Selvi Boylum Al Yazmalım: Ahlakın aşka oyunu / Yavuz ADUGİT

20 Eylül 2020

 

Aşk tam da sevene yazık olmasıdır. Kültürel dünyanın beklentilerinin sınırları içine çekilip güvenlikli hale getirilen şey aşk değil, ilişkidir

Atıf Yılmaz’ın, Cengiz Aytmatov’un aynı adlı romanından esinlendiği, fakat ayrıntılarda romandan önemli ölçüde farklı kurguladığı Selvi Boylum Al Yazmalım, simgesel/toplumsal meydanda eylemek zorunda olan öznenin iç diyaloglarıyla seyirciyi ele geçiren bir filmdir. Yarattığı etki, aşkın duygu boyutuna ilişkin güçlü kurgusunun ve aşka dair genel kabullere sıkı sıkıya sarılışının eseridir. Ne ki bu, filmin estetik ve düşünsel gücünün değil, handikaplarının belirtisidir.

Daha ilk sahnede baskıcı simgesel/toplumsal dünyanın iki yaygın sonucunun emareleriyle karşılaşırız; özne ya sinik ve kayıp ya da fanatik ve yıkıcı bir hale sürüklenecektir. Eril geleneğin zabıtalığına soyunmuş annenin, kızının ruhunda yarattığı tahribat öylesine eğreti bir “kızlık” fikri yaratmış ki, Asya (Türkan Şoray) tek çarenin kaçmak olduğuna inanır. Ve fakat, mensubu olduğu o fanatik kültür dünyasının inşa ettiği geçmişin gölgesinin geleceğin üstünde kara bulutlar gibi dolanacağı gün gibi ortadadır. Yaptıklarına yetersiz eylem denilebilir; çünkü mekândan kaçış, kültürel kodlardan kurtuluş anlamına gelmez. Kan bağının mecbur kıldığı insanları hayatından kapı dışarı eder, fakat bilinç dışını yapılandıran, bilincinin rotasını çizen kültürel/toplumsal kodlardan yakasını kurtaramayacaktır. Gidilen yerde kaçılan şeye yakalanmak ya da kaçılan şeyi kendisiyle götürmek… Büyük trajedi!

Her şeyin, kadınların bile kadınlığının aleyhinde olduğu Asya, köye iş gereği gelen İlyas’a (Kadir İnanır) kaçar. Aşk, geleneğin baskısından başka bir şey görmemiş Asya’ya yeni bir kapı aralar. Gelgelelim, doğası gereği büyük tehlikeler barındıran aşkın, açık yolları kapatma olasılığı da her zaman yüksektir. Doğanın cömert davrandığı, erkeklik ideolojisinin imtiyaz tanıdığı İlyas çapkınlığa ara vermeyince, Asya’ya bir kez daha yol görünür. Kaçar, fakat bu kez kalbini arkada bırakır. Daha önce kaçtığından kurtulamamıştı, şimdi kurtulamadığından kaçar.

İstediğinden değil, öyle olması gerektiğine inandığı için yollara düşen Asya şimdi çok daha zor durumdadır. Ve yoluna Cemşit (Ahmet Mekin) çıkar. Onun desteğiyle hayata tutunur. Beklendiği gibi, Cemşit, bu güzeller güzeli kadına tutulur. Hiçbir şeyin adı konulmamıştır, fakat karşılaşmalar, bir duygu dünyasının temellerini çoktan atmıştır.

Evet, ama hayat akmaktadır… Olanların denk gelişi, bu kez İlyas, Asya ve Cemşit’in yollarını kesiştirir. Bu karşılaşma, en üst perdeden seyreden çok sayıda gerilimi devreye sokar. Duygular arasındaki çatışmalar, ahlaki kodlar ile duygular arasındaki çatışmalar, duygular ile yaşamın gereksinimleri arasındaki çatışmalar dur durak bilmez.

