Sineklerin Tanrısı’ndaki Ralph’a ne oldu? / Josef Hasek KILÇIKSIZ

Toplum adeta yanılsamalı bir ‘Holokost’ bilinciyle yaşıyor. Zulmün ve barbarlığın sadece ikinci dünya savaşında vahşice gerçekleştiğine ve bugün tekrar, örneğin Suriye’de, ya da Ebru Timtik örneğinde olduğu gibi toplumun derin bilinçaltında gerçekleşmediğine dair bir aymazlık ve kanıksama bilinci oluştu.

 

Herkesin herkese karşı olduğu temel savı, ‘Holokost’u açıklamaya yetiyor. Bütün bunlar, yüzyıllardır birbirimize anlattığımız kötücül büyük hikâyeye de karşılık geliyor.

Bu yaklaşım, William Golding’in “Sineklerin Tanrısı” adlı romanının muazzam popülaritesini de açıklamaya yetiyor. Sineklerin Tanrısı, kötünün kökünün kazılabildiği bir toplumsallık yaratmak yerine yasaklar yoluyla onunla baş etmeye çalışmanın, yasak ve yaptırım üzerine inşa edilmiş bir uygarlık paradigmasının insanın içindeki iyiyi ortaya çıkarmasındaki mutlak başarısızlığının dramatik öyküsü olarak da okunabilir.

Aslında dünyanın ortasında dikilen “sinek” imgesi rastgele bir imge değildir. Kitapta geçen bu anlatının toplumda tarihi bir arketip olma olasılığı var.

Mezopotamya kadim halklarında özellikle Sümer ve Babil’de halk için kullanılan sözcüklerden biri de sinekti. Soylu olmayan, aşağılanan halka sinekler deniyordu.

Mezopotamya kadim halkları için kullanılan “sinek” imgesi, toplumun vicdanında açılan derin kanlı yarığa üşüşen sinekler metaforuyla yer değiştirdi. Sinek, günümüz toplumunda barbarlıklarıyla kötülüğü tabana yayıp “Stockholm sendromu” yaşayan lümpen bir kalabalığa karşılık gelmektedir.

William Golding’in 1954 yılında yazdığı roman, kuralları, medeniyet kırılmalarını, içimizdeki Apollon-Dionysos dualitesini ve insanların güç savaşlarını çocuklar üzerinden anlatan bir kurtuluş hikayesidir.

Ralph medeniyeti simgelerken, Jack ise kaos ve savaş imgesine karşılık gelen bir karakterdir. Jack aynı zamanda yüzünü boyayıp vicdanını maskesinin altında saklayan acımasız bir «avcıdır.». O öldürmenin, kan akıtmanın ilkel hazlarını yaşayan, avlanmanın vahşi itkilerini içinde taşıyan biridir.

Domuzcuk denen çocuk, disiplinin ve mantığın sesi olarak romanda yer alır.

Deniz kabuğu, Ralph’ın sık sık öttürdüğü, demokrasinin simgesi bir imgedir. Kabuğun sesine ve seslenişlerine Jack kendi kabilesini kurana kadar yanıt veriliyordu.

Lider meziyetlerine sahip Jack’ın habis amaçlarının sadece Simon farkındadır.

«Simon, koskocaman bir ağzın içine bakar buldu kendini. Bu ağzın içinde bir karanlık vardı, yayılan koca bir karanlık.».

Av sırasında yüzler boyanır. Boyanın altında gizlenen yüzlerin kişilikleri yoktur. Av-avcı vahşi diyalektiğinde insani tüm duygular da zamanla kaybolmuştur. Adadaki çocuklar kabile şeflerine sorgusuz itaat eden bir avcı topluluğu haline gelmiştir.

Kurduğu kabile düzeninde Jack’ın otoritesini tahkim etmede korkunun yeri yadsınamaz. Jack’ın liderliğini tahkim edebilmesi için diğerlerinin, ölümüne korktuğu bir canavara ihtiyaç vardır. Jack, işte bu korku üzerine kurmuştur şefliğinin temellerini. Kabilenin tüm üyeleri sonunda, kafalarında soyut bir canavar oluşturup ona avlar sunmaya başlarlar.

