VEFATININ 40. YILDÖNÜMÜNDE JEAN-PAUL SARTRE: Karşı saldırıyı örgütlemek

15.04.2020

 

Sene 1964, Fransa. Nazi işgali çoktan geride kalmış, sömürge savaşları sona ermiş. Mayıs 68’e ise daha çok var. Devir teknolojik sıçrama, zenginleşme, refah devri. Basının bir numaralı gündemi siyasete ilgisizlik. Haftalık haber ve siyaset dergisi Nouvel Observateur soruyor, ilk sayısından beri bu sayfalardan da isyan bayrağını dalgalandıran Jean-Paul Sartre yanıtlıyor: Siyaset nedir? Gençler siyasi mücadeleye niye sırt çeviriyor?  İdeolojiler öldü mü? Yeni devrimci eylem biçimleri nasıl olmalı? Sartre’ın vefatının 40. yıldönümü münasebetiyle, Express’in Şubat 2016 sayısından naklen…

 

Bugün sık sık yakınılarak dile getirildiği gibi, sahiden yaygın bir “depolitizasyon”dan söz edilebilir mi?

Jean-Paul Sartre: Öncelikle, neden söz edildiğini bilmemiz lâzım. Söz konusu olan kırklı yaşlardakilerse, bu karmaşık bir mesele. Ama gençlerden bahsediyorsak, o ayrı konu. Bir depolitizasyon olduğu muhakkak, ama hangi döneme kıyasla olduğunu belirtmeliyiz. Alman işgalinden kurtulduktan sonraki on beş yıl boyunca, Fransa’da politik gerilim fiilen hiç durulmadı. Dört yıllık işgale ve işbirliğine karşı bir tepki yükselmişti, ardından Hindiçin’de ve Cezayir’de yürüttüğümüz iki sömürge savaşı geldi. Bu açık çatışma durumları insanları siyasi bilinçlenmeye zorluyordu. İki yıldır, yani Cezayir’in bağımsızlığından bu yana, ülkenin geleceğini doğrudan tehlikeye atan ulusal bir krizin meydana gelmediği bu dönemdeyse gençliğin depolitize olduğu tespiti yapılıyor. Fakat, halihazırdaki durumu savaş öncesiyle kıyaslarsak bunun doğru olmadığını söyleyebiliriz. Bugün tanıştığım gençlerin çoğu, hiçbir partiye bağlı olmasa da, benim kuşağımdan insanlara kıyasla siyasal gerçekliklere dair çok daha fazla bilinçli.

Orta sınıfı ürkütmemek için meseleyi hakiki zeminine, yani sınıf mücadelesi temeline yerleştirme cesareti gösterilemedi. Çok sayıda genç için Halk Cephesi güzel bir maceradan ibaret olarak kaldı: Kitlelerin taleplerini “haklı” buluyor, ama bunların toplumsal yapının derinine işlemiş köklerini kavrayamıyorlardı.

Siyaset bizim için çok farklı bir şeydi. Bir yanda, örneğin Simone de Beauvoir ve benim gibi epey uzaktan ve pek bir şey anlamadan siyasetle ilgilenenler vardı. Diğer yanda da bir partiye kayıtlı olanlar, komünistler, “yurtsever gençlik” ya da kralcılar ve bir de babaları sosyalist olduğu için sosyalist olan iyi, cesur çocuklar… İnsanlar birtakım gruplara dahildi, tartışılıyordu, ama hiç kimse –belki bir tek komünistler hariç– hakiki siyasal sorunlara dair net bir bilince sahip değildi. Siyasal angajman dediğimiz şey çoğu zaman ahlâkî angajmandan başka bir şey değildi. Basında bile kayda değer bir değişiklik, bir gelişme var. Günümüzün en acınası dergileri dahi eskisine göre daha çok somut sorunları işliyor. Babasını öldüren Violette Nozière davasını [1] hatırlarsınız. Bugün olsa, babasının tacizine uğradığı olgusu görmezden gelinemezdi. Birkaç ay kadar önce, Papin kardeşler davası [2] vesilesiyle hizmetçilerin sosyal durumu meselesinin devlet televizyonunda bir psikiyatr tarafından değerlendirilmesi mümkün olabildi. Aynı şey siyasal alan için de geçerli. İnsanlar eskisine göre çok daha fazla malumat sahibi. Devlet basını bile büyük siyasal ve ekonomik sorunlar hakkında asgari bir bilgi sunuyor. Herkes mesela Ortak Pazar’ın ne olduğunu ve Fransa ekonomisi için ne anlama geldiğini az çok biliyor. Savaş öncesinde böyle bir şey katiyen söz konusu değildi. Geniş kesimler ekonomik meselelerden tamamen bihaberdi. 1918’den sonra ve yıllarca hep bir ağızdan tekrar edip durduk: “Almanya savaşın bedelini ödeyecek!” Ama Almanya’nın bu bedeli ödeyebilip ödeyemeyeceğini, bütçesinin buna müsait olup olmadığını ve bu talepteki ısrarımızın Nazi partisinin kurulmasına katkıda bulunup bulunmadığını sorgulamak asla aklımıza gelmedi.

