Sosyal İkilem: Sanıların saldırısı / Yavuz ADUGİT

18 Ekim 2020

 

Gidişat “dijital uygulamalar olmazsa olmaz, ama dijital uygulamalarla da olmaz” ikilemine tutulmaktan ziyade, “dijital uygulamalar olmazsa hiçbir şey olmaz” gibi felaket bir tavra evirilmektedir

Jeff Orlowski’nin yönettiği Netflix yapımı belgesel film, insanın “sosyal medya” karşısında ne serden ne de yardan kıvamındaki konumu etrafında döner. Durum tam anlamıyla “sosyal medyasız olmaz, ama sosyal medyayla da olmaz” durumudur. Tüm seçeneklerin başa dert olduğu bir seçim ortamında her halükârda bir şeyler insanın elinin altında kayıp gidecektir. Evet, insan bir şey yitirecektir, ama neyi? Belgeselin mantığının devreye soktuğu kaybın sınırlarını en iyi şu soru betimler: “Sosyal medyanın” insan yaşamına kattığı olanaklar mı, yoksa insanı insan yapan arzu ve irade mi?

Klasik anlamda medya, en genel biçimiyle, kitlelerle iletişimi veya kitlelerin iletişimini sağlayan araçların tümü olarak tarif edilmektedir. Oysa, belgeselde işlenen sorunlar bağlamında bakıldığında, “sosyal medyanın” doğası bu işin sınırlarını aşmaya ayarlıdır. Zaten hedefte olan, tam da telefonlarımızda kol gezen uygulamaların herhangi bir iletişim tarzından çok daha fazla şeyi devreye sokmasıdır. Burada amaç, insanlar arasında gelişebilecek olası ilişkilere aracılık etmekten çok, insanların bilinç dışına ve bilincine sızmaktır. Böylece, ilkin insanların ilgileri tespit edilir, sonra her biri için bir zaaf haritası çıkarılır ve nihayet insansal ilgilerle oynanarak avuçta tutulabilir özgül bir kişilik inşa edilir. Bundan sonra yapılacak şey, bu haritaların sınırlarını, dolayısıyla zaaf alanlarını sürekli genişletmektir. Böylece her biri bir diğerinden neredeyse tamamen farklı ilgiler etrafında kurgulanmış bireyler arasında geçerli olabilecek ortak bir hakikat fikri tamamen tahrip olur.

Bu türden manipülasyonlar belirli bir ölçüde klasik medya araçlarıyla da yapıldığından, ortada büyük bir mesele yokmuş gibi görünür. Gelgelelim belgesel, “sosyal medya” enstrümanlarının çok daha fazla şey yaptığı argümanıyla iş görür. Burada insanın yapısal olanaklarının manipüle edildiği bir durum söz konusudur. Ortada olan şey, bir haberleşme ağından ziyade, bir pazar ortamıdır. Öyle bir ortam ki, satılacak şeyden önce ona yönelik bir ihtiyaç imal eder. Bundan böyle haber, kişinin zaten aramakta olduğu şeyi ona sunmaktır. Ortamın eseri kullanıcı açısından, ortamı canlı tutacak olan şeydir haber. Haliyle bu mecrayı “medya” olarak nitelendirmek durumu betimlemeye yetmeyebilir. Herkese farklı şeyler sunulunca, görmede ortaklık diye bir şey kalmaz. Artık zaaflarını doyuran şey, kişiye hakikat olarak görünür. Çağın ruhuna uygun bir hal…

Gelgelim bu, temelde ağlara ve onların arkasındaki yapay zekâ tekniklerine içkin bir sorundan ziyade, bunları üreten ve idare eden, haliyle kapitalizmden beslenen ve kapitalizmi besleyen dijital şirketlerin ticari serüveninin yarattığı bir sorundur. Aristoteles’in bin yıllar önce, etkinliklerin amaçları ile insanların amaçlarının farklı olduğunu vurgulaması, aslında insana, kendi olanaklarından yararlanma yolunu kaybetmemesi konusunda yapılan bir uyarıydı. Kariyer edinmenin peşinden koşan bir felsefe hocasının kişisel amacını, dünyayı, yaşamı ve insanı anlamaya uğraşan felsefe etkinliğinin amacı yerine, egemen politikaları dizayn eden politikacıların amacını, politik bilimin amacı yerine ikama etmek yaygın bir hatadır. Bu ayırım göz önünde bulundurulduğunda, yapay zekâ tekniklerine duyulan korkunun aslında insana duyulan korku olduğu ortaya çıkar. Etik sicili pek de temiz olmayan insanın kendine duyduğu güvensizliği, şeylerin doğasından gelen tehdit olarak göstermesi…

Halbuki, dijital ağları idare edenlerin stratejileri ile bu ağları kullanan insanların iradeleri arasında güç dengelerinin fazlasıyla ölçüsüz olduğu bir savaş hüküm sürmektedir. İnsanların zayıflığı firmalara güç olarak dönerken, dinginlik her şeyi araçsallaştıran stratejileri zayıflatır. Özgürlüğün gücünün son derece ağır koşullarla sınandığı bir ortam… Eylemin yerini dijital tavır, düşünmenin yerini beğeni, ilişkinin yerini gözetleme almışsa, özgürlük fena sarsılacaktır.

