Sanat ve mutluluk ilişkisi üzerine / Fırat ARAPOĞLU

Fırat Arapoğlu

Sanat üretiminin dopamin seviyesini yükselttiği ve bireyin sanat yaparken gevşeyerek, iyi ve mutlu hissettiği nöroestetik araştırmalar neticesinde biliniyor. Öte yandan insanların güzel olarak adlandırdıkları bir edime bakarken, orbito-frontal cortex adı verilen beyin merkezinde artan bir kan akışı tespit ediliyor. Peki güzel bulduklarımız şeyler nelerdir? Bu sorunun cevabı, örneğin formel açıdan, renk ve ışık değerlerinde görülebilir. Eğri ve yuvarlak çizgilerin mutluluk ve haz önerdiği, sanat derslerinde sıklıkla tekrar edilen bir olgu ve nörobilimciler bunun aynıda zamanda evrensel bir insani haz ürettiğini gösterdiler. Öte yandan kare kesitli görüntüler gibi keskin uçlara sahip şekillerin, beynin amigdala bölümünde yoğun duygusal tepkiler üretiyor. Aynı şekilde ışık-gölge farklılıkları da insanda eğlence ve keyif ürettiği gibi, üzüntü ve karamsarlığı da tetikleyebiliyor.

Sanat tarihinde yüzyıllar içerisinde farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda sanatçıların ve izleyicilerin mutluluk olgusunu nasıl kavradıkları önemli bir soru. Mutluluk temsillerine izin verildi mi yoksa baskılandı mı? Mutluluk nasıl sembollerle temsil edildi? Bu olgu felsefe, tarih ve siyaset bilim üzerinden nasıl derinleştirilebilir? Bu yazıda biraz olsun bu soruların belirli yanlarına odaklanmaya çalışma cüretini gösteriyorum. Çünkü, sözgelimi, gülmek önemli bir eylem ve sanatın önemli türlerinden birisi olan portre ve oto-portrelerdeki gülümsemeleri – ya da yokluğunu – mutluluk ifadesi olarak yorumlarken, acaba bunun ilgili toplumun yapısı ve mutluluğun bu toplum yapısındaki yerini göz önüne nasıl almamız gerekir? 18’inci yüzyıldan itibaren Batı’da mutluluk arayışı bir ideal haline gelmişti ve o zamandan bu yana siyaset ve kültürde bu tema ağırlıklı olarak işleniyor. Ama mutluluğu sadece bireysel bir zihin durumu üzerinden değil, ekonomik faktörlere dayalı bir refah ve endişe üzerinden okumak efektif olacaktır. Yani, diğer bir deyişle, mutluluğun estetik, sanat tarihsel, ekonomik ve felsefi yönlerine bakmak gereklidir. Öyle ya, güzel bir kadının bembeyaz dişleri görünecek biçimde gülümsemesiyle bir propaganda posterine bakarken ne yapacağız?

George Roepp, “Bana en uygun işi buldum! Sanayi-Tarım-İş’te Kendi Savaş Mesleğinizi Bulun”, Kadınları işgücüne katılmaya teşvik eden propaganda posteri, 1943, Office of War Information.

Sanat yoluyla yüzyıllardır yalnız düşüncelerin ifade edilmesinin değil, aynı zamanda değişen mutluluk anlayışının izlerini de sürebiliriz. Sahi, antik Yunan toplumu için de mutluluk, ekonomik refah seviyesiyle eşit midir? Antik Yunan toplumunda mutluluk insan hakları eşitliği ilkesine dayalı mıdır? Bu soruların cevabı elbette tahmin edeceğiniz gibi negatiftir, çünkü antik Yunan toplumunda mutluluğu ellerinizde tutamaz ve yönlendiremezsiniz. Mutluluk, kader tanrıçaları olan Moiralara ve tanrısal takdire bağlıdır. Evet, antik Yunan sanatı Eudaimonia’yı alegorik temsillerde gösterir. Ama bu, bir deneyim ya da duygu değil, mantığa dayalı bir yaşam şeklidir. Temsillerdeki gülüş idealize edilmiştir, Roma’da ise aksine yurtseverlik ve devlete duyulan görev aşkıyla, mutluluk, ciddiyetin gölgesinde kaybolur. Bizans Sanatı’nda mutluluk ilahi bir yüceliğin tezahürüdür, bundan dolayı gündelik olana ait değildir. Ortaçağ toplumsal yaşamında mutluluk temsili mümkün değildi, çünkü insan ve Tanrı arasındaki ilişki ancak meşruydu ve bu mutlulukla değil, melankoliyle ifade edilebilirdi. Mutluluk kavramının yeryüzüne inmesi için Modernizmin gelmesi gerekmektedir.