 

Sartre Venedik’te

1936’da halbuki, Halk Cephesi zamanında, sorunlar ortaya konuyordu…

Çok kötü bir şekilde. Temelde, talepler düzeyinde, çok hızlı bir bilinçlenme oldu, bu da altüst edici kitlesel bir kabarma şeklinde tezahür etti. Fakat hareketin yöneticileri tarafından önüne set çekildi. Orta sınıfı ürkütmemek için meseleyi hakiki zeminine, yani sınıf mücadelesi temeline yerleştirme cesareti gösterilemedi. Yöneticiler ve basın davayı boğdu. Siyasi pratiklerinin çıraklığını burada yapma fırsatı yakalayabilecek çok sayıda genç için Halk Cephesi analiz, bilgi ve program yoksunluğundan ötürü güzel bir maceradan ibaret olarak kaldı: Kitlelerin taleplerini “haklı” buluyor, ama bunların Fransız toplumsal yapısının derinine işlemiş köklerini kavrayamıyorlardı.

Eskiden belki daha az bilgi sahibiydi insanlar, ama daha inançlıydı. Sokağa çıkılıyordu.

Sokağa daha çok duygusal, ahlâkî gerekçelerle, bir heyecanla çıkılıyordu. Sacco ve Vanzetti davasında [3] mesela, insanlar iki masumun ölümünü yüz karası bir rezalet olarak görmüştü, yoksa mahkûmiyetlerinin siyasi açıdan anlamını değil. Kaldı ki, pek çok kişi için olay epey muğlaktı zaten. Yine de on binlerce kişi idamları protesto etmek için sokakta eylem yaptı. Rosenberg’lerin [4] 1952’de idamını protesto edenlerin sayısı Fransa’da daha azdı. Fakat Rosenberg’ler için mücadele edenler neyi savunduklarının daha bilincindeydi. Tek dertleri iki masum insanı kurtarmak değildi. Julius ve Ethel Rosenberg’in komünist olduklarını ve bu yüzden idama mahkûm edildiklerini biliyorlardı. Mahkemenin kararını tartışıyorlardı. Neyin ne olduğu bilgisine sahip bu insanların protesto eylemi daha coşkusuz, heyecansız değildi, hadisenin siyasal anlamıysa sokağa dökülmeyenler tarafından dahi daha iyi anlaşılmıştı.

Dünya çapında dayanışma bilinci aynı zamanda bir acizlik hissi de uyandırabilir. Çin’de, Rusya’da, üçüncü dünyada olup bitenlere karşı nasıl etki edebiliriz ki?

Tuzak bu işte ve basın bu tuzağa düşmemiz için her şeyi yapıyor. Hiçbir şekilde kontrolümüz altında olmayan dünya olaylarının ağırlığıyla bizi eziyorlar. Gençleri şöyle düşünmeye yöneltiyorlar: “Tamam, dünya iki bloka bölünmüş durumda, üçüncü dünya da uyanıyor, iyi de Kruşçev’in gitmesini ya da kalmasını, Johnson’un mu yoksa Goldwater’ın mı seçileceğini biz belirleyemeyiz ki! Bütün bunların içinde bizim yerimiz neresi? Hiçbir yer. Uzaktan izlemekten başka bir şey gelmez elimizden.” Ve insanları bilgi sahibi olmanın olup bitenler üzerinde herhangi bir tesiri olmadığına ikna ettiğiniz andan itibaren bilgi imkânsız eylemin basit bir muadili haline gelir. Böyle çok kişi tanıyorum. Hiçbir şey yapmıyorlar, ama büyük bir açlıkla her şey hakkında bilgi toplayıp duruyorlar. İçlerinden şöyle geçiriyorlar herhalde: “Ben en azından bir atom bombası yüzünden niçin geberip gideceğimi biliyorum!”

