıkları kayıt altına almayı istedik, bunu amaç edindik. Ancak elbette bu da yetmez… Asıl istediğimiz, bu tanıklıklarla birlikte, feminist politikaya ilişkin çıkarımlar yapmak, “kadın yaşlılığı” ve bununla ilgili kavramlar üzerine feminist tartışmalar yürütmek ve bizi güçlendirecek politikalar geliştirmek.

Biz kadınların, bize yönelen yaş/yaşlı ayrımcılığı ile mücadelemiz aslında patriyarkaya ve kapitalizme karşı politik bir eylemlilik, bir karşı duruş. Çünkü bu mücadeleyle bize yöneltilen olumsuzlukları, dayatmaları değiştirebilir, tanımlamaları alt üst edebiliriz. İşte bu bizim için “yeni bir aşk”, yani yeni tartışmalar, yeni bir bakış açısı, yeni bir mücadele alanı. Bu duygularla grubumuzun adı bu oldu.

Bu konuda biraz olsun yol alabilmek, her yaştan kadının, kadınlara yapılan yaşlı ayrımcılığına karşı durmasıyla, kadın dayanışmasını buradan da kurmasıyla mümkün olabilir. Bu kitabın, korkularımızdan kurtulup, kendimize olan güvenimizi artırması, kadınların farklı yaş ve yaşlılık süreçlerinde daha güçlü hale gelmesini sağlayarak feminist mücadeleyi büyütmeye katkı vermesini umuyoruz. Bundan sonra bu konuda farklı tartışmalar, farklı yerlerde çoğalarak devam edecektir. Tabii ki bunu kaçınılmaz bir durum olarak görüyorum.

‘KADIN YAŞLILIĞINA İLİŞKİN ÖNYARGILAR ÜRETİLİYOR’

Sizin okumalarınıza ve gözlemlerinize göre Türkiye’de yaşlı nüfusun büyük bir kısmını oluşturan kadınların yaşlılık dönemlerinde karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlar neler?

Aynur Demirdirek: Türkiye, geleneksel kadın ve erkek cinsiyet rollerinin keskin biçimde tanımlandığı ve sürekli yeniden üretildiği toplumlardan biri. Daha gençken hatta çocukluğundan itibaren cinsiyete dayalı ayrımcılığa uğrayan kadınlar yaşlılığında hem bunların sonuçlarını yaşıyor hem de yaşa bağlı yeni ayrımcılık türleriyle karşılaşıyor. Kadınlar, erkeklerden daha uzun yaşıyor fakat çok büyük bir kısmı, “görünmeyen” emeğiyle yaşamını sürdürüyor ama emekli olamıyor. Yoksullaşma, yalnızlık, sağlık sorunları artıyor. Emekli ya da emekli olamamış kadınlar da yaşlılıklarında yeni sorumluluklar üstleniyor, bakım emeği vermeye devam ediyor.

Erkek yaşlılığı siyasette, yönetimde olgunlukla, birikimle anılırken ve onlara alan açılırken kadınların yaşlılığına aynı biçimde bakılmıyor. Erkeklerin çekiciliğinin ve cinselliğinin yaşlılıkta devam ettiği, kadınların ise cinsel çekiciliğinin bittiği, cinsel hayatlarının olmayacağı varsayımı kadın yaşlılığına ilişkin önyargılar üretmeye devam ediyor…

Peki, feminist gerontoloji yaklaşımına göre kadın ve erkek cinsiyetleri arasındaki farklılıklar yaşlanma süreçlerine nasıl etki ediyor?

Feminist perspektifle yaşlılığı düşünmenin, feminist gerontoloji yaklaşımının kritik noktası şu: Yaşlılığı, kadınların yaşlanma deneyimlerini dışlamadan ve kadınların yaşamları boyunca maruz kaldıkları ayrımcılıklarla ilişkisini koparmadan ele alması. Feminist gerontolojinin yaklaşımında, “kadın yaşlılığının daha olumlu, daha güzel ve daha güçlenerek yaşanması için ne yapabiliriz?” sorusunun yanıtını aramaya çağrı var. Diğer yandan yine ‘yaşlılık’ öncesine, doğumumuzdan itibaren patriyarkanın kadınlara biçtiği rollerin dönüştürülmesi mücadelesine davet var.

