Sanat cesaret ister…/ Adil OKAY

Bir insan bedeni yüzde 60 sudan oluşurmuş. Peki akıl: O da yüzde yüz dil’den oluşmaz mı? Aklın aldığı olgular, gözün gördüğü nesneler hep dille, sözcüklerle, tanım, isim ve / veya metaforlarla anı bohçasına – bilgi kutusuna konulmaz mı? Etimolojik kökene bakılmaksızın otomatiğe bağlamış gibi kaydetmez miyiz yeni adları- tanımları? Kimi zaman da asıl anlamlarından soymaz mıyız sözcükleri ve deyim –vecize- imge- metafor – teşbih diye açıklamaz mıyız bu edimimizi? Bu edim sadece filozoflara has bir yeti değil aynı zamanda sanatçıların da sahip olduğu bir meziyet değil midir? Ama sanat ediminde “Dil” yetmez, “Anlamın” yetmeyeceği gibi.  Üslup bulmak – yaratmak gerekir.

Peki nasıl üslup yaratacağız? Bilindiği gibi sanat biçimlendirmedir. Heykeltıraş taşa form verir, taşı biçimlendirir. Sonra da fazlalıkları atar. Rodin’in dediği gibi geriye “eser” kalır. Bir panelde birlikte konuşmacı olduğum heykeltıraş Mehmet Aksoy, “önce taşı sonra ışığı yontuyorum” demişti. Şair ve yazarlar da dili yontuyorlar. Sözcüklerin fazlasını atıyor, yazdıklarını damıtıyor ve “eser”e varıyorlar. Dili söküp parçaları karıştırıp yeniden inşa ediyorlar. Bu inşada dilin tüm kıvrımları, gizli geçitleri, dilbilgisi kuralları zorlanır. Dağıtılan sözcükler yeniden çatılırken kullanılan harç imgelerle süslenir. Şair- yazarın fırça darbeleridir imgeler. Tabi bunları bilmek de ustalık için yetmez. Ustalık da sadece doğuştan gelen “yetenek”le oluşmaz. “ilham geldi, yazdım…” modern çağda olmuyor. O “ilham”ı yontmak gerekiyor. Bu nedenle değil mi, Valery’nin saptadığı üzere “ilk dize tanrı vergisidir. Gerisi çalışmaya bağlıdır.” Tristan Tzara’nın dediği gibi: “Şiir hem at hem dizgindir. İlham ve işçilik. Atsız dizgin ya da dizginsiz at değil.”

Çağdaş sanatta imgesiz eser yaratılmaz.

Evet ama imgeler de özgün olmalıdır. Bu nedenle, tekrardan kaçınmak için çok okumak, dünü ve bugünü bilmek gerekir. Gelenekten yararlanmak ama aynı zamanda gelenekten kopmak gerekir. Mesela kafiyeye dayanan, retorikle süslenen şiir ile mimetik resim döneminin çoktan kapandığını bilmek gerekir. Eski değersiz anlamına gelmez. Müzeye koyar hayran hayran seyrederiz. Okuruz mest oluruz. İlham alırız. Yararlanırız. Bu gün hâlâ Yunus Emre’den, Karacaoğlan’dan, Pir Sultan Abdal’dan, Ahmet Haşim’den şiirler okurken keyif almamızın nedeni budur. Örneğin ben Victor Hugo’nun Sefillerini, Dostoveski’nin “Kumarbaz”ını ile Ahmet Hamdi tanpınar’ın “Saatleri ayarlama enstitüsü”nü yeniden yeniden okumak isterim. Vivaldi’nin dört mevsim konçertosunu haftada bir kez dinlerim. Dégât’nın “Balerinleri”nden birinin reprodüksiyonu evimde asılıdır. Artık klasiktir bunlar. Beğeniriz, tekrar tekrar okur- izler- dinleriz. Ama aynısını yapmaz – çizmez- yazmayız. Biliriz ki onları okumadan, izlemeden yeni’yi yapamaz, kendi zamanımızı, kendi zamanımızdaki loş alanları göremeyiz. Belma Metin’in ifadesiyle: “Kendi zamanını görebilmek kendi zamanı ile bir uyuşmazlık içinde olmayı gerektirir. Bu uyuşmazlık kendi zamanı ile çakışamamayı, ona belirli bir mesafeden ve yabancılaşarak bakmayı içerir. (…) O nedenle sanatçı güncel olanla; kendi zamanıyla, şimdisiyle barışık olmadığı ölçüde ve bunun sonucu olarak geçmişle gelecek arasında kırık bir omurla kalmayı ısrarla sürdürdüğü müddetçe ve bu paradoksun içinden hakikate işaret eden bir eser yaratabilir. ”(1)

