Thomas Nagel’la bilginin sınırlarında gezinmek / Demet PARLAR

14 Ağustos 2020

16’ncı yüzyılda Kopernik ile başlayıp, 17’nci yüzyıldan itibaren Galileo, Newton, Darwin ve Einstein’ın açtığı yolda her şeyi önüne katıp sürükleyen bilimsel devrim bir yandan evrenin başlangıcına ve en uzak köşelerine, diğer yandan atomun ve atom altı dünyasının derinliklerine doğru yolculuğuna devam ediyor.

Günümüzde bilim insanları evreni 20’nci yüzyılın ilk yarısında bulunan iki temel kısmi kuramla açıklıyorlar: Genel görelilik kuramı ve kuantum mekaniği. Bilindiği gibi genel görelilik kuramı, kütle çekim kuvvetinin yanı sıra, evrenin büyük ölçekli yapısını, bir başka deyişle gözlemleyebildiğimiz evrenin yapısını açıklıyor. Buna karşın kuantum mekaniği aşırı ölçüde küçük, bir santimetrenin milyon çarpı milyonda biri kadar küçük ölçeklerdeki olgularla uğraşıyor. İki kuram da kendi ölçeklerinde mükemmel bir şekilde çalışmakla birlikte iki kuramın birbiriyle tutarsız olduğu, başka bir ifadeyle ikisinin birden doğru olamayacağı biliniyor. Bu nedenle bugün teorik fiziğin en önemli meselesi iki kuramı birleştiren yeni bir kuram, bir kuantum kütle çekim kuramı bulmaktır.1

Durum fizikçiler için böyle iken nörobilimciler için de çok farklı değil; Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir? makalesiyle2 tanınan zihin felsefesinin yaşayan önemli isimlerinden Thomas Nagel, 1974’te yayınlanan o ünlü makalesinde bilinci anlamak için yeni bir teoriye ihtiyaç olduğuna işaret ediyordu: “Bilinç olmasaydı, zihin-beden problemi çok daha az ilgi çekici olurdu. Bilinç olduğunda ise, umutsuz vaka gibi görünmektedir. Bilinçli zihin olgusunun en önemli ve karakteristik özelliği yeterince anlaşılmamıştır. Çoğu indirgemeci teori bunu açıklamaya çalışmaz bile. Ve dikkatli bir araştırma, buna uygulanabilecek hiçbir indirgemeci yaklaşım olmadığını gösterecektir. Bu amaç için yeni bir teori üretilebilir, ancak böylesi bir çözüm, varsa bile, uzak entelektüel gelecekte var olabilir.”

Acaba o uzak geleceğe ulaştık mı? Öznel olan bilinci nesnel bir bakış açısıyla açıklayabilecek yeni bir teori, nörobilim için her şeyin teorisi olacak bir teori yakın bir gelecekte geliştirilebilecek mi? Yoksa Thomas Nagel’ın 1974’te söylediği gibi hala uzak bir entelektüel geleceği beklemek zorunda mıyız? Nagel otuz sekiz yıl sonra 2012’de yayımladığı ve Türkçeye 2015 yılında Özge Çağlar’ın çevirisiyle kazandırılan Zihin ve Evren kitabında, “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?” makalesindeki tezini geçen zamanda elde edilen bilimsel veriler ışığında netleştiriyor, bilimin indirgemeci teorilerinin çözemediği “umutsuz vaka” bilinç sorununun anti-indirgemeci yeni düşünce modelleriyle nasıl araştırılacağının yollarını göstermeye çalışıyor,  tam da Locke’un dediği gibi3 bilimin yolu üzerindeki çöpleri temizlemeye çalışıyor.