‘AKTİF YAŞLILIK’ GİBİ POPÜLİST KAVRAMLAR SUNULUYOR’

Patriyarka ve kapitalizm kadının var oluşunu sosyal ve politik ortamda belirlerken yaşlılıkta da bu durumun devam ettiğini görüyoruz. Bu çalışmayla birlikte sizin dikkatinizi çeken en çok neler oldu? Patriyarkanın ve kapitalist sistemin yüklediği kadın yaşlılığı kodları konusunda size göre daha çok neler öne çıkıyor?

Gülsen Ülker: Öncelikle bu konuda bir devamlılığın olduğunu söylemek gerekir. Cinsiyetlere yüklenmiş anlamlar ve cinsiyet rolleri, doğduğumuzdan itibaren hayatlarımızı belirliyor. Dolayısıyla yaşlılığımızda karşımıza çıkanlar önceden bildiklerimizin, yaşadıklarımızın yeni halleri. Bu bir bezginlik yaratacak gibi görünse de aslında karşı çıkma gücünü de besleyen, güçlendiren bir alan yaratma potansiyeline sahip. Toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında karşılıksız emeği dikkate aldığımızda karşımıza en çok kadınların bu kez torun bakmak üzere görevlendirilmesi çıkıyor. Torun ile ilişki, sevgiyle o kadar sarmaş dolaş bir durum ki kimse aksine bir şey söylemese bile birçok kadın için tersini düşünmek zorlayıcı olabiliyor. Üstelik ekonomik zorunluluklar, yaygın ve güvenli bir kamusal hizmet ağı olmamasından dolayı yaşamsal önem kazanan torunlara bakmayı reddetmek hiç kolay olmuyor. Bir diğer konu da ‘güzellik’ üzerine binlerce yıldır oluşmuş olan algıyla birlikte kadınların ‘güzel’ olması kabulü. Yine ‘güzelliğin gençlikle özdeş tutulması. Bu “güzellik ve gençlik” kavramlarının tüm bir hayatın içinde belirleyici olması, kapılar açtıran, kapatan bir güce sahip olmasının yanı sıra “yarışılan” bir alan olması. Bu da kadınların yaşlanmaya başlaması ile birlikte bunu gizleyecek, üstünü örtmeye yarayacak, genç gösterecek bir kozmetik evreninin ortaya çıkmasını sağlıyor.

Ekonomik ve sosyal hakların, şu ana kadar az da olsa elde edilmiş imkanların gitgide ortadan kaldırılmasına yönelik politikaların sonuçlarını hem kadın yoksulluğunda hem de kadınların artan iş yüklerinde görüyoruz. Sadece torunlar değil, aynı zamanda daha yaşlı aile bireylerinin, hasta olanların bakımı da kadınların üstünde. Kapitalist sistemde bu alanlardaki kamu harcamaları kısıtlanırken belirli bir geliri olanlar içinse değişik aktiviteler, geziler gibi uygulamalar ‘başarılı yaşlılık’ ‘aktif yaşlılık’ gibi popülist kavramlarla sunulmaya, giderek daha çok alan kaplamaya başlıyor.

‘BAZEN EPEY YARALAYICI OLABİLİYOR’

‘Yaşlılığın Feminizmi’ başlıklı giriş yazınızda “Her konuya yaş, yaşlılık açısından bakma ve anlama çabasıyla yaklaşınca bizim de karşı karşıya olduğumuz yaş ve yaşlı ayrımcılığının ne kadar derin ve kadınlara yönelen kısmının ise ne kadar acımasız olduğunu gördük” diyorsunuz. Buna ilişkin gözlemlerinizi anlatır mısınız?

Hülya Üstün: Neredeyse günün her saati, her mekânda, her durumda, her yerde kadınların maruz kaldığı yaşlı ayrımcılığına ilişkin bir farkındalığınız oluşmuşsa yandınız… Normalleşmiş, görünmez kılınmış, yaşlılara saygı-hürmet kılıfları altında yaşatılan bu ayrımcılık -siz içinizden, aklınızdan bu davranışların, söylemlerin nedenini nasılını bilseniz bile- bazen epey yaralayıcı olabiliyor.

