Felsefeci ve öykücü Erkan TUNCAY Poesis edebiyat dergisi 4. sayısında…

Felsefeciler Derneği Açılış Töreninde…

 

ERKAN TUNCAY– UYKUSUZLAR

CEMİLE CEREB

Kitabın arka kapağında bir solukta okunan metinlerden oluştuğu yazıyor. Bense soluğum yetmemiş olacak defalarca okudum… Çünkü evet oldukça kısa ama bir o kadar da derinliği olan hikâyelere dönüp de bakmazsanız “Uykusuzluk Metafor”’undan bir o kadar da uzaklaşmış olursunuz.

Birçoğunu göremediğimiz yaşantıların hem tanığı hem de karakterlerin ta kendisiymiş gibi okuru çıplak gerçekliğin ortasına atıveriyor Erkan Tuncay. Anlam kaymasına izin vermeden okuru içinde bulunduğu illüzyondan çıkarmayı başarıyor. Duyusal unsurlar öne çıkarken her hangi bir çıkarsama olmaksızın ilerliyor öyküleriyle.

Kişilerin geride bıraktığı sıkıntılar serin bir dille deşiliyor. Aynı zamanda evinin kapılarını gıcırdatmaktan da alıkoymuyor kendisini. Karakter ve olaylar suni teneffüsle aniden hayata dönüyorlar ve tuhaf bir yakınlaşma başlıyor aranızda… Yaşam dizgesini bozguna uğrattıktan sonra tüme varabiliyor. Dilsel sapmaların olmayışı okura kolaylık sağladığı gibi yaşamın özünü yakalamış bir bilgelikle yazan yazarlar kervanına katılıyor dersek bence abartmamış oluruz.

Erkan Tuncay gündelik yaşantı anlarındaki çabasızlığı, acizliği odağına almış da denebilir. Sosyolojik saptamalar bir üst dilin ortaya konmasıyla okuru önce sarsıyor sonra içindeki köpeği uyandırıyor. Kuşatıldığımız değerlerin içinden iflas etmiş olanları cesaretle gösterdiği “Dayanak” adlı öyküsü özsel anlamda doğru bir zemine yerleştirilmiş dersek yanlış olmaz…

Kendimizi, evrenimizi, kımıldayan, genişleyen her şeyi tekdüzelikten uzak bir kurguyla konumlandırmayı yeğlemiş. Yazar gözümüzdeki perdeyi aniden çektiğinde kuvvetli bir ışıkla kamaşan gözleriniz bu sefer bu nedenden yine görmek için beklemek, es vermek zorunda bırakıyor sizi. Yakın dönemde benzeri yazılmamış bir türden konuşuyoruz.

Kendi yaşam bilgisinin derinliğini fark ettiğimiz Erkan Tuncay ne parçadan ne bütünden geçmemeyi başarmış. Akılda kalıcı görüntüler, terimler bırakıyor bizlere. Egemen kültürün eleştirisi mitolojik imgeleri kullanarak somutlaşıyor. Metinler karakterlerle bağınızı sürdürecek değin güçlü… Kuşkusuz somut yaşamın öykülerinden yükselen yorumların temeli yazarın Felsefe öğretisine dayanmakta…

Son kertede birbirine yabancılaşan, algılarının, dünyalarının çatallaştığını görmektense birbirini tutsak etmeye devam eden kişileri ve onların ilişki açmazını ele aldığı öyküsüyle sonlanıyor kitap. Erkan Tuncay; incelikle bir yörüngeye oturttuğu öykülerinde olguları kavrayışımızdaki sorunları yeniden gözden geçirmemiz için ikinci bir şans daha veriyor bize… Herkes, ikinci bir şansı hak etmez mi sizce de?

 

ERKAN TUNCAY ile KISA SÖYLEŞİ

Cemile Cereb: Yaratmadığınız, yazamadığınız dönemler tedirginlik yaşıyor musunuz?

