Salgado’nun ızdırabı gören gözleri / Ömer ÇİFTÇİ

Ömer Çiftçi

Fotoğrafı ahlaki inancı koruma ve farkındalık yaratma aracı olarak kullanan nadir fotoğrafçılardan biridir Sebastião Salgado. Fotoğrafçılığa sarsıcı gözlerle bakan Salgado, “toplumsal vicdanın simgesi”dir. Siyah beyaz fotoğraflarıyla, gerçeği aydınlatmaya çalışan bir fotoğrafçıdan daha fazlasıdır.

Salgado’yu, çoğumuz ya fotoğraflarıyla ya da oğlu Juliano Salgado ve Wim Wenders ile beraber çektiği “Toprağını Tuzu (2014)” filmiyle tanımaya başlıyoruz. Everest Yayınları’ndan çıkan ve Isaballe Francq’ın yazdığı “Toprağımdan Yeryüzüne” adlı kitapta ise Salgado’nun hayat öyküsünü ve fotoğraf tutkusunu öğreniyoruz.

FOTOĞRAFÇILIĞI SÜRGÜNDE KEŞFEDİYOR

Brezilya’da doğduğu çiftliği cennete benzeterek anlatan Salgado, sol siyasi ideolojisinden dolayı kendini güvende hissetmez. 1969 Ağustos’unda eşi Lélia ile birlikte Brezilya’dan kaçıp Paris’e yerleştiler.
Salgado’nun fotoğraf tutkusu da burada başladı. Salgado ekonomi alanında doktora programına devam ederken, Lélia mimarlık okuyordu. Lélia mesleğinden dolayı bir fotoğraf makinesi alır, fakat makinayla en çok ilgilenen Salgado oldu.

Salgado bir röportajında şöyle der: “Lélia, Paris’teki École des Beaux-Arts’ta mimarlık okulunda okuyordu ve mimarlık fotoğraflarını çekmek için bir fotoğraf makinası satın aldı. Lélia, bana fotoğraf makinasını asla vermezdi. Ondan çaldım ve benim makinem oldu. Kullanmaya başlayınca, hayatım tamamen değişti. Fotoğrafçılık adeta hayatımı istila etmişti. Muhtemelen bu makineyi satın almasaydı, hayatım için geç kalmış olabilirdim. Bir makinanın vizörüne ilk kez bakıp fotoğraf çektiğimde, 27 yaşındaydım.”

HAYALLERİN İZİNDE

Salgado çocukken hiç fotoğraf makinasına sahip olmamıştı. Zaten yaşadığı Aimores kasabasında bırakın fotoğraf makinasını, bir televizyon bile yoktu. Ama ablasının kocası kasabaya gelirken, birkaç kez elinde fotoğraf makinasını görmüştü.

Salgado’nun küçükken yaşadığı kasabanın yokluk içinde olması, onu ekonomist olmaya itmişti. Ekonomist olarak çalıştığı dönemde de sık sık yurtdışına seyahatler yapması onu fotoğrafçılığa yakınlaştırmıştı. Sonrasında aldığı bir kararla ekonomiyi bırakıp fotoğrafçı olmayı seçti. Bu karardan sonra Londra’dan Paris’e tekrar döndüler. İnsanın iyi bir kariyeri bırakıp, daha önce hiç yapmadığı bir işe girişmesi epey riskliydi.

Salgado, ilk fotoğraflarını şiddetli kuraklık altındaki Nijer’de çekti. Bu süreçte Lélia, Salgado’ya çok yardımcı oldu, Salgado’nun çektiği fotoğrafların yayılması için ajanslara, dergilere, gazetelere başvurdu.

LATİN AMERİKA ÖZLEMİ

Ana vatanı Brezilya’dan ayrıldıktan sonra Latin Amerika’yı çok özlemişti. Tekrar gitmek istiyordu. Salgado, 1977 yılından itibaren Latin Amerika yerlileri ve köylüler ile ilgili uzun soluklu projelere başladı. Latin Amerika’da Meksika, Ekvador, Peru, Bolivya, And Dağları’nı ve Saraguro Bölgesi gibi yerleri gezerek kendi topraklarının insanlarını yakından gördü. İçindeki merak duygusu kendisini Latin Amerika’nın en ücra dağ köylerine kadar götürmüştü. Kendi kıtasına kadar gelmişti ama diktatörlük rejiminden dolayı Brezilya’ya gidemedi. Bu onun için zor bir duyguydu.

Latin Amerika’daki yerlilerin farklı inanç ve kültürlerini keşfettikten sonra, insanların hayatlarını belgelediği ilk büyük fotoğraf projesi olan “Öteki Amerika / Other Americans (1986)” adlı albümünü ve kitabını hazırladı. Bu projesi fotoğrafçılık alanında hem tanınır hem de saygın bir konuma gelmesini sağladı.

 

Toprağımdan Yeryüzüne, Sebastiao Salgado, çev: Ahmet Ergenç, 135 syf., Everest Yayınları, 2017.

ÇUKURDA ALTIN ARAYAN İŞÇİLER

Salgado bitmeyen fotoğraf çekme arzusuyla dünyanın dört bir yanını geziyordu. İşçilerin nesiller boyunca ihmal edildiğini düşündüğü için “İşçiler / Workers (1993)” projesini hazırladı.

