Simone Weil: Istırap, kötülük ve ‘Ontolojik Utanç’ / Emek EREZ

Emek Erez

DUVAR – Simone Weil fikirlerini ve yaşamını birlikte değerlendirebildiğimiz bir düşünür. Onun düşüncesini bir yere koyamıyorum okuma deneyimimde. Her anlamda kendine has bir düşünme biçimine sahip. Weil’in bana kalırsa en etkileyici yanı ortaya koyduğu fikirleri bir şekilde deneyimleme çabası. Olabilirliği gösterme, yapma, fikirlerin sadece kitap cümlesi olmadığını anlatma gayreti bu belki. Onun yaşamına baktığımızda genellikle reddedişle karşılaşıyoruz. Bir de fikirleri bilindik anlamının dışına çıkarma, tersine çevirme.

Simone Weil üzerine düşünmeye başlayınca sonu gelmiyor, onun yaşamına ve fikirlerine daha yakından bakma imkânı sunan bir metin “Yerçekimi ve İnayet”, M. Mukadder Yakupoğlu çevirisi ile Doğu Batı Yayınları tarafından basıldı. Bu metin bizi Weil düşüncesini anlamaya biraz daha yaklaştırabilir. Ancak onun düşüncesinin her durumda bir yere yerleştirilip yerleştirilemeyeceği de tartışılır elbette. Kendine has mistisizmi, bahsettiğimiz üzere hayatıyla fikirlerini ortaklaştırma çabası, vazgeçtiği ve sürdürmeye çalıştıkları, dünyanın içerisinde bulunduğu duruma bakınca, hâlâ üzerine düşünecek çok şey bırakıyor.

‘KONFORUN REDDİ’

Gustave Thibon kitabın giriş bölümünde, Yahudilere yönelik ırkçı yasalar nedeniyle, üniversiteden atıldığında, yanında çalışması için bir arkadaşının tavsiyesiyle misafir ettiği Weil’den şöyle bahsediyor: “Evimi fazla rahat bularak, eşimin anne – babasının Ren nehri kıyısında bulunan yarı harabe eski çiftliğinde kalmak istemişti. Her gün çalışmak ve bir şeyler yemek lütfunda bulunduğunda bizimle yemek yemek için eve geliyordu. Dermansız ve hasta olduğu halde (bütün yaşamı boyunca dayanılmaz baş ağrıları çekmişti ve birkaç yıl önce geçirdiği zatülcenp onda izler bırakmıştı), bitmeyen bir enerjiyle toprağı işliyor ve çoğu zaman yoldaki çalılıklardan toplanan dutları yemekle yetiniyordu. Her ay siyasi tutuklulara yiyecek fişlerinin yarısını gönderiyordu…” Weil’in yaşamı benzer eylemlerle dolu o kendisini bir şekilde “bahtsızlar” olarak tanımladığı insanların yanında hissetmek istiyordu. Bunu yaparken bir acıma hissiyle veya iyilik olsun diye yapmadığı aşikâr. Onun yapmaya çalıştığı biraz da devamlı mesele ettiği “ben” ile ilişkiliydi. Ben’e karşı çıkıyor ve bunu yaparken, verili olan her şeyden bir şekilde arınmaya çalışıyordu. Para, düşünce, kimlik, kişiye o olduğu için verilmiş olandan gitme çabası bu. Kendisini dünyanın zor durumda olanlarıyla özdeşleştirme, fakirle fakir olma, acı çekenle acı çekme hissi ve bu onun yaşamının ve düşüncesinin yansıması gibi.

‘ONTOLOJİK UTANÇ’