Çoğu yaşlı kadının karşı karşıya olduğu yoksulluk, ihmal, psikolojik ya da fiziksel şiddetten birini ya da birkaçını hepimiz yaşıyoruz; kitapta anlatılmış ‘şahane’ hikayeler var. Örneğin Ankara’daki feminist gece yürüyüşünde başıma geleni anlatayım: Bitişik nizam polis bariyerleriyle çevrilmiş küçücük alana girmek için arama noktasına sakin sakin geldim, arama yapacak olan polis “Buraya mı, mitinge mi geldiniz?” diyerek, soran gözlerle bana baktı. Polis, yaşlıyım diye mitinge gelişimi test ediyordu. Sadece bana değil, yürüyüşe gelen diğer yaşlı kadınlara da benzer tavrı gösterdiklerine eminim. Mesela bize hep denildiği gibi “Geç, buyur, gel teyzecim” deseydi daha iyiydi…

Kaynak: Gazete DUVAR

“Yaşlanmanın feminist deneyimi”

Süreyya Karacabey

Kadınlar, yaratıldığı ya da biçimlendiği haliyle bu dünyayı sevmiyor, hiç sevmediler. Neredeyse bütün yaş dönemeçlerine yönelttiğiniz, yüklediğiniz anlamlar, en azından feminist kadınların umurunda bile değil.

“Her şeyin zamanı ve gökler altında her işin vakti var; doğmanın vakti var, ve ölmenin vakti var; dikimin vakti var ve dikilmiş olanı sökmenin vakti var; öldürmenin vakti var ve şifa vermenin vakti var; yıkmanın vakti var ve bina etmenin vakti var; ağlamanın vakti var ve gülmenin vakti var; (…) kucaklaşmanın vakti var ve kucaklaşmadan çekinmenin vakti var.”

Eski Ahit’ten defterime not ettiğim bu sözleri, bir yazı için yeniden okuyordum, “her şeyin bir zamanı olduğunu söyleyen kim?” başlığını taşıyordu uğraştığım yazı ve zamanın bir “ok” olarak fırlatıldığından beri hem inşanın hem yıkımın ölçüsü olarak bizleri nasıl etkilediğinin etrafında dönüyordu. Henüz dönüyordu, belki de ulaşacak bir yeri olmadığı için.

Zaman tekil insana ne yapıyordu, bütün geçirdiği yılları yüzüne ve bedenine işaretleyip, “daha dün gibi” hissettiği olayları ondan hızla uzaklaştırıyor muydu. Hatırlamanın zamanı “daha dün” gibiyken, yaşamanın zamanı “çok eski” hale geldiğinde, yaşlanmış olmak da “ansızın” uğranmış yabancı bir gölge gibi mi duruyordu aynalarda. Bu durumda içsel bilgiye göre mi yoksa dışsal olanın sınıfladığı yerin bilgisine göre mi davranmak doğru olandı.

Dün Ankara’da kadınlar bir kitap vesilesiyle toplanıp, bu konudaki deneyimlerini aktardılar, kitabın altbaşlığındaki, “Yaşlanmanın Feminist Deneyimi”ydi aktarılanlar. Başlık ise Yaşını Gösteren Kadınlar’dı. Bir grup feminist kadının yaşlanma üzerine düşünmesiyle başlayan süreç, farklı şehirlerde yaşayan 40 yaş üzerinden 80’lere çeşitli yaşlardaki feminist kadınlara, yaşlanmayı nasıl gördükleri, deneyimledikleri hakkında bir mektup yazmalarını istemeleriyle sonuçlanıyor ve ortaya bu kitap çıkıyor.

Bu kolektif çalışmanın girişinde yer alan çağrı mektubunda feminist kadınlar, amaçlarından söz etmişler:

Kadın ve erkek yaşlılığının farklarını ortaya koymak istiyoruz.

Yaşadığımız toplumda kadın olarak yaşlanmanın, özellikle patriyarka ve kapitalizm açısından nasıl kurgulandığını, hangi sosyal koşullarda oluştuğunu, ne şekilde kurumsallaştığını anlamak ve anlatmak istiyoruz.

Huysuz, dırdırcı, müdahaleci gibi daha çok kadınlar için kullanılan yaşlıları küçültücü anlamları değiştirmenin yanı sıra, yaşlanan kadınları cinsiyetsiz ve cinselliksiz gören, onları güçsüz, hasta, çaresiz ve savunmasız kabul eden bakışı da sarsmak istiyoruz.