Anlam- mesaj- biçim – biçem

Sonuç olarak sanatta olmazsa olmazları başardığınız, estetik çıtayı yükselttiğiniz anda eserleriniz – eleştirileriniz daha fazla ciddiye alınır. İşte o zaman “anlam – mesaj- tema- içerik önemli” dediğinizde sesiniz daha çok insana ulaşır. Bana göre de önemli. “Sanatın mesaj – anlam – toplumsallık – umut ya da gelecek tasavvuru kaygısı olmamalı” diyenlere aldırmayın. Bizdeki sorun “anlam – içerik” diyerek biçimin ihmal edilmesinde yatıyor. “Bir yazınsal yapıtı yalnızca dilsel eyleme indirgemek nasıl olanaksızsa, aynı metni yalnızca içeriksel bildiriye indirgemek olanaksız: Bu durumu daha geniş kavramaya çalışacak olursak, bir yazınsal metnin biçim ve içerikten oluşan eytişimsel birliğinden birini ötekine yeğleyenlerin bunlardan birini yaraladıkları görülür. Oysa biçim yoksa yazınsal metin yoktur, içerik yoksa yazınsal metin yoktur.”(2) Yani her iki durumda da ortada sanat yoktur. Ya da sacayağından biri kırıktır. Yani “devrimci sanat” yapmak, işçi sınıfı anlasın diye estetiğin göz ardı edilmesi demek değildir. Bu başta işçi sınıfına karşı önyargılı bakışın sonucudur. Bir anlamda da popülizmdir. Oysa Tahir Abacı’nın altını çizdiği gibi, Marx ve Engels İşçiler için kolay anlaşılır, basit edebiyat metinleri üretilmesine karşı çıkmışlar, işçilerin herkes için edebiyata (sanata b.n.) herkesten fazla layık olduklarını savunmuşlardır. (…) işçiler anlasın diye, halk anlasın diye basit metinler üretmeyi önermek, velev ki kapitalizm sayesinde gelişmiş ve burjuva yapılarında kullanılıyor olsun, yüksek mimari ve mühendislik bilgisini reddedip, işçilere kulübeleri layık görmekle eşdeğerdir.”(3)

  1. Yüzyılda farklı biçim – biçemlerle sanat yapabiliriz. Biçime- biçeme anlam kadar önem verebiliriz. Vermeliyiz hatta. Buna itirazımız olamaz. Bu yönelim de “sosyalistliğimize – devrimciliğimize” halel getirmez. Bakınız Sosyalist Gerçekçi Lukacs da, her dönemin uğraşmak zorunda olduğu sorunların farklı olduğunu yazmıştır: “Sorunların başkalığı, doğal olarak, teknikte de farklılaşmayı beraberinde getirir. Eski tekniklerle eski sorunların yansıtıldığı 19. Yüzyıl gerçekçiliği kendi zamanında “doğru” ve ‘geçerli’ydi. Ancak 20. Yüzyılda ortaya çıkan yeni toplumsal gerçeklik karşısında, edebiyat ve sanat da, yeni anlatım teknikleri geliştirmeliydi.” Derken Lukacs, belki de bu günlere gönderme yapıyordu. Ancak yenilik –“deneysellik” adı altında sanatı sulandıran “piyasa”nın da tuzağına düşmemek gerekiyor. Deneysel sanata elbette ki karşı değiliz. Konu “deney” adı altında sanatın içinin boşaltılmaya başlanmasıdır.

Elbette sanatın dün olduğu gibi bu gün de kitleleri etkileme gücü var. Edebiyatın, resmi tarihin dışında gerçek tarihin yazılımına katkı sunduğunu biliyoruz. Yukarında anlatmaya çalıştığım gibi; iktidardan açık çek alan tekelci sermaye “sanatın içini boşaltmak, sanatçıyı ehlileştirmek için” devasa bir “Sanat Pazar”ı kurmuş ve oradan (yine sanat adına) para devşirmektedir. Devşirdiği paraların küçük bir bölümünü de “meta”laştırdığı sanata- sanatçılara aktarıp kalemşor kazanmaktadır.

