Senem Kurtar: Radikal bir uyanışa ihtiyacımız var

Kimine göre genişleyen, çeşitlenen ve etkinleşen, kimine göreyse daralan, büzülen ya da yok olan bir şey olarak mekâna dair farklı teorileştirme pratiklerinden bir seçki sunan, editörlüğünü Senem Kurtar’ın yaptığı “Mekân Varyasyonları”, Notabene Yayınları tarafından okurla buluştu. “Mekâna dair radikal bir uyanışa ihtiyacımız var” diyen Kurtar ile kolektif çalışmalar, mekân ve kitap üzerine konuştuk.

Arzu Eylem

Son yıllarda mekân kavramı üzerine yapılan çalışmalar artmaya başladı. Yakın zamanda da editörlüğünü Senem Kurtar’ın yaptığı, kolektif bir çalışma olan Mekân Varyasyonları kitabı Notabene etiketiyle okurla buluştu. Kitapta, A. Kadir Gülen’in “Marksizm ve Toplumsal Mekân Meselesi”, Senem Kurtar’ın “Henri Lefebvre’nin Mutlakları: ‘Gündelik Hayat ve Toplumsal Mekân’”, Pınar Yurdadön’ün “Edward Said’in Mekânsal Praksisi”, Ömer Faik Anlı’nın “Immanuel Wallerstein: Mekân, Epistemoloji, Sosyal Bilim”,  Nehir Durna’nın “Mekânın Tahakkümünden Gaston Bachelard’ın İzinde Poetik Mekâna”, Kaan H. Ökten’in “Heidegger’de Mekânsallık ve Zamansallık”, Çağatay Şahin’in “Jean Paul Sartre’da Zamansal Oluş ve No-Place”, Dilan Alataş’ın “MerleauPonty: Mekânın Teni ve Deneyimin Ontolojisi” ve Özgür Taburoğlu’nun “Tanpınar’da Yer ve Eşya İlişkisi” adlı makaleleri yer alıyor.

Kitabın editörü Senem Kurtar ile mekân üzerine düşünmenin önemini ve kitabı konuştuk.

Mekân Varyasyonları sizin hazırladığınız ilk kolektif çalışma değil. Bundan önce de yanılmıyorsam iki kolektif kitabın editörlüğünü yaptınız. Kitabın içeriğine geçmeden önce, kolektif çalışmaların kişisel çalışmalardan daha mı kıymetli olduğunu düşünüyorsunuz?

Evet bu ilk derleme ya da kolektif kitap çalışmamız değil. Daha önce Ömer Faik Anlı ile Düşünme Krizinde Felsefeden Politikaya ve Mustafa Demirtaş ile Felsefe ve Devrim’i derlemiştik. Ancak Mekân Varyasyonları, editörlüğünü tek başına üstlendiğim ilk kolektif kitap çalışması oldu. Kolektif çalışmaları değerli buluyorum. Çünkü farklı düşüncelerin, yazma üsluplarının, bakış açılarının mozaiği gibi oluyor bu tür derlemeler. Çok yönlülüğü korurken, bir o kadar da metinleri tutarlı ve mantıklı bir düzen içerisine oturtmak ayrıca zevk veriyor insana. Elbette zorlukları da mevcut. Her bir çalışmayla yazılma sürecinde bilfiil ilgileniyor, önerilerde bulunuyor, son okumalarını yapıyorsunuz. İnsanları kırmadan, onlara uygun bir dille yaklaşarak da bunları yapmanız gerekiyor. Kendi adıma hem bu türden ilgi ve özveri gerektiren konularda hem de nitelikli yazıların ortaya çıkması adına elimden gelen gayreti gösterdiğimi düşünüyorum ve ortaya bana kalırsa mekân konusunda oldukça zengin içerikli ve literatüre katkısı oldukça değerli bir kitap çıktı.

‘MEKÂNA DAİR RADİKAL BİR UYANIŞA İHTİYACIMIZ VAR’

Mekânı düşünmek neden önemli sizce? Günümüzde mekân üzerine tartışmaların yoğunlaşmasını neye bağlıyorsunuz?