Kadınların yaşlandıkça politikadan, sosyal hayattan, iş gücü alanından dışlanmasının nedenlerini ortaya koymak ve bunu dönüştürmek istiyoruz.

Bu amaçlar, yaşa yönelik ayrımcılıklara itirazla, yaşlılara yönelik şiddet türlerinin açığa çıkarılması talebiyle, eşitsiz sosyal ilişkilerin yansıtılması arzusuyla, yaşlandıkça artan kadın yoksulluğunun nedenlerini ortaya çıkarmak ve bunun feminist mücadeleye içkin hale getirilmesi hedefiyle genişletilmekte.

Kitapta yer alan mektuplar ise, kadınların bu konudaki deneyimlerini, düşünce ve duygularını yansıtıyor. Form olarak mektup, bir başkasına seslenme hali zaten, ve duyguları açmanın olduğu kadar kapatmanın da bir sanatı. Burası zaten yazanın kendini gördüğü yere ait, açmanın, saklamanın, dökmenin ya da toplamanın.

En çok herkesin okuyacağı bir mektup yazmanın kadınlarda nasıl bir duygu yarattığını merak ettim. Gerçi kişiselliğin topluma sunuluşu kadınlara yabancı bir şey değil. Çünkü kadınlık sorunlarından söz etmek her zaman, özel hayatın açığa çıkmasını göze almak demektir. Evlerin perdesi yokken ışıkları açmak, başka kadınlar yararlansınlar diye kendi kişisel deneyimlerini anlatmak ve bunu intim bulanlara karşı da “kişisel olan politiktir” diye haykırmak. Kadın öğrenmesinin en temel biçimi belki de deneyim aktarımına değer atfetmek, bundan erkeklerin çoğunlukla kaçındığı ve kaçındığı için övündüğü, bu yüzden de ömür boyu “alıntılarla konuşma” lanetiyle cezalandırıldıkları bilinen bir gerçek.

Kadınlarınki ise büyükanne öğretisine uygun: “Allah’ın bildiğini kuldan niye saklayayım.” Çünkü sır, çoğunlukla hırpalanmışlığa, tacizlere, cehenneme dönmüş evlere aittir, bu yüzden saydamlık çok korkutucudur. Buradaki sır kelimesi sırrın kendisine hakaret aslında, üstü örtülmesi gereken şeyler açılmalı, yoksa kadınlar saklamaları gerekeni, onları güçlendiren ortak bilgiyi, gündelik saçmalarla ilgisi olmayan sırrı binlerce yıldır korumuşlardır.

Yaşlılıktan çekinmenin-ölüm korkusu dışında, çünkü o başka bir düzlem- yaşadığımız sistemle, içinde bulunduğumuz uygarlıkla muhakkak bağlantısı var. Usulca oyunun dışında kalmanın, dışlanmanın, bir fazlalık olarak görülmenin, daha doğrusu bir çeşit görünmez olmanın bu dünya ile bir ilgisi var. Dolayısıyla bu hayat formu içinde neye el atılsa, ucunda mutlaka başka bir hayat tahayyülü duracaktır.

Kadınlar, yaratıldığı ya da biçimlendiği haliyle bu dünyayı sevmiyor, hiç sevmediler. Neredeyse bütün yaş dönemeçlerine yönelttiğiniz, yüklediğiniz anlamlar, en azından feminist kadınların umurunda bile değil. Yaşlanmanın gerçekten tamamıyla kişisel uzanımları hakkında düşünmenin, bir akışın tortularına kederlenmenin bile bazı hayatlar için lüks olduğunu da biliyor kadınlar, ölene kadar emekleri sömürülen kadınlar, düşünmek için boş zaman bulduklarında her şeyin bittiğine çarpan kadınlar.

Kitapta bir de ürettikleri sloganlardan söz ediyorlardı, biri şöyleydi: “Yakın gözlüğüm olmadan da yaş ayrımcılığını görüyorum.”

Ben komşunun lise sondaki kızı bana teyze dediğinde 28 yaşındaydım, çünkü bir çocuğum vardı. O zamandan beri yaşlıyım galiba. Ama hep sevdim yaşlı olmayı. İnsana, herkese cepheden çarpma özgürlüğü veriyor. Kitabın künyesini aşağıya bırakıyorum. Belki siz de bir mektup yazarsınız gençliğinize.