Adada işler kötüye giderken canavara sunulacak son kurban olarak bir insan kalmıştır; o da Ralph’tir.

Jack ile Ralph arasındaki amansız güç savaşının asıl kurbanı demokrasidir.

Mantığı usu ve sağduyusuyla Ralph, Jack’ın otoritesi için bir tehdit oluşturuyordu. O, kabilenin kör inanışlarının önünde bir engel, Jack’ın iktidarının akışkanlığını kesen bir varlıktı.

Sineklerin tanrısının halkın arasından yükselen ve onları soylulara karşı isyana sürükleyen bir “devrimci analojisi” olması da mümkündür. Halkı “tanrı-krala” karşı kışkırttığı için ülkeden muhtemelen yandaşlarıyla birlikte Fizan’a sürgüne gönderilene dair bir “başkaldırı alegorisi” olması da. Romandaki ada, Fizan sürgün ülkesinin coğrafi bir idamesi olarak da okunabilir.

Adadaki çocukların tamamının erkek olmasını toplumdaki «eril avcılara» bir gönderme olarak okumak mümkündür. Bu durumda “avın”, eril avcının şiddetine maruz kalan kadınlar olması kuvvetle muhtemeldir.

Henüz çocuk dünyasında ortaya çıkan vahşiliğin ehlileştirilememesinin, kötülüğün giderek tabana yayılmasının temel sebebi olarak görülmesi gerektiği de…

Roman, Jack, Ralph ve Domuzcuk karakterleri üzerinden, liderliği ele geçirmek için insanın, neredeyse ontolojik olarak, gruplaşma, dost edinme ve gerekirse öldürme içgüdülerini taşıdığı gerçeğine parmak basan bir iktidar çekişmeleri anlatısı olarak da okunabilir.

Çocukluktan devralınan kötücül itkilerin açığa çıkmasının ve onların bir miras olarak kuşaktan kuşağa aktarılmasının arkasında sistemsel bir rejim paradigması yattığı gerçeği de…

Korona salgını, iyi yaşama duygusunu yitirmiş, hazzın da sağlığa feda edildiği bir sağ kalma toplumu oluşturdu. Sağ kalmak nerdeyse insanın nihai gerçeği haline geldi. Hayatın tüm güçlerinin ömrün nicel olarak uzatılması için kullanıldığı, nitel olanın ise sürekli irtifa kaybettiği, bir topluma doğru bir gidişat mevcuttur.

Çünkü insan beyni kıtlık, yokluk, hayatta kalma becerileri ve güven kodlanması uyarınca çalışır. Adadaki çocukların hayatta kalma mücadelesi işte bu kodlanmaya uygun bir devinim çerçevesi sunar.

“Sağ kalma toplumları” iyi yaşama duygusunu tümüyle yitirir. Hayata yeniden tat ve anlam katmak için, bir fetişe dönüşen sağlığa karşı insanın köktenci bir savunusunun yapılması artık elzem hale geldi.

Ölüm korkusu, insanların bölünme, ayrışma ve kutuplaşma yeteneğini ikiye katlayan güçlü tutkuları da serbest bıraktı.

Kalabalıkların sadece fiziksel olarak yanyanalığı dayanışma toplumu ve ülküde birlik olarak pazarlanıyor. Oysa toplumda, Jack’ın kabilesine benzer, birbirlerinin sevinçlerine, acılarına, ihtiyaçlarına, şikayetlerine duyarsız insan kümelerinden oluşan empati yoksunu kapalı havzalar oluştu. Bu bağlamda virüsün bir “kopuş ve kapanış toplumunun” oluşmasına katkısı hacimlidir.

Virüs kimilerini, bastırdıkları isteklerini geçmişe göre daha açıkça itiraf etmeye, kimilerini de en karanlık mitleriyle çok daha doğrudan iletişim kurmaya zorladı. Korku, Kopuş ve Kapanış bu karanlık mitlerden sadece bazılarıydı.