Bu konuya öncelikle kendi mekân tanışıklığım ile başlamak isterim. Özel bir ilgi alanı benim için mekân. Oldukça uzun zamandır sanıyorum 7-8 yıldır ilgilendiğim, lisansüstü dersler aracılığıyla da geliştirdiğim, anlatmak ve tartışmaktan büyük haz aldığım bir alan oldu. Ama şunu da söylemeliyim, özellikle ders ve sunum türünden deneyimlerimde bir felsefeci olarak mekân meselesine yaklaşmanın değerini fark ettim. Mekân, elbette pek çok disiplin tarafından ele alınmış ve alınmakta da olan bir sorunsal. Ancak felsefi derinlik, mekân düşüncesinin felsefi tarihine hâkim olabilmek pek çok spesifik ele alma biçimi adına temellendirici olabiliyor. Yani farklı disiplinlerden akademisyen arkadaşlarım, öğrencilerim felsefi arka planla ilgili tartışmaları gördüklerinde ilk yaptıkları yorum bu oluyor. Büyük resmi görebilmek de diyebiliriz buna.

Mekân meselesinin sosyal bilimlerde olduğu gibi mimari, kent planlama ve hatta iktisadi alanlarda da odağa çekilmesi ise elbette 1930’lara kadar giden ancak asıl yoğunluğunu 1970 ve sonrasında bulan oldukça geniş bir süreç. Bu sürecin sömürgecilik, kolonileştirme gibi politik ve toplumsal kaynakları olmakla birlikte bana kalırsa asıl mesele Sanayi Devrimi ve kapitalizmin ulusal ve uluslararası ölçekte hızlı ve eşitsiz gelişimiyle yakından ilintili. Dolayısıyla, hiçbir öğreti, kuram ya da düşünce öylesine yerleşmez entelektüel dünyanın merkezine. Mekân meselesi için de geçerli bir gerçeklik bu.

Mekânın kavramsal olarak ortaya çıkışı son derece moderndir. Bundan önce hiçbir biçimde mekâna dair bir algı ya da yaklaşım olmadığını iddia etmiyorum. Ama bu konu biraz karışık. Felsefi düşünce tarihine bakıldığında Platon’un Timaios diyalogundaki Khora kavramı ile Aristoteles’in Topos kavramı arasındaki temel ayrımla başlar tüm öykü. Aynı türden bir ikili kavramsallaştırmaya daha sonra Descartes ve Newton diyaloğunda rastlarız. Mutlak mekân ve extensio yani cismin yayılımı, yer kaplaması olarak düşünülen bir konteynır, içine alan bir kap gibi düşünülen mekân. Cismin yayılımı, Tanrının yayılımı ya da bir kap gibi düşünülen mekân, tüm bu tahayyüllerde soyut ve içerisi boş bir şey gibi anlaşılmaktadır. Bu yaklaşıma karşı gelişen ilişkisel yaklaşımlar ise önce daha matematiksel bir bağlamdan irdelenir. Ancak asıl devrim, mekânın ilişkisel bir şey oluşunun toplumsal, politik ve hatta tarihsel olarak irdelenmesiyle gerçekleşir. Bu konuda da çeşitli uğraklar saptamak mümkündür. Özellikle Antonio Gramsci ile başlayan bu süreç, toplumsal mekânın üretimi ile yani Henri Lefebvre ile devam edecek ve ardından David Harvey, Doreen Massey, Edward Soja gibi sosyal bilimcilerin kent başta olmak üzere toplumsal cinsiyet, sermaye, kimlik vb. olguları merkeze alması üzerinden tartışılmayı sürdürecektir. Tabii bu esnada felsefede ne olmaktadır diye baktığımızda, felsefe ilk önce zamanın güdümünde ya da onun anlamlandırdığı bir mekân algısıyla işe başlar. Özellikle fenomenoloji geleneği zaman odaklı olarak ele alır mekânı. Yahut da öznel algı ve deneyim üzerinden düşünmeyi tercih eder. Nitekim kitapta bu yaklaşımlar için örnek yazılar bulunmakta. Diğer disiplinleri, özellikle coğrafyayı çok etkilediğini söyleyebilirim bu fenomenolojik yaklaşımların. Ancak sorun şu ki ister modern olsun isterse postmodern, felsefe mekânsal dönüşten ziyade mekândan yere dönüşü temsil eder gibidir. Foucault, Deleuze gibi geç modern ya da postmodern yaklaşımlar tıpkı fenomenolojik yaklaşımlarda olduğu gibi yeri esas almaktadırlar. Tabii artık yer burada biricik ve eşsiz, kutsanmış öznenin varoluşundan koparılıp başka yerlere, başka dünyalara açılacaktır.