 

Kaynak: Artı Gerçek

Yaşını Gösteren Kadınlar- Yaşlanmanın Feminist Deneyimi

Hülya Osmanağaoğlu

14 Nis 2024

Ben yaşlılıkla kendi başıma mücadele ediyorum birçok kadın gibi, feminist bakış açım bu mücadelemi güçlendiriyor ama o kadar…

Feminist örgütlenmeler içinde yer aldığımızda yaşlanma deneyimlerini hatta yaş hiyerarşisini pek de tartıştığımız söylenemez. Şimdi dönüp geriye baktığımda bizden önceki nesil feministlerin ağırlıklı olarak 20’li 30’lu yaşlarda feminist hareketin inşasında yer almış olmaları ve yaş farkımızın 10-15 yaş ile sınırlı olması, hiyerarşik ilişkilenmeyi de daha genç olduğumuz için çekinmeyi de gerekli kılmıyordu. Ancak 80’ler, 90’lar ve 2000’lerin başları diyeceğimiz bu yıllar, neredeyse aynı şehirde olan bütün feministlerin birbirini tanıdığı, hareket içinde birlikte bir şekilde faaliyet yürüttüğü yıllardı. 2010’lardan sonra ise feminist hareket yaygınlaştı, çoğaldı ve eylem yapmayı fazlasıyla hareketin merkezine koydu(k). Bu çoğalma ve yaygınlaşma ile birlikte hem hiyerarşik ilişkilenme maalesef/kaçınılmaz olarak gündeme geldi hem de tersinden “öfff yaşı büyük feministler karışmasa” diye özetleyebileceğimiz tutumlar.

Ben de 90’lı yıllarda sosyalist hareket içinde feministleşmiş, 2000’lerde bağımsız feminist hareketin parçası olmuş biri olarak, kendim “genç feminist” statüsündeyken bizden önceki nesil ile yaş ve deneyim farkının azlığı nedeniyle yaşlanma ve feminist hareket gerilimlerine tanık olmamıştım diyebilirim. Ama itiraf etmek gerekirse, özellikle 2020’lerle birlikte kendimi zaman zaman yaş ve deneyim hiyerarşisi mi kuruyorum derken ve “öff yaşı büyük feministler karışmasa” dendiğini düşünürken/duyarken bulmaya başladım. Kuşkusuz sosyalist hareketteki gibi vahim değil durum, orada neredeyse 35 üstündeki kadınlardan beklenen fazla sert tartışmalara girmemek ve orta yolcu “abla” olarak saygı görebilmek hâlâ. Ancak erkek şeflerin hem gergin tartışmalara girip hem de saygı görmesi mümkün maalesef.

Tam da bu fark yüzünden, feminist hareketin kadınlara yönelik yaşlanma sorgulamasıyla birleşince, hareket içinde yer alan benim gibi çok sayıda kadının, yaşlanma duygusunu daha geç yaşamaya başladığımızı düşünüyorum. Bu noktada feminist hareketin içinde yaş farkını ilk hissettiğim eylemi anlatmak sanırım açıklayıcı olur. Yıllarca her feminist gece yürüyüşünün örgütlenmesinde görev almışken, 5-6 yıl önce gece yürüyüşü saatlerce sürdükten sonra yine örgütlenmede yer alan ‘genç feministlerle’ malzemeleri Feminist Mekân’a bırakma görevini de tamamladık. Ardından yine feminist gece yürüyüşü örgütlenmesinin bir parçası olarak örgütlenen partinin bulunduğu üst katlardaki mekânın merdivenlerinde, diğer iki genç arkadaşın hoplaya zıplaya çıkarken benim nerdeyse dört ayaküstünde çıktığımı fark etmem, bir hayli tedirgin edici olmuştu! Sanırım “öff yaşı büyük feministler karışmasa” imalarını ve göndermelerini de ondan sonra daha net hisseder oldum, kuşkusuz kendimdeki deneyim egemenliği üslubunu da.