Poples Kore, ykl. M.Ö. 530.

Dünyevi zevklerin, dini yüceltmenin yerini alması Aydınlanma Çağı olacaktır. Mutluluk Fransa, İngiltere ve ABD’de teori ve pratikte aranma aşamasındadır. Artık mutluluk peşinde olma yolunda devredilemez bir hak olarak, 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer almıştır. Voltaire de bundan 50 yıl kadar önce, mutluluğun elde edilmesi gereken önemli bir kaygı olduğunu belirtmiştir. Sanayi Devrimi’nde giden bu süreçte artık dönemin sanatı bireyleri mutlu olarak betimlemeye başlar, bu sadece dünyevi mutluluğun betimi değil, aydınlanmış bir zihnin betimidir. Çünkü birey dünyasal yaşamını şekillendirmeye başlamıştır, dönemin portrelerinde güler yüzler rahatlıkla seçilir. Mutluluğun yoğun bir biçimde temsil edilmeye başlanmasının miladını 18’inci yy.’ye tarihleyebiliriz.

Mutluluğu tanımlamak kolay değildir. Sürekli statik kalmasını istediğimiz bir durum mudur? Haz, mutluluk mudur? Ya da huzur? Bunu eski dönemler ve modern-çağdaş dünya algısı üzerinden düşünebiliriz. Günümüzde mutluluk ekonomi ve tüketimle ilgilidir ve bu 18’inci yüzyıldan bu yana adım adım gelişen tarihsel süreçle ilintilidir. Henri Matisse’in “Joy of Life” isimli çalışması, peki, bu eksende nasıl düşünülebilir? Öte yandan mutluluk, politik bir perspektiften nasıl yorumlanmalıdır? Mutlak monarşinin yıkılması ya da toplumsal eşitlik ve özgürlük ideali, mutlulukla ilgili değil midir? Mutluluğun toplumsal inşası, toplumsal bütünün geleceği açısından oldukça önemlidir ve bunu Sovyet Avangardı ve devamı üzerinden rahatlıkla okumak olasıdır.

Jan Steen, Self-portrait

 

Henri Matisse, Joy of Life, 1905

Çağdaş mutluluk sadece görsel sanatlar değil, sanatın ve tasarımın bütün alanları üzerinden düşünülmeli, elbette. Çünkü, endüstriyel tasarım ve ticari logoları, tüketim nesnelerinin renk ve şekilleri mutluluk yanılması yaratır. John Berger “Görme Biçimleri” çalışmasında ve Wolfang Fritz Haug “Meta Estetiğinin Eleştirisi” kitabında bu olguya yakın bir biçimde değinirler. Çünkü sanatsal görüntüler, popüler kültüre aktarılmaktadır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, bir zamanlar alegorilerle ifade edilen mutluluk, artık materyalist bir biçimde temsil edilen imajlara dönüşmüştür. Özellikle 1960 sonrası sanatta mutluluk bir manifestoyla bile ele alınır. 1960’ların devrimci sanat akımlarından Fluxus, özellikle 1964 yılı sonrasında “mizah” ve “oyun” kavramlarını bir yöntem olarak geliştirir. Allan Revich Fluxus’un bu niteliğini “Fluxus eğlence(li) olmalı. Eğer eğlence(li) değilse, Fluxus değildir” sözleriyle” belirtmiştir. Grubun empresario’su George Maciunas “Fluxus Broadside Manifesto”da (1965) Fluxus işlerinin yapısal basitliği noktasında şu şekilde belirtmektedir: “…Spike Jones’un, vodvilin, şakanın, çocuk oyunlarının ve Duchamp’ın füzyonu…herkes tarafından edinilebilir ve gerçekten herkes tarafından üretilebilir”. Böylece tüketim kültürü ve yüksek sanatın karşısına, üretici kültür ve oyunsuluğu rahatlıkla koyabiliriz. Zaten mutluluğun iktidarlar için yeterince korkutucu olduğu böylece açık değil midir?

 

Yorum Yaz