İlyas, aşkı ile sorumsuzluğu arasında; Cemşit, aşkı ile Asya’nın ona duyduğu minnet arasında; Asya, aşkı ile kendisine gösterilen ihtimam arasında çatışma yaşar. Kimsenin durumu iyi sayılmaz, fakat işi en zor olan Asya’dır; çünkü karar verme yetkisi ondadır. Asya sevdiği İlyas’a dönmek ister, ama yüzünü ona çevirdiği her an ihanetini hatırlar. Cemşit ile kalması gerektiğine inanır, ama ortada bir aşk yoktur. O yana iten duygusu ile bu yana iten fikirleri arasındaki gerilimin sancısına yakalanır. Yaşadığı, duygu ile akıl çatışmasından ziyade, arzu ile toplumsal ahlak arasındaki çatışmadır. Arzunun önüne koyduğu yol ile toplumsal ahlakın çizdiği yol karşıt yönlere işaret eder. Ve aklı, toplumsal ahlakın hizmetindeki araca dönüşür.

Asya, kalbi onu İlyas’a doğru ittiği halde, ahlaki kodların talebiyle Cemşit’e doğru yol alır. Gözü ve gönlü arkada kalan İlyas’a dönük Asya içten içe ağlar… Ağlar, fakat yine de gider. Bir gerekçe bulması lazımdır; hiç zorluk çekmeden bulur. Ona göre “sevgi iyilikti, sevgi dostluktu, sevgi emekti.” Bu, onun kalbinin bulduğu karşılık değil, toplumsal kanaatlerle iş gören bilincinin bulduğu gerekçelerdir. Mesele ne olursa olsun, gerekçe arayan mutlaka bulur; çünkü aklın meşrebi bu konuda fena halde geniştir. Velhasıl Cemşit’e gider… Sevdiği için değil, onu seçmenin daha ahlaki olduğuna inandığı için.

Toplumsal ahlak adına kalbinin yasasını inkâr etmekten imtina etmeyince, benliğini ideolojinin yoluna serer. Ahlak, varoluşun aleyhine işler. Üstelik, bir yandan bilinç dışına sızdığı, öte yandan bilincini ele geçirdiği öznenin kendisini kullanarak. Simgesel/toplumsal dünyanın tahakküm edici gücü yabana atılamaz. Bilinçdışının yapılanmasındaki, bilince malzeme tedarik etme konusundaki etkisi aracılığıyla iktidarını sağlamlaştırdıkça sağlamlaştırır. Evet, ama bu, aşkın üstünü örtmeye yetmediği gibi, simgesel/toplumsal dünyanın çelişkisini ele verir.

Toplumsal ahlaki kodların egemenliğini benimsemiş her âşığın yapabileceği çılgınlığı yapan Asya, Gerçeğini ve arzusunu elinin tersiyle bir kenara itmiştir. Kendi duygusuna ihanet eden aşıklarla doludur dünya. Yazık ki bu da ahlakın oyunudur. Ahlak, ideolojik doğası gereği kendini dokunmaz kılarak işler. Bundandır ki, egemen olduğu, her şeyi kontrol altında tutuğu halde, kötülüğün yayılmasından hiç yara almadan çıkmayı başarır. Ne de olsa, erdemsizliği bireysel bir eksiklik olarak gösterme gibi güçlü bir mahareti vardır.

Evet, Asya, “sevgi emektir” “sevgi iyiliktir” “sevgi dostluktur” cümlelerini mırıldana mırıldana Cemşit’e gider, fakat kalbinde, gözlerinin içinde, yanaklarından süzülen yaşlarda, ayaklarının gidişinde İlyas vardır. Kalbi, aşkın emek ve iyilik olduğunu söyleyen dilini yalanlar. Bu sahne, sadece çelişkili değildir, aynı zamanda skandaldır, gerçek bir skandal… Sanat adına skandaldır, aşk adına skandaldır, arzu adına skandaldır, insan adına skandaldır… Bu sahne vahşettir! İddia ettiği şey ile işleyişi arasındaki gerilimi, arzu ile toplumsal ahlaki kodlar arasındaki gerilim olarak sunma gibi bir maksat taşımaz, tam aksine, ahlaki kodlardan yana tavır alarak insana karşı işler. Ahlakın oyununa gelen sanat, vicdanın sözünü aşka geçirmeye çalışarak arzuyu katleder. Zira insan aşık olmaz, aşka yakalanır.