Neticede yaşlanma duygusunu hatta paniğini genel toplumsal koşullardan daha geç yaşamaya başlamamın feminist hareket içinde olmakla doğrudan ilişkisi olduğuna eminim (Tabii bir de çocuksuz olmakla sanırım). İşte tam birkaç yıldır bu yaşlanma duygusuyla/paniği ile baş etmeye çalışırken Yaşını Gösteren Kadınlar’ı hazırlayan ekipten bir arkadaşım ve yazanlardan bir arkadaşım benden de yazmamı istediklerinde, politik zeminler dışında birebir gündelik hayatımda yaşlanmayla yüzleşemediğimi bu yüzden yazamayacağımı söyledim. Evet, feminist harekette feminizmin yaşı mı olur demek kolaydı ama dönüp kendime yaşlanmanın hayatımı bir bütün olarak nasıl etkilediğini sormak istemiyordum. Özel olanın politik olduğu ve yaşlanmayı nasıl yaşadığımızın politikleşmesinin çok önemli olduğunu düşünmekle birlikte, yüzleşmenin zorluğu da tam da Yaşını Gösteren Kadınlar’ın nasıl bir ihtiyaca yanıt verdiğini gösteriyor aslında. 33 feminist, yaşlanma duygusunu nasıl idrak ettiklerini ve yaşadıklarını, toplumun tepkilerini, hatta görece bunu aşmış olması gereken toplumsal muhalefetin nasıl geleneksel erkek egemen kodları sürdürdüğünü anlatmışlar. Kitabı 30’lu yaşlarımın başında okusaydım bugünlere kendimi çok daha kolay hazırlardım diye düşünmeden yapamadım. Hatta feminist hareket olarak kendimizi hazırlardık… Kendilerine feminist demekle birlikte çok farklı yaşam koşullarından, siyasal mücadele geleneklerinden ve açık söylemek gerekirse sınıfsal kökenlerden gelen kadınların tam da bu yaşlanmayı nasıl benzer duygu ve tepkilerle yaşadıklarını anlatıyor Yaşını Gösteren Kadınlar.

Kitap bir tanıklık ve deneyim aktarımı formatında olmasına rağmen feminist teoriye ilişkin somut bir olguyu ortaya çıkarıyor, post modernizme meydan okurcasına kadınların ortak bir ezilmişliğin tarafı olarak kolektif çıkarları ve mücadeleleri olabileceğini/olması gerektiğini gösteriyor. Faklı, cinsel yönelimlerden, etnik kökenlerden, sınıfsal konumlardan, eğitim düzeylerinden, bekâr, evli, boşanmış, çocuklu ya da çocuksuz, kadınların yaşlanma duygusundaki ve karşı karşıya kaldıkları toplumsal tepkilerdeki ortaklığı görüyoruz.

Çağrı mektubunda da bu politik çerçeve şöyle ifade ediliyor:

Tartışacak konuşacak çok şey var çünkü patriyarka gençliğimizdekilere ek olarak, farklı ezme, sömürü biçimleriyle yaşlandığımızda da peşimizde. Kapitalizm ise yıkıcılığını daha derinden hissettiriyor, ayrımcılığı had safhada yaşatıyor bize. Tahakküm farklı biçimleriyle geliyor, şiddetin başka yüzlerini de görüyoruz  ‘yaşlanan’ kadınlar olarak

Kitap bugün yaşlanma duygusuyla karşı karşıya kalan kadınların kafalarındaki soru işaretlerine kaygılarına yanıt olmanın ötesinde feminist hareketin yaşlanma, deneyim hiyerarşisi vs. gibi konularda daha fazla düşünüp daha fazla tartışması gerektiğini de gözler önüne seriyor. Yaşını Gösteren Kadınlar’a yazan feministler duygu ve düşünceleri mektup formatında ifade etmişler. Feminizmin teamülüdür isim sıralamasını hep ismin ilk harfine göre A’dan başlayarak yaparız. Hani nasıl denir, imzalar yayımlandığında hep mi Z’lerin payına düşer en sonda olmak. Kitabı hazırlayan arkadaşlar da bu kez Z’lerin hakkını savunmuşlar ve Z’den A’ya göre sıralamışlar isimleri, keza kitap kapağındaki hazırlayanların isimlerini de.

Hemen her mektupta kendimden parçalar buldum ya da ben de bunu böyle mi yaşayacağım sorusunu sordum kendime. Tüm kitaba baktığımda benim hislerimi merak ettiklerimi yazmışlar dedim.  Bedenimle, duygularımla, kaygılarımla daha net olarak yüzleşmenin kitabı olmuş Yaşını Gösteren Kadınlar…

Ben yaşlılıkla kendi başıma mücadele ediyorum birçok kadın gibi, feminist bakış açım bu mücadelemi güçlendiriyor ama o kadar…

Hayatta kadınların menopoza girdikten sonra cinsel isteklerinin bittiği düşünülüyor. Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Annie Ernaux böyle düşünenlerin ağzının payını çok güzel veriyor: “Kendinden genç biriyle birlikte olmak, erkeklere mahsus bir ayrıcalık değildir.”