Locke’un bir anlamda “bilimin çöpçülüğünü yapmak” olarak tanımladığı felsefenin bu görevini Nagel, Zihin ve Evren kitabında net bir şekilde açıklıyor:  “Felsefenin meşru görevlerinden biri, en gelişmiş ve en başarılı çağdaş bilimsel bir düşüncenin bile sınırlarını araştırmaktır….Sınırlara dikkat çekmek, bilimsel arayışın bir parçası olmaktan çok felsefi bir görev olmakla birlikte, sınırların bilinmesinin er ya da geç yeni bilimsel fikirlerin ortaya çıkmasını sağlayabileceğini umabiliriz. Bilim insanları neyi ne kadar bilmediklerinin farkındadır, ancak bu gerçekten bilinenin sınırlarını kabul etmekten öte, var olan belirli metotlarla prensipte neyin anlaşılıp anlaşılamayacağını tanımaya yönelik çalışmalar yapmak farklı bir problemdir.” İşte son yirmi yıldır nörobilimciler zihnin yapısını açıklayabilmek için bilimin sınırlarını zorlayan çalışmalar, araştırmalar yapıyorlar. Ancak henüz Nagel’in daha 1974’te dikkat çektiği indirgemeci yöntemlerin oluşturduğu sınırın dışına çıkabilmiş, zor problemi çözebilmiş değiller.

Francis Crick (solda), Christof Koch (sağda)

Asırlardır öznel doğası nedeniyle bilimin natüralist bakış açısının dışında tutulan zihin ve zihnin en önemli fonksiyonlarından olan ağrı, aşk acısı, bir sanat eserinden alınan haz gibi içsel yaşantılarımızı tanımlayan fenomenal bilinç ilk kez 1990’larda Francis Crick’in, Christof Koch ile birlikte beynin nasıl “gördüğü”nün analizini yapma çalışmalarıyla4 bilim dünyasının gündemine girmeye başladı.

Francis Crick o süreçte yazdığı kitabı Şaşırtan Varsayım’ın ön sözünde kitabının amacının bilinç ve varsa varsayılan ölümsüz ruh hakkında bilimsel olarak düşünmenin ve bilinç üzerine ciddi ve kararlı bir biçimde deneysel çalışmaya başlamanın zamanı geldiğini göstermek olduğunu belirtir. Onun deyişiyle beyin bilimciler artık “bilincin balta girmemiş ormanlarına” girmelidir. Ardından yirmi yıl kadar önce David Chalmers’ın “Nasıl ve niçin bilincim var?” sorusunun “Zor problem” olarak tanımını5 yapmasıyla bilinç, beyin ve yapay zekâ çalışmalarının deyiş yerindeyse merkezine oturdu.

Francis Crick’in bilinç meselesini bilimin alanına taşımasının üzerinden 30 yılı, Chalmers’ın zor problemi tanımlamasının üzerinden 20 yılı aşkın bir süre geçmiş durumda. Bu süreçte beynin yapısı ve nöral ağların işleyişi, bilincin nöral korelatlarına dair bir çok yeni bilgi elde edilmiş olmasına rağmen bilincin gizemi çözülebilmiş değil,  “zor problem” hala zor problem. Ama nörobilim alanında belki de bilimin diğer dallarında bugüne kadar hiç görülmeyen mültidisipliner çalışmalar mevcut: Başta felsefeciler, beyin ve insan davranışları üzerine çalışmalar yapan bilim insanları  olmak üzere yapay zeka üzerine çalışanlar, genetik bilimciler, etologlar, matematikçiler, biyologlar ve hatta sanatçılar bu disiplinler arası çalışma ekiplerinin içinde yer alabiliyor.

Nagel, zihni doğal düzenin bir parçası olarak kabul eden varsayımların zihinsel yapının ortaya çıkmasını tümüyle natüralist temel ilkelerle açıklaması gerektiğini vurgulayarak felsefenin bu açıklamaları şu an mevcut olan malzemelerle, yöntemlerle oluşturmanın önündeki engellere dikkat çekebileceğini belirtiyor. Zihin felsefesinde yeni görüşlerin temeli olarak gördüğü iki karşıt görüşü; bilimsel natüralizm ve anti indirgemeciliği kitabında enine boyuna ilgili kavramlar ve yöntemsel sorunlar üzerinden ele alıyor ve eleştiriyor. Fen bilimleri ve evrimsel biyolojinin doğanın düzenini açıklamaktaki yeriyle ilgili düşüncelerimizin değiştirilmesinin kaçınılmaz olduğuna işaret ederek bilinç meselesinde yeni ve alternatif kavramlar geliştirmenin önemini vurguluyor.