Jack’ın hayali canavarına benzer bir kitlesel histeri ve korku ortamında, virüs bir insaniyet yoksunluğunu da açığa çıkardı. Bu yeni çağın şafağı, Jack karakterinde somutluk kazanan, “insaniyetten yoksunluk” ile damgalıdır.

Mesela genç bir avukatın ölümüne bile saygı göstermeyen kalabalıklar, özellikle sosyal medyada, bir “nekro-iktidar barbarlığına” dair seçkin örnekler sundular.

Sosyal medyanın mesafe ile yarattığı rahatlık alanı, başkasını kolayca yargılamak için eşsiz fırsatlar sunmakla kalmadı, kutuplaştırma gibi çoktandır, siyasi rant sağlayan devasa bir iktidar alanına da karşılık gelmeye başladı.

Velhasıl, dolaylı iletişimin konforu çokça verbal şiddet barındırıyor.

Foucault’çu “biyopolitik sav uyarınca, öznel kimlik çeşitlenmesi ne kadar çok arttıysa, iktidar özne üzerindeki hükmünü o kadar çok güvenle sürdürdü.

Çocuklar da adadan kurtulmak yerine avcılık oyunun zevkini çıkardılar. Başka bir deyişle avlanmanın, bir yere ait olmanın, dışardakilerden güçlü olmanın ve birlikte hayali canavara karşı durmanın duygusunu yaşadılar.

İnsanın dostluk ve iyilikseverliğinin karanlık bir tarafı da vardır.

İnsanın dostça davranması, çekirdek varoluşsal bir korkudan, bir uyumluluk arzusundan, bir aidiyet, bir sığınak arayışından ya da bir dışlanma korkusundan kaynaklanıyorsa, bu yüzden bazen yozlaşmış yöneticilere ya da korkunç eylemlere hayır demek zor olabiliyor. Kabile üyelerinin Jack karakterine koşulsuz itaati ve “dostluğu” işte bu bağlamda okunmalıdır.

Virüsün Foucault’çu biyopolitik karantinalar dayatmasına, özgürlükleri daraltmasına ve hazza son vermesine dair değişik kuramsal savlar ileri sürüldü. Bu savlar neoliberalizmin parçaladığı insan ruhuna sonsuz dualiteler üzerinden yeni distopyalar sunmaya çalıştı. Ancak çoğu içi boş negatif bir özgürlük savunusundan öteye gitmedi.

Jack’ın diğer kabile üyelerine sunduğu distopya avlanmaktı; avlanırken o öfori içinde hayali düşmana sahte bir “biz” duygusuyla karşı gelmekti.

Virüsün olağan akışını parçalara böldüğü görüntü boyunca, gündelik yaşam emekçi sınıflar için daha da dayanılmaz hale geldi. Mesela Paris’i düşük gelirli kenar mahallelere bağlayan metro vagonlarının tıka basa dolu olduğu bir ortamda sokağa çıkma yasağının bir anlamı kalmadı.

Bakıcıların, fabrika çalışanları ve yoksul proletaryanın, temizlikçilerin, satıcılar ya da çöpçülerin sağlıklarını tehlikeye atmak pahasına çalışmak zorunda olduğu, zenginlerin ise şehir dışındaki villalarından çalışabildikleri bir sosyallikte virüs sömürüyü ve sınıflar toplumunu daha da görünür kıldı. Adada bu “sahte düzen illüzyonunu” fark eden sadece Simon ve Ralph karakterleriydi.

Bu açıdan bakıldığında, salgın sadece tıbbi değil aynı zamanda sosyal ve sınıfsal bir sorun niteliği kazandı.

Kapitalizm, Homo Sapiens’in serbest piyasa ideolojisine karşı davranışsal ve zihinsel savunma güçlerini kıran, insan aklı ve seçiminin can damarını emen sosyo-psikolojik aygıtlar da geliştirdi.