Oysa, Asya’nın kalbinin gösterdiği gibi, aşk emek de değildir iyilik de… Ne iyiliğin keşfiyle başlar aşk ne de kötülüğün tespitiyle biter. İyi olan sevenden kaçış, iyi olmayan sevilene bağlılık… Aşkın tarih kitapları bu tür meselelerle doludur. Üstelik, aşk ile emek arasında ters bir orantı vardır: Uğruna en çok emek harcanan aşklar en zayıf aşklardır. Bakın, Asya’nın kalbi, İlyas için kendiliğinden çarpmakta, her şeyini ortaya serdiği halde Cemşit’e kayıtsız kalmaktadır. Haliyle, hiç kimse, karşısındaki kişinin beklentileri doğrultusunda kendine çeki-düzen verme yoluyla onda aşk yaratamaz. Oynayarak, olmadığı şey olduğunu kanıtlamaya çalışarak maşuk/maşuka olmuş kişi yoktur. Kimliği ve kişiliği ne olursa olsun, herkes kendisi olarak birilerinin arzu nesnesi olur.

Zaten Asya’yı karar verecek bir noktaya taşıması, işlerin aşk, dolayısıyla film açısından ters gittiğini gösterir. Aşk, kararla başlamadığı gibi kararla bitmez. Sevilemediğine dair açık belirtiler dağ kadar biriktiği, sevdiği kişinin kalbinde sığınabileceği küçük bir yer olmadığına dair sayısız kanıt olduğu, haliyle umutsuzluğa gark olduğu halde yolunu değiştirme iradesi taşımaz aşık. Bir tek kıpırtı her şeyi değiştirmeye yeterken, karar verme edimini bu kadar güçleştiren etken nedir? İşte, aşkın meselesi budur!

Simgesel/toplumsal yasalara takılan aklın nazarında allı pullu gömlekler giydirmekle aşkı istediği kimliğe bürüme konusunda hevesi kursağında kalmamış âşık yoktur. Bu tutum olsa olsa kişiyi, kendi kalbi ile toplumsal kodlar arasında seçim yapma gibi her haliyle değerlere aykırı bir çatışmanın içine sürükler. Nihayetinde aşk da kaybeder, aşık da… Aşk, o gömleğin altında, kendi hakikati sayesinde, aşığı, içine düştüğü çelişkilerle kendinden nefret edecek hale getiren şeydir.

Aşk uğruna yola düşmüş yolcunun biletinin “gideceği yer” hanesinde sonuçlara kayıtsızlık yazılıdır. Fakat bundan hayıflanmak, güvenlik talep eden geleneklere geri dönmek olur. İstenmedik şeyler olabilir, olacaktır, ancak yolda olmak gerekir. Zira asıl mesele olmak değil, gerçekleşmektir. Sevilenin sorunlu yanları da sevenin bunun bilincinde olması da kalbin ipini ele geçirmiş duyguyu aşk olmaktan çıkarmaz. Kalbin atış biçimini, simgesel aklın yargılarıyla mahkûm etme adaletsizliği kimsenin dünyasına katkıda bulunamaz.

Sevilende ne tür nitelikler bulunursa bulunsun, seven en nihayetinde sevdiği için yapar yaptığını. Öyle ki, âşıkların hal ve ahvali karşısında, insanın, önemli olan şeyin maşukun/maşukanın değil, aşkın bizatihi kendisi olduğuna inanası gelir. Gönül sevecekse bir sevilen peydahlayacaktır. Aşkın yasası, bir araç ile bir kurban sayesinde işler… Sırasıyla sevilen ile seven… Biri beklenmedik bir şekilde sevgili mertebesine erişince, diğeri duygunun devamının hak edilmemiş bedelini öder. Aşk serüvenlerini seyreden hemen her insan büyük aşkların yarattığı felaketler karşısında şunu söyler: “Değer miydi!” Aslında her aşkın sonu hazindir, fakat hayatın seyircileri için sevilen olana değmez, seven ise kendine yazık etmiştir. Tespit doğrudur, fakat kifayetsizdir.

Aşk tam da sevene yazık olmasıdır. Kültürel dünyanın beklentilerinin sınırları içine çekilip güvenlikli hale getirilen şey aşk değil, ilişkidir. Zira aşk duygu, ilişki beceridir. İkisinin de gerisinde belirli bir ölçüde simgesel/kültürel dünyanın kodları gizlidir, ancak bunlar aşkta metafizik bir iş görürken, ilişkilerde ahlaki-ideolojik işlevler taşır. Bundandır ki, becerikli âşık, beceriksiz çapkın yoktur.

 

Kaynak: T24

Yorum Yaz