İnsanları bilgi sahibi olmanın olup bitenler üzerinde herhangi bir tesiri olmadığına ikna ettiğiniz andan itibaren, bilgi imkânsız eylemin basit bir muadili haline gelir. Böyle çok kişi tanıyorum. Hiçbir şey yapmıyorlar, ama büyük bir açlıkla her şey hakkında bilgi toplayıp duruyorlar.

Burada su götürmez bir depolitizasyon unsuru var. Peki ama, siyaset nedir? Bence, şartlara göre bireyin alabileceği ya da vazgeçeceği bir tavır değildir siyaset, siyaset kişinin bir boyutudur. Siyaset yapalım ya da yapmayalım, politize bir şekilde doğuyoruz; içine gözlerini açtığımız toplumsal bütün tarafından koşullanmayan bir bireysel ya da ailevi hayat olamaz. Dolayısıyla her insan kendisini koşullayan gruplar üzerinde etki edebilir ve etmelidir, kendisini olan bitenin akışının sürüklemesine bıraksa da, akışı yönlendirmeye kalksa da, mutlaka kolektif bir etkiye sahiptir ve bu da gerçek bir genişlemeyi ve kişi olarak toplumsallaşmasını getirir. Oysa gençliğin dünya çapında olan bitene etki edebileceği duygusu yok edildiği gibi, bunu kendi ülkelerinde nasıl yapabilecekleri de anlatılmadı. Hiç de tesadüf eseri değil bu. Gençliğin depolitize olduğunu söyleyip durmak, depolitize olmasını temenni etmek ve daha da depolitize olmasına gayret etmek demek. Gençlerin siyasi mücadeleyle eskiye göre daha az doğrudan ilgilendiği olgusu onları bu mücadeleden daha da uzaklaştırmanın mazereti olarak kullanılıyor. Bunu yapmanın iki biçimi var. Biri propaganda yoluyla: Sanki büyük bir teessür duyuyormuş gibi bir edayla, bıkmadan usanmadan lakayt, sinik, siyasi bakımdan faydasız ve etkisiz bir gençlik imajı sunmak. Kendisine tutulan, üzerine bir resmin çizili olduğu aynaya bakan genç eninde sonunda orada gördüğünün kendisi olduğuna inanıyor. Şöyle düşünüyor: “Herkes böyleyse, ben de mutlaka öyleyimdir.” Bu fevkalâde iyi işleyen bir propaganda.

 

Simone de Beauvoir ile birlikte, bir Paris kafesinde

 

İkinci yöntem ise ekonomiyi kullanmaya dayanan bir mistifikasyon. ABD’de kadınlarla yaşanan şey burada gençlik üzerinde gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Amerikalılar ev kadınlarının çalışan kadınlardan çok daha iyi tüketici olduğunu fark etti. Dolayısıyla da basında kadını eve döndürmeye yönelik bir kampanyaya tanık oluyoruz. “Ev kadınını” ne kadar “yaratıcı” olduğuna inandırarak “iç yaşam alanını yeniden yaratmaya”, yani ya kendisini ya da evini habire süsleyip püslemek, donatmak için –kendisini çok özgün, biricik sanarak– komşularıyla tıpatıp aynı malları, eşyaları satın almaya heveslendiriyorlar. Fransa’da “Ye-Ye” hadisesi kullanılarak gençlik bir tüketici sınıf haline dönüştürülmeye çalışıldı. Ergenlerin ebeveynlerinden eskisinden daha fazla cep harçlığı almasından faydalanarak özel olarak sırf onlara yönelik mallar –Salut les copains, Chouchou, milyonlarca plak vs.– piyasaya sürüldü ve sanki bunları üretenlerin de yine gençlerin kendileri olduğuna inandırılıyorlar.

Amerikalılar ev kadınlarının çalışan kadınlardan çok daha iyi tüketici olduğunu fark etti. Basında kadını eve döndürmeye yönelik bir kampanyaya tanık oluyoruz. “Ev kadınını” ne kadar “yaratıcı” olduğuna inandırarak “iç yaşam alanını yeniden yaratmaya”, kendisini ya da evini süsleyip püslemek, donatmak için –kendisini çok özgün, biricik sanarak– komşularıyla tıpatıp aynı malları, eşyaları satın almaya heveslendiriyorlar.