İnsanlar her sabah haber akışlarında dramatik, akla hayale sığmayan olaylar silsilesini ve ölüm istatistiklerini, üstelik bunlara dair bir kurama sahip olmadan, kanıksayarak seyretmek zorunda kaldılar.

İnsanlar için değil de sermaye için çalışıldığı bir yabancılaşma toplumunda araçlar amaçlara dönüştü, soylu amaçlardan tümden vazgeçildi. Çünkü sermaye insan sevmez. Marx sermayenin insanı bir üreme organına indirgediğini söylemişti.

Kafka, öz-sömürünün paradoksal mantığına dikkat çekerken, sömürü döngüsünü, bir hayvanın, kırbacı efendinin elinden alıp efendi olmak için kendini kırbaçlaması örneğiyle anlatır. Neoliberal dönel ahmaklık işte böyle bir şeydir.

Aynı dönel ahmaklığı, yarattıkları hayali canavara kurbanlar sunan kabilenin sürü psikolojisinde gözlemlemek mümkündür. Korku, adadaki kabile üyeleri arasında bu dönelliği ve iktidar kısır döngülerini inşa eden bir dinamik haline gelmiştir

İnsanlar durmaksızın icat ettikleri ve sonunda çarpıcı bir dönüşle, bugün kendilerini kuşatan kapitalist cinlerin ellerine düşmüş durumdadır. Adada “kapitalist cinler” metaforuna karşılık gelen varlık, Jack’ın yarattığı canavardı.

Virüs demokrasinin bağrına bir hedef ve zorunluluk olarak yerleşmekle kalmadı, aynı zamanda politikaya ve kültüre de sızdı.

İktidar hırsıyla kıvranan Jack, modern çağın salgın anaforunda demokrasinin yıkımına yol açan bir virüs köpüğünden başka bir şey değildir.

Korku ve panik post modern otokrasilerin oluşmasını hızlandırdı. Çünkü kriz durumunda insanların güçlü liderlere olan talebi arttı. Romanda Jack karakteri bu talebin ete kemiğe bürünen protagonistidir.

Toplumsal bünyenin hücrelerine kadar sızan faşizm, şiddet ve yasa, inanç ve itaat, norm ve istisna, hatta özgürlük ve güvenlik arasındaki ilişkileri bulandırarak meşruiyet kazanmaya çalışıyor.

Bir kadına şiddet uygulayan polisi “başkanın adamları” devreye girerek göreve iade etti. Genç bir kadına tecavüz edip ölümüne sebebiyet veren çavuş serbest bırakıldı. Mehmet Ağarlı, Beyaz Toroslu yılların devlet refleksleri geri döndü.

Hollywood kültürü, şiddeti satın almaya hazır bir mitin varlığına oynadı ve kazandı. Fakat bu mit gerçeklikle çok fazla örtüşmüyor. Çünkü gerçekte şiddet uygulamak inanılmaz derecede zor bir şeydir.

Birini öldürdüğünüzde, içinizdeki bir şeyi de öldürürsünüz. İnsan gerçekten şiddet içeren bir tür olsaydı, birini öldürmek ona kendini iyi hissettirirdi.

Ancak Türkiye’de nefret denen olgunun hem söylemsel hem de fiziksel olarak inşasını kolaylaştıran sağcı iktidarlar nedeniyle, bu savı yanlışlayan şiddet eylemleri yaygınlık kazanıp tabana yayıldı.

Kleptokrat ve otokratlar iç ve dış siyasete şiddet, saldırganlık ve öngörülmezlik soktular.

Siyasetin bıraktığı boşluğu virologlar ve bilim adamları doldurmaya kalktı. Salgın nedeniyle bir “biyopolitik” gözetleme rejimine doğru gidilmektedir.

Vatandaşları sınıflandırma ölçütünün bilgi olduğu bir “epistemokrasi”nin varlığından da söz edilebilir.

Fakat tüm bu anakronizmi canlı tutan ve aktörlerini birleştiren şey, evrensel insan haklarını hor görmeleri ve özgürlükten korkmalarıdır.