50 yaş çok zordu benim için çünkü 50 yaşına kadar merdiven çıkıyordum da 50 yaşından sonra merdivenleri tek tek iniyorum gibi geldi…

Feminist harekette yer alsak da kadınların altmışlarından sonra daha çok ortaya çıkan yalnızlık duygusu kolay aşılamıyor…

Kendimi çok seviyorum, bedenimi çok seviyorum, “bu yaştan sonra cinselliği ne yapacaksın ne gerek var” diyenlere inat cinselliğimi yaşıyorum ve çok mutluyum canım annem!

Hiç unutmam yapımcılardan biri sesimi dinleyince övgü üstüne övgü diziyordu. “Ablacaığım sesin dünyada en iyi kadın sesleri arasında ama bu yaşta şimdi seni nereye koyalım?”

Şu an fark ettim, ben nasıl bir anne olurum diye düşünmedim hiç…

Bundan böyle taşıdığımız dövizlere “DAYANIŞMA YAŞATIR”ın yanında “DAYANIŞMA YAŞLANMAYI YAVAŞLATIR”ı da ekleyelim…

Cezaevine ilk girdiğim dönemde de şunu öğrendim; cezaevine girdiğin yaşı donduruyorsun hep girdiğin yaşta kalıyorsun… Her şeyden yaşamdan tecrit durumdasın…

Yaşlı fobisi diyebilir miyiz buna ne dersin? Deriz sanki. Yaşlıfobik!

Yaşlanmanın üzerime verdiği yükü yoldan geçen bir delikanlıyla flört ederek atayım. Gel buraya şarap iç bizimle diyeyim…

Benim hayatımda yaşlılık dayatması çok önceleri başlamıştı. Her dayatma gibi reddettiğim bir şeydi. Feminist arkadaşlarımın benden yaşlılık üzerine yazı istemesi iç burukluğunun yanı sıra artık bunu kabul etmeyi ertelememem gerektiğini de hatırlattı bana…

Feminist arkadaşlarımla hiç sohbet etmemiş olmamız ve yaşlılık üzerine düşün(me)meleri yaşlanmaya başladığımız için mi, emin değilim…

Çevremizle ilişkilerimiz daha kendimize odaklı ister istemez. Dayanamadığımız bazı ilişkilere ve biçimlerine “dayanmak gerekmezi” biliyoruz artık…

Yaşlılığın en zor tarafı yaşlanmamalıyım düşüncesi bence…

Değişen zamana ayak uydurmak yaşlanmaya engel mi, sanmıyorum. …Mesela Türkiye’de “demokratik yollarla” demokrasi kurulacağına inanmıyorum, gözlük takıp qr kod ile menü bakmayı sevmiyorum… [ş]iddetli mücadelelere karşı değilim…

Biteceğini kabul etmek. Yaşamın da yaşının da gerçekliğiyle yüz yüze gelmek aslında…

Kısa büyük beden şort bulamamış, neden satmadıklarını sorunca da “e size gitmez, siz olsanız giyer misiniz” demişti “modern” mağaza sahipleri…

Artık yanlış yapmaktan eskisi kadar korkmuyorum. Hatta “Herkesin yanlış yapmayı deneyimlemeye hakkı var” gibi bir motto geliştirdim son yıllarda. Nasıl özgüven ama…

Feminist ortamlarda da hissettiklerim pek farklı değil aslında. Sadece onlar gözüme gözüme sokmuyorlar yaşlandığımı ama nedense kendimi hayalet gibi hissediyorum aralarında…

İlerde yalnız kalmaktan filan korkmuyorum. Yalnız kalacağımı düşünmüyorum çünkü. Ama en çok alzaymır olmaktan korkuyorum…

Ta ki menopoza girene dek bir yaşlılık derdim olmadı. Menopoza girdiğimde ise artık kadın olarak eksilmişim gibi saçma bir düşünce içinde buldum kendimi…

Kaynak: Jin Dergi

 

Yorum Yaz