Erkan Tuncay: Evet tedirginlik yaşıyorum. Sadece tedirginlik değil. Genel anlamda yaşam renklerini yitiriyor. Gerginlik de ekleniyor buna. Sanki varoluşum anlamını yitiriyor. Bu kopukluğu kinik bir felsefi açıklamayla mantıklı hale getirmek olanaklı olmuyor. Çünkü saçmanın içine düşüveriyorum. En fenası yazar iç sesimi yitirdiğim zamanlarda yaşanıyor. Gerçek yaşam her yönüyle sizi kuşattığında oluyor bu. Bir tür kendini kurmacaya adayamama hali. Susan iç yazar sesi, gerçeklik yüzünden az daha ölecek, soluksuz kalacak duruma geliyor.

Bu bağlamda bir şey daha eklemek istiyorum. Hocam Bilge Karasu’nun sözüdür. “Yiğit yediğiyle, yazar okuduğuyla ayakta kalır.” Okumasız geçen zamanlarımda da aynı yabancılaşmayı yaşadığımı itiraf etmeliyim.

C.C.: Yazın dünyasında eğitimin yanı sıra usta-çırak ilişkisin gerekli mi?

E.T.: İç görü kazanmak için, yazı atölyeleri açısından soruyorsanız, eğitim neden olmasın? Yazar Murat Gülsoy’un dediği gibi, sanat eğitimi varsa; romanın, öykünün genel anlamda yaratıcı yazarlık eğitimi neden olmasın? Daha önce farklı düşünsem de en azından öykü, roman kurgusu içine bu tür eğitimlerle sızıvermek, yazar adayının ön öğrenmeleri konusunda birikim sağlayabilir. Eğer bu eğitim almaya hazır olduğunuz bir döneme denk gelirse çok verimli olur. En azından yazın sanatı üzerine derli toplu size bir bakış açısı kazandırır. Usta-çırak ilişkisine gelince. Benim burada kabul ettiğim tek tür usta-çırak ilişkisi edebiyata yeni bir biçem, ses katan kitaplara yaptığımız çıraklıktır. Bu çıraklık tutkusuna sadık kalarak kurmacanın yanı sıra söylemi keşfetmeyi, bozup yeniden yaratmayı iş ediniyorum. Örneğin en son yazar John Fowles’e altı ay boyunca çıraklık ettim. İnanılmaz kaotik bir süreçti. Bir o kadar keyifli. Dış dünyadan pılımı pırtımı toplayıp bu süre içinde Fowles’ın yazı evrenine yerleştim. Hele Fransız Teğmenin Kadını’nı okuması sırasında çıraklığımın doruk noktasına ulaştım diyebilirim.

C.C.: Yerelden evrensele edebiyatın bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

E.T.: Yerel olsun evrensel olsun edebiyatın geldiği noktayı olumlu değerlendiriyorum. Çünkü artık metinler arasılık, üst-kurmaca kavramlarının edebiyata dâhil olduğuna tanıklık ettik. Yanı sıra yazarların çeşitli söylem türleriyle tanıştık, tanışıyoruz. Son yıllarda kurmaca- dil ilişkisini daha iyi görebileceğimiz yapıtlar kazandık. Edebiyatın ‘küçük insanı’ anlatması konusunda epeyce ustalaştığını iddia edebilirim. Bunu yaparken de siyaset felsefesi, etik, ontoloji, estetik açısından da felsefece yeni bakışlar kazandırdığını bile söyleme cesareti gösterebilirim. Bunlar edebiyatın şu anki durumuna iyimser bakmaya yeterli olabilir. Yerel edebiyat bağlamında bir şey daha söylemek istiyorum. Kulakları çınlasın şair Dolunay Aker’in bu konuya ilişkin söylediği, 1950 kuşağı edebiyatının gölgesini hala üstümüzde hissetmek ayrıca tartışılabilecek bir başka konu olabilir, diye düşünüyorum.

Kaynak: Poesis Edebiyat

 

 

 

Yorum Yaz