Gelgelelim, dijital uygulamaların birçoğunun, sadece kullanım tarzı bağlamında değil, bizatihi kullanımının kendisinin sorun teşkil ettiği ender durumlardan biri, yaygın görüşün aksine, bilgiyi bu alanlara taşıma gayretidir. Zira bu hamle, bilgi ile sanı arasındaki sınırları tamamen eritir. Bilginin mecrası, akıl yürütmenin, sistematik araştırmaları olanaklı kılan yöntemlerin, tarihsel ve teknik kavramların mecrasıyken, sanının alanı, kişisel beklentiler ve grup çıkarlarının -hakları değil- yönettiği gündelik deneyimlerden devşirilmiş dağınık yargılar alanıdır.

Haliyle, sosyal ağlar doğası gereği bilginin etkisiz kaldığı diyarlardır. Burada her söz kendine bir yer bulabilir, fakat iktidar sanıların elindedir. Demek ki sosyal ağlara teşne bir tavır, sanıların yerine bilgiyi ikame etmez, tam aksine bilgiyi sanıların kontrol mekanizmalarına açık hale getirir. Zira, ne sanıların bilgiyi hazmetme potansiyeli vardır ne de bilginin sanıları değiştirme gücü… Sanı hakikat taşımaz, ama kasıt barındırır. Öyleyse, sosyal ağlar “kasıtlı cehaletin” krallığıdır. Bugün felsefe eğitimi alan herhangi bir gencin sosyal ağlarda dolaşımda olan felsefemsi haplardan biriyle idare edip, felsefenin klasiklerini uzaktan seyretmekle yetinmesi işten bile değildir. Genelde gençlere atfen tartışılır, ancak paylaşımı yeterince beğeni almadığı için canı fena halde sıkılan bolca “yetişkin” de vardır.

Sosyal ağlar aracılığıyla bir “aydınlanma” yaratma düşüncesi, bir yandan bu handikabı, diğer yandan sanılar ile bilginin doğasını göz ardı eder. Bilginin hikmeti, yayılma arzusundan değil, dönüştürme kudretinden gelir, oysa sanıların her kulakta yankılanma gibi bir hevesi vardır. Sanılar yayılır, bilgi dönüştürür. Bütün iyilik sloganlarına rağmen, dünyanın kötülüğün mecrası olmaktan kurtulamaması; bilim, sanat ve felsefenin tüm çabasına rağmen, kötülüğün her kıtada cirit atması bundandır.

Bilginin sanıların üstesinden gelmesinin yegâne yolu, kurumlara sirayet etmesi, kurumsal işleyiş aracılığıyla yaşama dokunmasıdır. Zira hakikat değil, cehalet her yerdedir. Bundadır ki felsefe, baştan beri bilginin sesini her kulağa ulaştırmaktan çok, etkisini artırmayı amaçlamıştır. Filozofların mücadelesinin ardındaki motivasyon, daha fazla insanın felsefeyi anlamasını sağlamak değil, bilgiye alan açmaktır.

Platon’un, okulunun kapısını geometri bilmeyenlere kapatmasının nedeni, düşüncenin yerini duyumların, akıl yürütmenin yerini sloganların, bilginin yerini sanıların almasına engel olmaktı. Zira bunlar içeri girince dönüşmeyeceklerdi, aklın yürüyüşünü sekteye uğratacaklardı. Ne de olsa inançlının amacı inandırmaktır. Bilgi sayesinde hayatımıza giren teknik, sanının aracına dönüşünce, bilgi sanının hizmetine girer. Sanıların zorbalığı, Akademia‘nın kapılarını zorladıkça zorlar. Zira gidişat “dijital uygulamalar olmazsa olmaz, ama dijital uygulamalarla da olmaz” ikilemine tutulmaktan ziyade, “dijital uygulamalar olmazsa hiçbir şey olmaz” gibi felaket bir tavra evirilmektedir. Bakın, trol nasıl da bilgeye saldırıyor!

 

Kaynak: T24

 

Yorum Yaz