Görüldüğü üzere, mekân oldukça geniş, zengin ve kapsamlı bir konu. Burada sadece, durumun el verdiği ölçüde, mekânla hangi alandan olursa olsun yakından ya da uzaktan ilişkilenen ya da ilişkilenecek olanları az da olsa meselenin yoğun ve geniş olduğu konusunda hem uyandırmak hem de teşvik etmekti amacım. Uyandırmak diyorum çünkü mekâna dair radikal bir uyanışa ihtiyacımız var. Gittikçe moda olma tehlikesini de barındırdığı için söylüyorum bunu. Her popülerleşen meselenin eni sonu düşeceği yüzeyde kalma tuzaklarından birisi. Nitekim tez çalışmaları, yazılıp çizilenler gibi akademik çalışmalardan reklamlara, medyaya, sanatın kendini sunma biçimlerine, hükümet politikalarına kadar üzerine hiç düşünülmeden ve çoğu zaman manipüle etmek adına yaygınlaşan, kocaman, devasa bir balon olan, patlaması da pek uzak olmayan bir konu bu. Ancak yine de sorgulanması, tahayyülü, eleştirileri ve yaratımıyla bitirilemez bir soru bizler için mekân. Peki, neden mekân? Hangi eksikliği doldurdu mekân ya da neyin ikamesi olarak yerleşti politikacıların, akademisyenlerin, teknisyenlerin, edebiyatçıların, sanatçıların gündemine? İşte bunu düşünmeliyiz. Asıl sorumuz bu olmalı diye düşünüyorum…

‘KOLEKTİF ÇALIŞMALARIN EN ÖNEMLİ ÖZELLİĞİ DAYANIŞMA RUHUNU YAŞATMALARIDIR’

Peki, mekân üzerine düşünceleri kitaplaştırma fikri sizin gündeminize ne zaman düştü? Kitaba katkı sunacak kişileri nasıl seçtiniz? Kitabın ortaya çıkış hikâyesini anlatabilir misiniz?

Mekân, daha önce de söz ettiğim gibi uzun süredir beni meşgul eden ve etmeye de devam eden bir mesele. Dersler, sunum, yazı çalışmaları daha bir dizi şey var ve sıklıkla da öğrencilerim ve arkadaşlarımın benden böyle bir talebi oldu. Onlar benim bir kitap yazmam konusunda ısrar ediyorlardı. Bense bu oldukça geniş, zengin ve benim için soru niteliğini sürdüren kıymetlime dair bir şey yazmayı kendime yakıştıramıyordum. Çeşitli alanlardan arkadaşlarımla çok güzel sohbetlerimiz oldu ve hep mesele bu konuda yazmaya gelip çatıyordu. Felsefe ve Devrim’in ardından belki biraz daha cesaretlenerek kolektif bir çalışma yapmaya karar verdim. Aslında kitabın alanı çok daha geniş olacaktı. Mesela postmodern yaklaşımlar askıda kaldı, Marksist ya da toplumsal mekân yaklaşımları eksik kaldı. Yazılarını çeşitli nedenlerle tamamlayamayanlar oldu.

Her proje, her eylem gibi eksik kaldı. Bu bir yönden de iyi bence. Mekân konusunda yazmaya devam edeceğimiz anlamına geliyor bu. Sözün kısası kitaba karar verdim ve akabinde nitelikli yazılar yazabileceğini düşündüğüm kişilerle irtibata geçtim. Bu konuda bana A. Kadir Gülen, Mustafa Demirtaş, Nuri Yavan gibi arkadaşlarım, kardeşim Ceyda Kurtar Anlı’nın da oldukça desteği oldu. Özellikle Ceyda mekân konusunda yazmam için beni uzun süredir teşvik etmekteydi zaten. Hepsine ayrı ayrı sonsuz teşekkür ediyorum. Tüm yazarlara da bir kez daha teşekkür ediyorum. Kolektif çalışmaların en önemli özelliği birliktelik ve dayanışma ruhunu yaşatmalarıdır. Bana güvendiler ve sonuna kadar azimle çalıştılar, birlikte güzel bir eser ortaya koyduk.

Dünyada mekân üzerine yapılan çalışmalar nereye gidiyor sizce ve bu çalışmaların gündelik yaşamımıza katkısı ne olabilir?