Salgado, projesi için Brezilya’nın kuzeybatısındaki Serra Pelada altın madenine de uğramıştı. Orada birkaç hafta geçirmiş, yaklaşık 50 bin işçiyi gözlemlemişti. Salgado, işçilerin sırtındaki otuz ila altmış kilo arasında değişen çuvalları taşırken fotoğrafladı. Fotoğraflar can yakıcıydı. Yoksulluk sebebiyle orada olan binlerce işçinin çamura bulanmış bedenini kaydetti.

Salgado, “Toprağın Tuzu” belgeselinde, Serra Pelada’daki altın madeninde fotoğrafını çektiği işçiler hakkında şöyle diyor: “Serra Pelada, Brezilya’daki bir altın madeni, önümde uzanıyor. O devasa çukurun ucuna kadar gittiğimde, tüylerim diken diken oldu. Daha önce hiç böyle bir şeyi görmemiştim. Orada yarım saniye içinde bütün insanoğlunun tarihini gördüm. Piramitlerin inşasının tarihini, Babil kulesini, Kral Süleyman’ın madenlerinin tarihini… Tek bir makine sesi bile gelmiyordu. Duyabildiğiniz tek şey o devasa çukurdaki 50 bin kişinin mırıltılarıydı. Sohbetler, gürültüler, insan sesleri, beden gücüyle çalışmanın seslerine karışıyordu. Sanki zamanın başlangıcına yolculuk etmiştim. Neredeyse altının bu insanların ruhlarına fısıldadığını duyabiliyordum.”

Eduardo Galeano da Serra Pelada’daki maden işçilerinin fotoğraflarını gördüğünde, duygularını şöyle tarif eder: “Bir madenciler ordusu mu bu, dağı tırmanan? Firavunlar zamanında piramitleri kuran işçilerin bir görüntüsü mü? Bir karınca ordusu mu yoksa? Karınca ya da kertenkele? Madencilerin derisi kertenkele derisi; gözleri kertenkele gözleri… Yeryüzünün bahtsızları, insana özgü bir hayvanat bahçesinde mi yaşıyorlar burada?”

IZDIRABI GÖREN GÖZLER

Salgado, Workers projesinden kısa bir süre sonra büyük beğeni toplayacak “Göç / Migrations (2000)” çalışmasına başladı. Proje sürecinde yavaş yavaş savaşları, soykırımları, kuraklık yüzünden evlerinden olan insanları belgeledi. Salgado’nun fotoğraf makinası artık trajedi ve vahşeti kaydetmeye başlayacaktı.

Migrations projesi sürecinde duygusal anlamda ızdırap yaşadı. Salgado, Ruanda ve Kongo’ya mültecileri fotoğraflamaya gittiğinde, hiç beklemediği bir manzarayla karşılaştı. Çoğunlukla Ruanda’da tanık olduğu vahşeti fotoğrafladı. Yaşanan soykırımı belgelerken, çoğu kez ağlıyordu. İnsanoğlunun ne kadar vahşet dolu olduğunu belgelemek zorundaydı. Savaşın bulaşıcı bir hastalık olduğunu anlamıştı.

Salgado, “Toprağın Tuzu” belgeselinde Ruanda’da gördüklerini şöyle anlatıyor: “Oradan ayrıldığım zaman, artık hiçbir şeye inanmıyordum. Bir tür olarak insanoğlunun kurtuluşu olduğuna inanmıyordum. Böyle bir şeyden kurtulamazdınız. Biz yaşamayı hak etmiyorduk.”

Salgado, bu zor dönemi geride bırakmak için uzun zamandır gidemediği memleketi Brezilya’ya döndü. Eşi Lélia çiftliğe vardıklarında gördüklerine inanamadı. Salgado’nun doğduğu topraklar kuraklık ve erozyon sebebiyle tahrip olmuştu. Bir zamanlar orman olan bölge “çıplak bir kabuk”u andırıyordu.

Lélia’nın önerisiyle Salgado’nun babasından kalma toprakları yeniden ormanlaştırma çalışmalarına başladılar. Instituto Terra adını verdikleri organizasyonda 10 yıla yakın çalışma yaparak, bölgeyi bir doğa rezervine dönüştürmeyi başardılar. Salgado da tekrar hayata tutundu. Bu süreçte doğaya ve ekolojiye olan sevgisi nedeniyle “Genesis” projesine başladı. Kadrajında bu sefer yoksulluk, vahşet, insanlar yerine; hayvanlar ve doğa başroldeydi.

SİYAH BEYAZ FOTOĞRAFLARINDAKİ MESAJ

Salgado’nun fotoğraflarının çoğu çaresizlik, umutsuzluk ya da şiddet sahneleri içerdiği için son derece dokunaklı ve etkileyicidir. Herhangi siyah-beyaz bir fotoğrafı hemencecik tanınabilir.

İnsanlığın içinde bulunduğu çaresizlik halini kayıt altına almaya çalışan Salgado’nun samimiyeti ölçülemez. Çünkü fotoğraflarını çekerken, acı çeken insanların duygularını içtenlikle paylaşıyordu. Yapabildiği en iyi şey fotoğrafın gücünü kullanarak dünyadaki eşitsizliği gözler önüne sermekti.

Kaynakça

Wim Wenders, “The Salt of The Earth”, Belgesel, Fransa 2014

Isabelle Franq, Çev. Ahmet Ergenç, “Toprağımdan Yeryüzüne”, Everest Yayınları, İstanbul 2017

https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2019/05/02/salgadonun-izdirabi-goren-gozleri/

Yorum Yaz