Yukarıda sözünü ettiğim biyopolitik disiplin toplumunun mümkün tüm “-krasiler”i, kapitalist bataklıkta üreyen “sineklerdir”. Çünkü kapitalizme göre insanın ruhu ve eti, gelişimi ve ümitleri, korkuları, aşkları ve inançları alınıp satılabilen birer metadır.

Ölüm korkusu, insanı sağ kalmaya dair Hobbes’çu daimî bir savaş hali içine soktu. Bu süreğen savaş durumunun kontrolden çıkmış Leviathan’lar yaratması eşyanın tabiatına uygun bir şeydi.

Sağ kalma histerisi acımasız sosyal Darwinist toplumlar da doğurdu. Halı hazırda kapitalizmin yarattığı eşitsizlikler ölüm korkusu ve sağ kalma histerisiyle birlikte ikiye üçe katlandı.

Çünkü komşunuz artık, uzak durulması gereken olası bir virüs taşıyıcısıdır. Çünkü kapitalizmin soğuk pragmatizmi gereği yaşlı insanlar solunum cihazına bağlanma önceliklerini kaybettiler. Onların bakım evlerinde yalnız ölmesi gerekir. Çünkü bulaşma riski nedeniyle kimsenin onları ziyaret etmesine izin verilmez.

Sosyallik, topluluk, yakınlık, dokunma ve sarılma gibi hayatı yaşanmaya değer kılan her şey sağ kalma histerisi yüzünden terk edildi.

Dini törenler bile yasaklandı. İncil bir hijyen protokolü kitabına takas edildi. Papazlar imanı sağ kalmaya feda ettiler. Oysa Aziz Francis, zamanında cüzzamlılara sarılmıştı.

Bir “sağ kalma histerisinde” sınırlar aşılan yerler değil de ayıran çizgilere dönüştü. Denizler, sınırlar ve ülkeler aşmanın sadece metafizik yöntemlerinin propagandası yapıldı.

Yıkıcı neoliberal süreçlere maruz kalan insan ruhu kendini muhtemel bir “körleşmeden” asla tamamen koruyamazdı. Verimsiz bir tekrarın içine düşerek yozlaştı. Enerjisi de sadece amaçsızca yıkımı hedefleyen nihilist bir yıkıcılığa dönüştü.

Salgın, insanın son derece hassas olan ekosisteme acımasızca müdahale edişinin dramatik bir sonucudur.

İnsanın doğaya sergilediği şiddet daha güçlü olarak ona geri döndü. Bu bir antroposen diyalektiğidir. Oysa yaşamlarımızın diğer türlerle karşılıklı bağımlılığı konusu, bir inanış meselesi değildir. Somut bir gerçekliktir.

Virüs sayesinde tüm sosyalliklerin bir zombi toplumuna doğru evrim geçirdiği gözlendi. Adadaki hayali canavar gibi, zombi de virüs için çarpıcı bir metafordur. Zombi kendi kendini kopyalayıp üretir. İnsani bütün meziyetlerden yoksundur.

Zombi gibi virüs de geometrik olarak büyüyen bir hastalık bulaştırma süreci ve insaniyet yoksunluğu sayesinde bütün bir toplumun kökünü kazıyabilme potansiyeline ulaştı.

Her siyasi ideoloji insana dair bir savla, bir tasavvurla başlar. Hobbes’un, “insanın insanın kurdu” olduğuna dair görüşü muhafazakârlar için merkezi bir öneme sahiptir. Komünizm ise insanı, içi devlet tarafından iyilikle doldurulması gereken, boş, beyaz bir sayfa olarak görür. Görüldüğü üzere, tüm toplumsal düşünceler bir insan doğası kuramına dayanır.

“Özgür olsaydık, herkesin herkese karşı olduğu bir savaş içinde olurduk, işte bu yüzden bir Leviathan’a ihtiyacımız var.” diyen Thomas Hobbes insanda saklı olan iyiye inanmaz.

İnsanın özde iyi olduğu fikri işte sırf bu yüzden devrimci bir fikirdir.