Elbette dünya çapında genel geçer bir yorumda bulunmak hem haddim değil, hem de pek mümkün değil. Gördüğüm, gözlemlediğim, okuduğum ve bir şekilde rastlaştığım çalışmalardan yola çıkarak yanıt verebilirim sorunuza. Makale, tez, proje çalışmalarına baktığımızda saha/alan çalışmalarının öne çıktığı görülmekte. Ancak son yıllarda hangi disiplinden olursa olsun bu türden çalışmaların teoriyi de es geçmedikleri, derinliğine inmeseler ya da inemeseler de teorik arka plansız olunamayacağını fark ettiklerini, bu konuda bilinçlenmenin yaygınlaştığını söyleyebilirim. Teori konusunda ise esas alınan mekânsal yaklaşımlar oldukça çeşitlenmekte. Özellikle edebi çalışmalar ya da sinema alanında fenomenolojik ya da varoluşsal mekân algısının daha baskın olduğuna bizzat tanık olduğum çalışmalar oldu. Tabii mimarlıkta da benzer çalışmalara özellikle poetik adı altında yer verilmekte. Diğer yandan toplumsal mekân algısı ya da mekânın üretilen bir şey olarak daha Marksist bir jargondan okunması da özellikle Lefebvre ve onu çeşitli biçimlerde tamamlama eğilimi bağlamında etkin olarak görülmekte. Daha önce de belirttiğim gibi Foucault, Deleuze üzerinden gelişen daha parçalı, başka olanı da gözeten ancak mekândan ziyade yere dönüşü biçimlendiren okumalar da mevcut. Ancak her ne olursa olsun gittikçe odağa çekilen güçlü ve karmaşık bir problem mekân. Çalışmaların yoğunlaşması tek koşulla bana oldukça umut verici görünüyor. Bu koşul da mekân meselesinin derinliği ve teorik zeminini göz ardı etmemek ve meseleyi yüzeyselleşme tuzağından uzak tutmak…

‘MEKÂN İÇİ BOŞ BİR ÇERÇEVE YA DA KAPSAYICI DEĞİLDİR’

Mekân kavramının Platon’daki karşılığı khora iken, Aristoteles topos sözcüğünü kullanıyor. Sanırım mekânı soyut ya da somut okumak gibi iki farklı tercihimiz var. Mekânı doğru okumak neden önemli?

Mekân, sizin de belirttiğiniz gibi oldukça eski bir bilmece. Tabii kullanışlı bir analog olmakla birlikte, khora ve topos ne kadar soyut ve somut kavramlarına indirgenebilir, tartışılır. Ancak açık olan bir şey var ki o da khora’nın ilkeleri, işleyişi ve süreci de içinde barındıran ama onlara indirgenemez olan oldukça kapsamlı ve içerikli yapısına karşın, topos’un var olanlarla ve onlar arasındaki olası ilişkilerle ilintili olması. Kabaca söylüyorum tabii ki bunları. Yoksa her biri oldukça ayrıntılı ve hakkını vererek anlatılmayı gerektiren kavramlar bunlar. Ancak Platon’un açıkça dile getirdiği, Aristoteles’in ise vurguladığı üzere khora zordur. Anlaşılmaz, belirsiz, karanlık bir yanı vardır. Topos ise varlığa gelmekle özdeşleştirilmiştir ve daha anlaşılır olma eğilimindedir.

Sorunuza gelirsek, bu iki kavramı, iki tezat gibi değil de birlikte okumaya ihtiyacımız var. Makro ve mikronun birlikte düşünülmesi de denilebilir. Ne yalnızca öznel bir mekân algısından yola çıkılabilir ne de politik ya da ekonomik sistemin durmaksızın ürettiği ve manipüle ettiği bir mekân düşüncesi ya da tasarımından. Nitekim Gramsci’den başlayarak düşünürsek bu türden tezatlıkları keskinleştirmek yerine onlar arasındaki etkileşime, diyalektik ilişkinin etkin olarak nasıl gerçekleştiğine odaklanmalıyız. Mekân bir öznenin duygu, düşünce, yaşantılarından ibaret değildir. İçi boş bir çerçeve ya da kapsayıcı da değildir. Yalnızca birilerinin, dış güçlerin tekelinde olan bir üretim aracı da değildir. Mekânın tüm bunları kapsayan bir ilişkiler, yaşantılar ve üretim ağı olarak düşünülmesine ihtiyacımız var. Mekân ve yer karşıtlığı bu durumda savunulamaz bana kalırsa. Nitekim mekânın manifestosunu yazmış olan Lefebvre yer sözcüğünü kullanmaktan tam da bu nedenle imtina eder. Sözün kısası mekâna yaklaşımın bölen, parçalayan, ayıran, kapatan bir okuma yerine bütünlüklü ve diyalektik olması gerektiğini savunuyorum ben kendi adıma.