Esasında gençlere tüketmeleri için sunulanlar babalarının ve hükümetin titiz gözetimi altında. Şarkılara bakın mesela. İlk aklıma gelen: Nous danserons jusqu’à minuit… (Geceyarısına kadar dans edeceğiz.) Bir diğeri: Attends-moi, je n’ai pas l’âge… (Bekle beni, yaşım gelene kadar.) Niçin geceyarısına kadar dans ediyoruz? Niçin sabahın dördüne kadar değil? Kararı veren ergenlerin kendisi değil ki: En çekingen aşk duygularına kadar sızan patriyarkal yasaklama. Peki aşık genç kızın “yaşının gelmediğine” karar veren kim, eğer tek başına dışarı çıkmasını yasaklayan annesi değilse? Bekle beni: Henüz on altı yaşındayım. On sekizime geldiğimde evleniriz ve bana dört çocuk yaparsın. Bu uslu çılgınlıklar, baba ve annenin denetimi altındaki gençlerin isyanı oluyor. Şarkıları söyleyenler “teenager”lar, ama tamamen denetimli bir özgürlük altındalar. Bu her zaman yürümüyor elbette: Gerçek gençlik çok daha kendini kurtarmış, özgürleşmiş durumda. İdollerinin babanın menfaatine kendisine ihanet ettiğini sonunda fark ediyor. Yine de gençlerin konser salonlarında birkaç koltuk kırıp dökmesine, bağırıp çağırmasına izin vererek bir yanılsamanın sürdürülmesi başarılıyor. Devrim yaptıkları hissine kapılıyorlar. Halbuki düpedüz aldatılıyorlar.

 

Sartre ve Simone de Beauvoir, Fidel Castro ile birlikte

 

İster bu mistifikasyonun, propagandanın, ister daha derin bir hayal kırıklığının etkisiyle olsun, gençliğin büyük bir kesiminin bugün siyasal mücadeleye uzak durduğu bir vaka. Bu gidişatın tersine çevrilebileceğini tasavvur edebilir miyiz?

Siyasetin daimi, kalıcı bir boyut olduğunu söyledim. Genç insanların depolitizasyonu denen şeyin mutlaka sadece görünürde olduğu kanaatindeyim. Net bir kavrayış eksikliğinin yansıması olabilir. Genç insan yaşlı bir topluma geliyor, bütün yerler önceden tutulmuş, dolayısıyla durumu başlangıçta ister istemez iyi değil. Size dostum Nizan’ın bir sözünü hatırlatayım: “Yirmi yaşından geçtim; kimse bana yirmili yaşların hayatın en güzel çağı olduğunu söylemesin.” Bu duygu bütün düzenler için geçerli. Genç insan hep böyle hisseder, çünkü gençlik bir mücadeledir. Tepkisini nasıl gösterecek? Vaktiyle, babaya kafası bozulduğunda sola geçiyordu. Bu rahat ve romantikti. Ama sol cazibesini yitirdi. Sağ zaten pek çekici olmadığına göre, genç sinizme kayıyor. Vitrinlerin camını çerçevesini indirebilir, bisiklet zincirini kapıp dövüşebilir. Öyle olduğunu bilmese bile bu politik bir harekettir. Şu anlama gelir: “Bana bir yer vermeye yanaşmayan bu toplumu paramparça etmek istiyorum, adam olmak, bir insan olmak istiyorum.” Ya da aileye sığınabilir ve şöyle diyebilir: “Tek umurumda olan bir yuva kurmak ve iyi bir meslek sahibi olmak.” Bu depolitizasyon genç insanın siyasal taleplerinin iğdiş edildiği anlamına değil, sadece bunların ondan gizlendiği anlamına gelir. İşte bu mânâda gençlik hâlâ potansiyel bir politik güçtür ve hak ve taleplerinin bilincine varmasına yardımcı olmak gerekir.

İnsanlara eylemin mümkün olduğu, bulundukları yerde bu bölüşüm sistemine karşı, pahalılığa karşı, resmî propagandanın beyin yıkamasına karşı mücadele edebilecekleri hissini vermek lâzım. Önemli olan onlara bir ideoloji dayatmak değil, onları harekete geçirmek. Onları “haberdar etmek”le, bilgilendirmekle yetinerek bu başarılamaz.