Celâl Soycan’ın ifade ettiği gibi: “Küresel sermayenin açık desteğiyle önceden saptanmış başlıklarda İş’ler sipariş edilir; ‘küratör’lerin hemen her düzeyde yönetici ve yönlendirici olduğu bir süreçte işler sponsor firma logoları altında küresel bir ‘sanat’ dili içinden yatıştırıcı (pasifize etme. b.n) bir anlamdırma mecrasına akar. (…) Sanat gündelik tüketime açılarak sıradanlaşmış, bakışın kodlanmış oburluğuna teslim edilmiştir. Kitsch, Low-art, popüler kültür ve meta kültürü New York popu üzerinden sanatsallık kazanmıştır. Özetle, bütün normları emerek kendi rasyoneline alan piyasa (burjuvazi b.n.) temel anlam koyucudur.”(4)

Sanat ciddiyet ister… Yaptığını yazdığını yıkma – yırtma cesareti ister

Demem o ki; “anlam” diyenler, “mesaj” diyenler, “devrimci – sosyalist sanat” diyenler, yaşadığı çağa karşı sorumluluk duyan vicdanı körelmemiş, üç maymunları oynamayı reddeden muhalif sanatçılar, çağdaş şiirin yapı taşlarıyla örmezseniz eserinizi, anlama da, vermek istediğiniz mesaja da, gelecek tasavvurunuza da, “devrimci sanat” söylemine de zarar verirsiniz. Bakınız Abdulkadir Budak da müzdarip olmuş “kötü şiirler”den ve dayanamamış tepkisini şiire yedirmiş:

“Oturduğu evlere kötü şiirler / Yazıp da bencileyin / cezasını yine şiirler versin / Okunmaz olsunlar, bir tek dizesi / Kalmasın yaralı hafızalarda / Kendimi affedemem sığındım çünkü / Şiir adı verilen bir ima sanatına…”

Elbette ne Budak ne de ben “şiirmetre” değiliz. Genel – evrensel olmazsa olmazları anımsatıyoruz. Ben aldığım bir şiir ödülüne, birkaç şiirimin bestelenmesine, Arapça, farsça ve Fransızcaya çevrilmesine rağmen şiirden uzaklaştım. Zira şiirde vasatı geçemedim. Ben şiiri, şiir de beni bıraktı. Sonuçta onun kararına saygı duydum. Metin yazmaya başladım. Bildiğiniz gibi son çalışmam bir roman oldu. Şiir yazacağım diye yola çıkıp şiire varamayanlara, “biçim (dil) – içerik (anlam) eytişimsel birliğini” kuramayanlara da tavsiyem şu olabilir: Olmuyorsa yırtın- yıkın. Yeniden yapın – yazın. Yine de olmuyorsa ısrarla şiir yazmaya çalışmak yerine, mesela şarkı sözleri, deneme veya öykü yazmayı ya da seramik çalışmayı deneyebilirsiniz.

Özetlersem: Toplumcu şiir yazacağım diye ortaya çıkarken şiiri öldürmemeli. Aksi takdirde “toplumcu sanat”ı küçümseyenlerin ekmeğine yağ sürersiniz.

Son sözüm her şeye karşın “umut”lu olsun:

Ama haklarını yemeyeyim, az da olsa – azınlık da olsa, karanlığın zifiri hale geldiği – muhalif sanatın ve sanatçının saldırıya uğradığı, yok sayıldığı- bu dönemde bile “suya sabuna dokunan”, “ellerini taşın altına koyan” (varlıklarından gönendiğimiz hocalarımız yanı sıra) adlarını yeni yeni duymaya başladığımız şair, yazar ve sanatçılar itirazlarını yüksek sesle, biçim ve anlam diyalektiğini ihmal etmeden sözle, yazıyla, notayla, fırçayla, oyunla, kamerayla, mısraıyla dile getirmektedir.

Şimdi onlardan feyz alma ve onlara vefa gösterme zamanıdır.

2018
Adil Okay

*Güney Kültür Sanat Dergisi. s. 89

Notlar
(1).Belma Metin, “Sanatçı Çağına Nasıl Bakmalı”, Mevzu Edebiyat, 2018.
(2).Tabula Rasa, Özdemir İnce, Kültür yayınları, İstanbul, 2002.
(3).
Şiirin değeri nasıl belirlenir, Tahir Abacı, Varlık, Haziran 2018.
(4).Celâl Soycan, Şiir Pençe, Poetik yazılar, Şirden yayıncılık, İstanbul, 2016.

Sanat cesaret ister… * Adil Okay

Yorum Yaz