Kitapta her makalede ayrı bir filozofun mekân kavrayışı yine başka bir felsefeci tarafından incelenmiş. Bu kitap sadece felsefecileri ilgilendirmiyor aslında. Kitabı hazırlarken tartışılan meselelerin başka hangi akademik çevreleri etkileyebileceğini düşündünüz ya da böyle bir düşünceniz oldu mu?

Kitaptaki tüm yazarlar felsefe alanından gelmiyor. Felsefeyle sonradan ilişkilenenler olduğu gibi akademik anlamda hiç ilişkilenmemiş olanlar da var. Ben özellikle buna önem veriyorum zaten. Benim için meselenin felsefi teorisini anlayabilmesi ve bunu ortaya koyabilmesi yeterliydi yazarların. Bu nedenle kitap ne felsefeciler ne de özel olarak felsefe alanı için yazılmış bir kitap. Elbette bazı kavramların anlaşılabilmesi için felsefi ya da teorik alt yapı gerekiyor. Ancak mekân meselesi özü gereği disiplinler arası bir mesele ve bu alanlar mekân mevzu bahis olduğunda birbirinden koparılamıyor zaten. Bu anlamda kitap, tüm toplum bilimlerinden edebiyat ve sanata, mimariye, politik bilimlere kadar geniş bir alana hitap etmekte. Kendi adıma felsefenin kapılarını diğer bilimlere, diğer bilim ve disiplinlerin de felsefeye açması gerektiğini ısrarla savunuyorum. Bu nedenle Felsefe ve Devrim’de olduğu gibi Mekân Varyasyonları’nda da yazarların mümkün olduğunca farklı alanlardan olmasına özen gösterdim.

Türkiye’de mekân felsefesi/poetikası üzerine çevrilmiş ya da yazılmış yeterince çalışma var mı?

Şimdi, öncelikle bir konuya açıklık getirerek başlayayım sorunuzu yanıtlamaya. Aslında mekânın poetikası kullanımı tuhaf bir kullanım. Çünkü bu terimin babası olan Gaston Bachelard onu daha çok öznel ya da bireysel bir yaşam alanına (özelikle ev) işaret ederek kullanır. Zaten Fransızların kullanımında mekân sözcüğü belli bir alana ya da uzama işaret etmektedir. Lefebvre bu konuda Gündelik Hayatın Eleştirisi’nde ayrıntılı bilgi verir. Nitekim Bachelard’ın Türkçe çevirilerinden birisi son derece haklı olarak Uzamın Poetikası’dır. Bu nedenle ben mekânın poetikası olduğunu düşünmüyorum. Burada kastedilen daha çok yer gibi öznel, spesifik bir yaşam alanıdır. Mekân ise toplumsal ve politik bir kavramdır ve onun politikası, üretimi ve ilişkiler ağı vardır. Nitekim Heidegger’in poetik düşüncesinde de mekân olarak işaret edilen şey yerdir. Bu kavramsal ayrımlara dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum. Sıklıkla birbirinin yerine kullanılmakta olan bu kavramlar nitelik olarak farklıdırlar. Türkiye’de bu türden çalışmalar vardır elbette. Özellikle makale ve tez çalışmalarında rastlıyorum. Edebiyat ve sanat alanlarında daha sık rastlanıyor. Ancak belirttiğim gibi ben kendi adıma mekân meselesinin tek boyutlu ya da indirgemeci yaklaşımlarından ziyade onun daha açık uçlu ve diyalektik düşünülmesi taraftarıyım.

Tüm disiplinden ilgilileri mekânın zor, kapsamlı ve karmaşık alanına kulak vermeye davet ediyorum, Teşekkürler…

https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2020/05/20/senem-kurtar-radikal-bir-uyanisa-ihtiyacimiz-var/

Yorum Yaz