Gençlere söylenmesi gereken şu değil: “Depolitize olmak çok kötü bir şey.” Söylenmesi gereken şu: “Kendinize rağmen politiksiniz, depolitizasyon bugünkü politik tavrınız, yani ‘yetişkin’ azınlığa sizin istemediğiniz, onların istedikleri politikaları yapma imkânı veren bu politikadan istifa ediyorsunuz. Söz konusu olan ‘politik arenaya girip girmemeniz’ değil, ne yaparsanız yapın zaten oradasınız, söz konusu olan gerçekten istediğinizi söylemeniz ve yapmanız.” Sonuçta, depolitizasyon olgusal bir veri değil, devletin, büyük sanayinin ve ticaretin ellerindeki propaganda ve basın-yayın araçlarıyla yürüttükleri mücadelenin bir neticesi. Ve bugün solun üstlenmesi gereken rol karşı saldırıyı örgütlemek olmalı.

Solu başlıca birlik unsurlarından birinden mahrum bırakan “ideolojilerin ölümü” denen şey bu işi daha da zorlaştırıyor. Tanık olduğumuz dogmatik sapmalar pek çok kişinin gözünde “ideoloji” kelimesinin kendisine olumsuz bir anlam yükledi.

İdeoloji derken marksist ideolojiden başkasını kastediyor olamazsınız. Bugün başka bir ideoloji tanımıyorum; burjuva ideolojisi sağlamlığıyla değil, namevcudiyetiyle kendini gösteriyor. Şurası açık, antropolojik disiplinler, ABD’de olduğu gibi Avrupa’da da, kullandıkları yöntemleri yetkinleştirerek önemli bilgiler elde ettiler. Peki ama, ideoloji nedir? Toplumsal olguların bizde ürettiği ve onları tek bir bakışın az çok kesin birliğinde toplamak üzere yine bu toplumsal olgulara yönelen “sentetik” bir düşüncedir ideoloji. Bugün marksist dogmatizmi artık midesinin kaldırmadığını iddia eden pek çok kişi var ya da bizi marksizmin miadını doldurduğuna, ondan alınabilecek iyi yanların çoktan alındığına, yanlış yaklaşımlarının da terk edildiğine inandırmak isteyebiliyorlar. Bu bir düşünce şekli, herhangi bir düşünce ne kadar değerliyse o kadar değerli. Che Guevara’nın bir keresinde bana söylediği gibi: “Gerçekliğin marksist olması benim kabahatim değil.” Bunu derken, marksizmin –ve onun tarihi sınıf mücadeleleriyle izahının– bu mücadeleyi doğuran ve onu açıklayan ideolojiyi yaratan ekonomik ve toplumsal yapılar yok edilmediği sürece aşılamayacağını kastediyordu.

 

Paris, 1968: Sartre ve Simone de Beauvoir sokaklarda yasaklı gazeteyi dağıtıyor

 

Bugün Fransa gibi bir ülkede devrimci mücadele nasıl bir biçim alabilir?

Komünistlerin şiddet kullanarak iktidarı ele geçirmesinden çekinenler var hâlâ. Rahat olsunlar, böyle bir şey olmayacak. Mücadelenin niteliği değişiyor. Çünkü bir kere öncelikle, devrimin mayası diye görülen “ihtiyaç” –bir ekonomik sınıfın kendisini ayaklanmaya yöneltecek sefalet şartlarında yaşaması– artık vaktiyle oynadığı rolü oynamıyor. Fransızlar ekmek talebiyle sokağa inmeyecek, çünkü ekmekleri var. Burjuva iktidarı –hükümetlerimizin de dediği gibi– belli bir ölçüde “kendini adapte etmeye”, yani emekçilerin talep ve isteklerini karşılayacak bazı şeyleri yerine getirmeye hazır. Tabii bunun bedeli kâr marjlarını kayda değer bir biçimde düşürmeyecek ve kapitalist üretimin temel yapıları değişmeyecekse. Buna karşılık, sendikaların sisteme entegre olmasını talep ediyorlar. Eğer emekçiler bu reformist uzlaşmayı reddeder, üretimin tamamen kontrolünü ele geçirme hedefiyle her kazanımdan, her tavizden bir yenisini koparmak için istifade ederlerse, savaşı sınıf mücadelesi zemininde yürüterek savunmadan çıkarıp taarruza dönüştürürler ve burjuva iktidarı adaptasyona değil, iktidardan düşürülmeye zorlandığını anlar.