Medeniyetimizin, bir felaket bizi vurur vurmaz yıkılacak kadar ince bir tabakadan olduğuna dair görüş, bir “la fin du monde” (dünyanın sonu) öngörüsü taşıyor.

Oysa madalyonun öbür yüzünde, binlerce hemşire ve doktorun gece gündüz gönüllü olarak çalıştığına dair bir sosyal dayanışma öyküsü de var.

İnsana dair bu olumlu imajın neden uzun zaman önce inşa edilemediği sorusu, sosyolojik, psikolojik, kültürel, evrimsel, erksel ve hatta sınıfsal derinlikleri olan yanıtlar gerektiriyor.

İnsanın özde iyi olması onun bazen korkunç şeyler yapmayacağı anlamına gelmez. Ancak insanın dostluk ve iş birliği tutkusunun evrimsel nedenleri vardır. Arkadaş canlısı olanların hayatta kalma ve sosyal olarak başarılı olma şanslarının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bu açıdan bu yazının başlığı “Rousseau haklıydı” da olabilirdi.

Herkesin iyi olduğunu savlamıyorum. Fakat her şeye rağmen insan doğasının derinliklerinde iyilik kötülükten daha güçlüdür. Aslında hayatını toplumcu bir ülküye adamış biri olarak buna inanmak dışında başka bir seçeneğim de yok. Çünkü sosyalist ütopyanın uygulanabilirliği, ancak insanın temelde iyi olduğu apriori kabulüne dayanır.

Şiddet eyleminin hayatın neresinde akıp durduğunu, kötülüğün yuvalandığı yerin ne anlama geldiğini, iyi niyetlerle gerçeğin buluşma noktalarını, masumiyet imgesini her “kahramanımızı” yitirdiğimizde yeniden düşünürüm.

Şiddeti önlemek, onun ölümcül sanrısını hissederek, toplumsal arka planı hakkında kafa yormakla mümkün.

Sineklerin Tanrısı, hayatı yaşanmaya değer kılan şeyleri, ölümcül aidiyetlerin nasıl da özgür öznenin egemen özerkliğini işgal ettiğini, felaketlerin nasıl bir iktidar vakumu yarattığını, virüs gibi görünmez canavarların nasıl bir iktidar topografyasına karşılık geldiğini, insanın çekirdek doğasında olan vahşi itkilerin hangi bağlam ve koşullarda açığa çıktığını, korkunun ve şiddetin doğasını sorgulamak için bir fırsat sunmaktadır.

Bu yeni tür meydan okumalara karşı insanlık ailesi yeni bir sosyal sözleşme imzalamak zorundadır.

Zira insanlık, hayatın kırılganlığı konusundaki düşüncenin ufkundayken, “sağaltım” topyekûn değil, esasen vaka bazındadır.

Her şeye rağmen, insanın büyük düşleriyle ‘iyi’ye doğru yolculuğunun sürdüğünü görmek beni sevindiriyor.

 

Josef Hasek Kılçıksız

Fransa’da bir eğitim kurumunda Almanca ve felsefe öğretmeni olarak görev yapıyor

Uzun yıllar devlet ve özel eğitim kurumlarında öğretmen olarak çalıştı.

Şiir, öykü, siyasi ve felsefi denemeler kaleme aldı. Türkiye ve Finlandiya’da yayınlanmış şiir ve öykü kitapları bulunuyor.

Roma Pontificia Üniversitesi’nde Felsefe ve Katolik Teolojisi, Finlandiya Tampere Üniversitesi’nde Felsefe ve Alman Filolojisi eğitimi aldı. Pontificia Üniversitesi’nde doktora yaptı. Ayrıca Hacettepe Üniversitesi’nde Felsefe, İstanbul Üniversitesi’nde Sosyal Antropoloji, Ege Üniversitesi’nde Sanat Tarihi öğrenimi gördü.

Almanca, Arapça, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Fince ve İtalyanca biliyor.

Antakya’da Rum Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

 

Kaynak: Bianet

Yorum Yaz