Doğa bilimlerinin en önemli araştırma yöntemi olan indirgemeci materyalizmin de yerinden edilme zamanının geldiği görüşünü Zihin ve Evren’de çok detaylı bir şekilde epistemolojik açıdan tartışıyor: “İndirgemeci materyalizmin muhtemelen uzunca bir süre etrafımızdaki dünyanın somut bilgisi ve kontrolü için başlıca kaynağımız olmaya devam edecek büyük başarılarına rağmen bu dünya görüşünün yerinden edilme zamanının geldiği düşüncesindeyim.” İndirgemeci materyalizmin açıklayamadığı bir çok şey olduğunu iddia etse de bunun bir alternatif önermek değil, sınırların farkına varılarak alternatifler aramanın ön koşulu olduğunu  ya da en azından bu alternatiflerin olasılıklarına açık olmak gerekliliğini gösterdiğini söylüyor.

Bunu sağlamak için hakim natüralist görüşe yani hayatı ve zihni neo-Darwinci bir uzantıyla anlama ve açıklama iddiasında olan indirgemeci materyalizme sabırla karşı çıktığını söylese de klasik düalizmden farklı, yeni bir bütünsel natüralist açıklama bulma amacından vazgeçmememiz gerektiğini de belirtiyor. Fizikselden daha da fazlasını içeren anti-indirgemeci ve panpsişist açıklamalardaki mantık ve yorum hatalarını da eleştiriyor.

Nagel kitabının alt başlığında vurguladığı gibi özellikle bilinçli zihinsel fenomenlerden biyolojik evrimi sorumlu gösteren hipotezleri irdeliyor ve zihinsel fenomenler fiziksel olarak açıklanabilir olmadığından, bilinen evrim görüşünün tekrar gözden geçirilmesi gerekliliğini savunuyor, Darwin teorisine yeni bir bakışın çerçevesini çiziyor.

Bilinçli yaşamın açıklamasını içeren evrim teorisinde, bilinçliliğin organizmaların hayatta kalmasında ve üremesinde önemli bir nedensel rol oynaması gerektiği, bu rolün genler tarafından aktarımının ve doğal seleksiyon açısından değişiminin belli bir noktadan sonra hem zihinsel hem fiziksel olacağı ve bu mekanizmaların evrimin erken aşamalarında gerçekleşmesi için başka mekanizmaların ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğuna işaret ederek bu durumun evrimin sadece fiziksel nedenlerle yönlendirildiğine dair standart var sayımı terk etmek anlamına geleceğine dikkat çekiyor.

Hayatın kaynağı ve evrimi hakkındaki indirgemeci ve neo-Darwinci açıklamaya naif bir şüphecilikle bakmak taraftarı olduğunu, kitabında fiziğe alternatif her şeyi açıklayan bir teori hakkındaki yorumlarını üstün bir varlığa gönderme yapmaktan çok doğa düzeninin yapısındaki zorlukları açıklamaya çalışarak yaptığını, tasarım hipotezini savunanlarla hemfikir olmadığının altını çiziyor: “Fiziğe alternatif her şeyi açıklayan bir teori hakkındaki yorumlarım üstün bir varlığa gönderme yapmaktan ziyade doğa düzeninin yapısındaki zorluklarla ilgilenir.Bu tasarım hipotezinden daha birleştirici bir açıklama olurdu. Tasarım hipotezini savunanlarla aynı fikirde değilim.”

Nagel’in bakış açısı zihin-beden problemini yalnızca hayvansal organizmalarda zihin, beyin ve davranışlar arasındaki ilişkiyle sınırlı bir problem olmaktan çıkarmaya yardımcı olur mu? Bilimsel bakışın ufkunu, derinliğini ne ölçüde değiştirir? Yeni bilimsel yöntem arayışlarına ne ölçüde katkıda bulunur? Bu sorularının yanıtını felsefeciler ve konunun uzmanı bilim insanları verebilir elbette.

Ama sanki Nagel yalnız bilim insanlarına değil, kitabın okurlarının tümüne ön yargılarınızı sorgulayıp yeniden düşünün ya da Gadamer’in deyişiyle “Ön yargılarınıza karşı ön yargılı olmayın” diyor.


1 Hawking S., Zamanın Kısa Tarihi, Alfa Yayınları

2 Nagel T., Zihin ve Evren, Jaguar Yayınları

3 Locke J. , İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme, Ara Yayıncılık

4 Crick F., Şaşırtan Varsayım, Tübitak Yayınları

5 Blackmore S., Bilinç Üzerine Konuşmalar, Küre Yayınları

 

Kaynak: Karınca Gazete

Yorum Yaz