O kendisindeki “kişiyi” yok etmeyi, o olduğu için verili olan imtiyazı kabul etmemeyi seçiyordu. Bu durumu aslında Bradatan’ın “ontolojik utanç” adını verdiği kavramla ilişkilendirebiliriz, bunun anlamı “varoluşumuzda saygısızca bir şey bir olduğunu düşünmektir” (B 2018: 146). İnsanın kendi varoluşundan utanç duyması bir bakıma. Weil, belki de dünyada yaşanan tüm olumsuzluklara bu açıdan bakıp, acı ve açlık çeken birileri varken normal bir şekilde devam etmeyi kabul edemiyor ve kendince direnme yöntemleri buluyordu. Bedenini aç bırakıyor, işçi olmayı bilmek için fabrikada çalışıyor, kışın fakirlerin evi soğuk olduğu için kendisi de soğukta yaşamayı tercih ediyordu. Üzerine düşününce dünyada kendini bilindik anlamda gerçekleştirmenin de reddedilmesiydi bu. Bundan dolayı, bağ kurduğu dünyanın alt sınıflarıyla, verili kimliği, fakirliği, devlet politikaları nedeniyle hakkı elinden alınmışlarla dayanışmayı yalnızca fikirlerini yazarak değil, kendi yöntemleriyle deneyimleyerek bir dayanışma yolu bulmaya çalışıyordu. Bunu da bir şekilde “bağış” olarak görüyordu ama yine fikirleriyle özdeş bir tavırla çünkü ona göre: “ Yalnızca benimizi sunabiliriz. Yoksa bağış, diye adlandırılan her şey benin öç alması üzerine yapıştırılmış bir etiketten başka bir şey değildir.” Weil’in Ben’den kurtulma çabası ile birlikte düşündüğümüzde de bu durum anlam kazanıyor. Onda bulunan verili kişi ile hareket ettiğinde bu “yapıştırılmış etiket” ile davranmak anlamına geliyor ve onun olduğu kişi olmaktan kaynaklı, elindeki güçle başkasına lütufkâr bir biçimde bağışta bulunması anlamını içeriyordu. Bu nedenle bu cümledeki Ben’in “öç alması”nı ben ile hareket edenin bağışı şeklinde yorumlayabiliriz.

Yerçekimi ve İnayet, Simone Weil, M. Mukadder Yakupoğlu, 207 syf., Doğu Batı Yayınları, 2019.

‘YERSİZLİKTE KÖK SALMAK’

Weil sadece Ben’i değil Biz olmayı da olumsuzlayan bir düşünür, “Ben olmamak gerekiyor ama biz olmamak daha gerekli. Site evinde oturuyor duygusu verir. Sürgünde evinde olmak duygusu takınmak. Yersizlikte kök salmak” derken ifade etmeye çalıştığı da bu. Onun anlayışında Biz’in konforuna sahip olduğumuzda ondan yoksun olmanın anlamını bilemeyiz belki de Weil’in asıl dert ettiği bu. O bu nedenle dünyada bir sürgünlük durumunu benimsiyor, yersizlikte karar kılıyor. Çünkü hiçbir yerli olmak, aidiyet hissetmemek sadece Biz’in sınırlarında olmayan bir dünya tahayyülü sunuyor. Kısacası kendi cümleleriyle, “toplumsal ve bitkisel olarak kökünden kopmak, dünyevi her vatandan sürülmek” gerekiyor. Elbette bu düşünürün mistik anlayışının da bir sonucu onun Tanrı ile kurduğu ilişkiyle de ilgili.

ACI VE ISTIRAP

Acı ve ıstırap Weil düşüncesinde önemli yer tutuyor. Onun için bu kavramlar kesinlikli bir yerde durmuyor. Bazen sonuna kadar olumlu anlamlar yükleyebiliyor bazen de olumsuzluyor ki bu aslında Weil’in sorun ettiği tüm meseleler için geçerli. Şöyle diyor: “İnsan mekaniği. Acı çeken her kim olursa olsun, acısını azaltmak için, ister kötü davranarak, ister acımayı tahrik ederek, acısını iletmeye çalışır. Böylece gerçekten de azaltır acısını. En aşağıda olan, kimsenin acımadığı, kimseye kötü davranma gücü olmayan (onu seven çocuğu veya kimsesi yoksa) kişinin ıstırabı kendi içinde kalır ve onu zehirler.” Burada aslında yine onun “bahtsızlar” veya “bedbahtlar” olarak tanımladığı (ayrıntılı bilgi için bknz. Weil: 2018) ıstırabından kurtulmaya bile gücü yetmeyenleri konu ediyor bana kalırsa. Çünkü gücü olan bir şekilde acısını başka olana yönelterek bunun üstesinden gelebilir. Ancak hiçbir şeye gücü olmayan acı karşısında çaresizdir ve acı onun için kaçınılmazdır. Weil bir başka cümlesinde ıstıraptan kaynaklı, “kötülüğü kendi dışına yaymaktan” bahsederken de bu duruma gönderme yapıyor çünkü acı çeken eğer “kötü” ise bunu dışına yayarak ondan kurtulabiliyor ama “kimsenin acımadığı”, “kimseye kötü davranma gücü olmayan” ıstırabını kendi içinde taşıyor. Burada şunu belirtmek gerekiyor, Weil ıstıraptan kurtulmak için kötü olmanın haklılığını savunmuyor. Acıdan kurtulmanın da güç ile ilişkisine değiniyor. Gücü olmayanın hiçbir şey yapamayacak konumda olmasını anlatmaya çalışıyor, sınıfı bakımından en altta olanın ıstırabını kendi kendine aşma zorunluluğundan bahsediyor fikrimce. Zira Weil’e göre; “kötülük yapmak, ondan bir şey almaktır. Bu nedir? Kötülük yapıldığı zaman (geri ödememiz gereken) ne kazanılmıştır? Önemimiz artmıştır. Genişlemişizdir. İçimizdeki bir boşluğu, başkasına boşluk yaparak doldurmuşuzdur.” Acısını başkasından çıkaracak güce sahip olmak ve bu nedenle kötülük yapmak böylece anlam kazanıyor. Kendimizdeki boşluğu başkasına kötülük yaparak doldurduğumuzda, ondan bir şey almışızdır ki gücü olanın acıyla ilişkisi kendisine dönük bir ıstıraptan çok başkasına dönük bir kötülük olarak karşımıza çıkabilir.