Asıl hazin olan, pek çok solcunun sağdan takdir görmek istemesi. Sağcılardan “Tamam, solcusunuz, ama iyi ve dürüst insansınız!” laflarını duymadıkları sürece içleri bir türlü rahat etmiyor. Sosyalistiz, ama –mesela– vatanseveriz. Sağı “anlamaya” çalışan ve böyle yaparak onun da kendisi için aynı şeyi yapacağını uman bir sol çıkıyor ortaya.

Bugün pek çok kişi iktidarın kişiselleşmesi gerektiğini, siyasal mücadelede bir adama karşı başka bir adamın çıkarılması gerektiği fikrini kabul ediyor.

Açık olalım; bu, De Gaulle’ün karşısına Defferre’i [5] çıkarmak demek. Saçma. De Gaulle bir efsane. Defferre ise bir insan. Birincisinin şöhreti var, ikincisinin yok. Kimse şöhreti olmadığı için Defferre’i kınayamaz. Bu önemli bir şey de değil. Sadece bir politikanın ve net bir programın ete kemiğe bürünmüş hali olarak De Gaulle’ün karşısına çıkamayacağı anlamına gelir –o da kesinlikle bunu yapmıyor zaten. İşte bu zeminde sol basın önemli bir rol üstlenebilirdi. Depolitizasyonun başlıca unsurlarından biri güçsüzlük ve yalnızlık duygusudur. Fransa’da, özellikle taşrada, rejime karşı isyanlarına çevrelerinde herhangi bir yankı bulamadıkları için kendilerini umutsuz hisseden yüz binlerce insan var. İşte bu insanları bir araya getirmek ve onlara belki tek başlarına bulamayabilecekleri açıklamaları ve argümanları sunarak yardımcı olmak lâzım. İnsanlara eylemin mümkün olduğu, bulundukları yerde, yaşadıkları şehirde, bu bölüşüm sistemine karşı, pahalılığa karşı, resmî propagandanın beyin yıkamasına karşı, vs. mücadele edebilecekleri hissini geri vermek lâzım. Önemli olan onlara bir ideoloji dayatmak değil, onları harekete geçirmek. Onları “haberdar etmek”le, bilgilendirmekle yetinerek bu başarılamaz.

 

Jean Paul Sartre’ın cenaze töreni; Paris, 19 Nisan 1980

 

En tehlikeli tuzaksa objektivizm. Bir sorunu, onun çözümüne götürebilecek yolu işaret etmeden incelemek de depolitizasyona katkıda bulunmaktır. Bilgilendirme  eyleme açılmalı. Eskiden sola “hareket partisi” denirdi, “analiz partisi” değil. Maniheizme, bir tür kaba zıtlaşmaya düşmeden, uzlaşmaz tavrı ileri götürmek lâzım. Son kertede, solun her pozisyonu, toplumun bütününe belletilmeye çalışılanın zıttı olduğu ölçüde “şoke edici” karşılanacaktır. Şoke etmenin peşinden koşmak gerektiği anlamına gelmiyor bu, öylesi saçma ve faydasız olur, ama şoke etmekten de çekinmemek lâzım: Eğer alınan tavır doğruysa, şoke edicilik bunun tabii uzantısıdır, bir emare gibi, sol bir tavrın doğal alâmet-i farikası gibi.

Okurun “bulunduğu yer”e giden, onu orada bırakır. Basın okura yaltaklanarak onu olduğu yere gömmeye fazla hevesli. Herhangi bir hadiseden hareketle insanların siyasal bilincini uyandırabilirsiniz. Mesela, bir üçüncü sayfa haberinin tahlili hükümet değişikliğini değerlendiren bir yorumdan çok daha aydınlatıcı olabilir.

Asıl hazin olan, pek çok solcunun sağdan takdir görmek istemesi. Sağcılardan “Tamam, solcusunuz, ama iyi ve dürüst insansınız!” laflarını duymadıkları sürece içleri bir türlü rahat etmiyor. Sosyalistiz ama –mesela– vatanseveriz. Böylece kendimizi sahiden evrensel hissediyoruz. Sağın pozisyonunu “anlamaya” çalışan ve böyle yaparak onun da kendisi için aynı şeyi yapacağını uman bir sol çıkıyor ortaya. Bence bu büyük aldatmaca. Şahsen, yazılarımda De Gaulle’e karşı fazla saygılı davrandığım için kızıyorum kendime. Çok sayıda Fransızın ona saygı duymasını göz önünde bulundurarak ve bu saygıya saygı göstererek davranmamak gerekiyordu. Zararlı bir şahıs olarak ona doğrudan, açıkça hücum etmek gerekiyordu.

Gazetecinin rolü okuyucunun bulunduğu yeri gözeterek ona söylemek isteneni anlamasını sağlamak değil midir?

Çoğu zaman, okurun “bulunduğu yer”e giden, onu orada bırakır. Günümüzde basın okura yaltaklanarak onu olduğu yere gömmeye fazla hevesli görünüyor. Herhangi bir hadiseden hareketle, şayet onu bütünlüğü içinde ele alırsanız, insanların siyasal bilincini uyandırabilirsiniz. En gündelik sıradan olgular derinlikli değerlendirmeleri hak ediyor. Mesela, bir üçüncü sayfa haberinin tahlili toplumun işleyişine dair hükümet değişikliğini değerlendiren bir yorumdan çok daha aydınlatıcı olabilir. Solda, suç ve cinsellikle alâkalı her şeye karşı fazla edepli, ahlâkçı olma refleksi, bir çekingenlik, rahatsızlık var. “Baldır bacak ve kan revan” mevzuları sağ basının istismarına bırakılıyor. Bu bir hata. Onlar iğrenç bir biçimde bunlardan faydalanıyor diye bazı haber türleri görmezden gelinemez. Onları doğru dürüst ele almanın yolunu yordamını bulmak, yani üçüncü sayfa haberlerinden hareketle toplumun sosyolojik tahlilini yapabilmek lâzım.

 

Çeviren: Siren İdemen
Express, sayı 141, Şubat 2016

 

[1] Violette Nozière (1915-1966) 18 yaşında anne babasını öldürmekten idama mahkûm oldu, cezası önce ömür boyu hapse, ardından 12 yıl mahkûmiyete çevrildi. 1945’te de Gaulle tarafından affedildi. Violette Nozière’in basını da çok meşgul eden hikâyesi Claude Chabrol’ün aynı adlı filmini esinlendirdi. Türkiye’de Zehirli Çiçek (1978) adıyla gösterilen filmde Nozière’i Isabelle Huppert canlandırıyor.
[2] Papin kardeşler diye bilinen Christine Papin (1905-1937) ve Léa Papin (1911-2001) 1933 yılında hizmetçi olarak çalıştıkları evdeki patronlarını öldürmekle yargılandılar. Bu trajik dava sadece basının ilgisini çekmekle kalmadı, pek çok çalışmanın ve yapıtın da esin kaynağı oldu. Jacques Lacan “paranoyak psikoz” temasını bu olaydan hareketle geliştirdi. Jean Genet’nin Hizmetçiler (1947) adlı oyunu, Claude Chabrol’un başrollerinde Isabelle Huppert ve Sandrine Bonnaire’in yer aldığı Cérémonie (Seremoni, 1995) adlı filmi bu hikâyeyi konu alan yapıtlardan sadece ikisi.
[3] Nicola Sacco (189-1927) ve Bartolomeo Vanzetti (1888-1927) ABD’ye, Massachusetts’e göç etmiş iki İtalyan. 15 Nisan 1920’de, yaklaşık 16 bin dolarla bankaya giden bir muhasebe müdürünü ve yanındaki güvenlik görevlisini öldürmekle ve silahlı soygunla suçlandılar. Papa XI. Pius da dahil dünyanın dört bir yanından gösterilen tepkilere, Albert Einstein, H.G. Wells, Bernard Shaw gibi isimlerin imzaladığı bildirgeye rağmen, 23 Ağustos 1927’de idam edildiler.
[4] Ethel Greenglass Rosenberg (1915–1953) ve Julius Rosenberg (1918–1953) ABD Komünist Partisi (CPUSA) üyesiydi. SSCB adına casusluk yapmakla ve atom bombasıyla ilgili gizli bilgileri sızdırmakla suçlandılar, suçları ispatlanmamasına rağmen 19 Haziran 1953’te elektrikli sandalyede idam edildiler.
[5] Gaston Defferre (1910-1986) sosyalist siyasetçi ve direnişçi. 1953’ten vefat ettiği 1986’ya dek Marsilya belediye başkanıydı. Pek çok hükümette bakanlık yaptı. 1969’da Sosyalistlerin cumhurbaşkanı adayı oldu, ancak yüzde 5 oy aldı.

Yorum Yaz