MASUMUN ACISI DUYULABİLİR Mİ?

Weil’e göre: “Acı çeken masumun duyarlılığı hissedilir suç gibidir. Gerçek suç hissedilir değildir. Acı çeken masum celladı hakkındaki hakikati bilir, cellat ise bunu bilmez. Masumun kendi içinde hissettiği kötülük celladın içindedir ama cellat buna duyarlı değildir. Masum kötülüğü ancak ıstırap olarak bilir; suçluda hissedilir olmayan şey, suçtur. Masumda hissedilir olmayan şeyse masumiyettir.” Yani acı çekene karşı işlenen suça bakan için suç ancak hissedilebilir bir şeydir. Masumun ne yaşadığını sadece onun kendisi bilebilir. Masum kişi ona kötülük yapanın ne yaptığının farkında olan, onun hakikatini bilen tek kişidir. Cellat için durum başkadır, o yaptığının farkında bile olamayacak durumdadır, bu nedenle suçu bilmez ve ıstırap masuma kalır.

Bu nedenle bizler yani acıya tanık olanlar da masuma yapılanı sadece hissedebiliriz, yaşayanın ıstırabına tam olarak ortak olamayız. Böyle bir durumda birilerini suçlu veya kötü görmemizde çok şey ifade etmez çünkü “cellat” yaptığına duyarlı olmadığı sürece masumda masumiyet sadece his olarak duyulur. Günümüzde yaşadığımız pek çok olay için de bunu söyleyebiliriz sanırım, biz masum olanı hissedip buna tepki verebiliriz ama suçlu olarak tanımladığımız kendisini öyle görmediği sürece bizimki çoğunlukla hissediş olarak kalır, bir şekilde hayatımız devam eder ama kendisine karşı suç işlenmiş olan bunu içinde taşır. Böylece kötülük onu yaşayanın bildiği bir şeye dönüşür. Weil’in deyimiyle bu kişi: “Cehennemi hissedebilen masum insandır”.

Simone Weil’in “Yerçekimi ve İnayet” adlı metni Gustave Thibon’a bıraktığı el yazmalarından derlenmiş. Bu nedenle kitap parçalı bir anlatı ile sesleniyor okura. Ancak Weil düşüncesini takip etmeye çalışan okur, onun sorun ettiği meseleler arasında bağlantı kurabilecek ve bütünlüğü yakalayabilecektir fikrimce. Kitapta yazar, tanrı, mutluluk, boşluk, arzu, aşk gibi daha pek çok konuya değiniyor. Bu metinle onun düşüncesine biraz daha yaklaşabiliriz belki ama bana kalırsa Weil düşüncesi hakkında kesinlikli hükümlere varmak zor.

Agamben bir metninde: “Her tür radikal düşünce her zaman en uç çaresizlik pozisyonunu benimser. Simone Weil ‘Boş umutlarda teselli bulan insanlardan hoşlanmıyorum’ demişti. Bana göre, düşünce tam olarak budur: umutsuzluğa düşme cesareti. Kim bunun iyimserliğin zirvesi olmadığını söyleyebilir ki?” Demişti.

Weil’i okudukça bu düşünceye daha çok katılıyorum.

Kaynaklar

Agamben’in metni

Bradatan,C., (2018), “Fikirler İçin Ölmek ‘Filozofların Tehlikeli Hayatları”, (Çev. Kübra Oğuz), İstanbul: Can Yayınları.

Weil, S., (2018), “Kişi ve Kutsal”, (Çev. Murat Erşen), İstanbul: Vakıfbank Kültür Yayınları.

https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2019/05/02/simone-weil-istirap-kotuluk-ve-ontolojik-utanc/

Yorum Yaz