Propagandanın gücü ve bilimin felsefenin yerine geçirilmesi: Sahte hakikat yapıcılığı / Prof. Dr. Adnan GÜMÜŞ (Çukurova Üni. Felsefe Grubu Eğitimi)

28 Eylül 2018

Sanki bir kısmımızın yaşadığı ve gördüğü ile etraftaki insanların yaşadıkları ve gördükleri başka şeyler; sanki aynı mekân, zaman ve olaylar karşısında aynı yerde değil de başka topraklarda başka bir şeyler yaşıyor gibiyiz.

Hiçbir maddi veya fiziki güç bir insanı veya bir toplumu tümden bozamaz veya böyle tarumar edemez. Bunu ancak ideoloji ve propaganda yapabilir.

Burada en kritik soru bir insanın, bir toplumun zihninin nasıl ele geçirildiğidir. Türkiye’de, Ortadoğu’da hemen tüm Müslümanların zihninin ele geçirilmesinin nasıl başarıldığıdır. Yanıtı açık denebilir; zihin ele geçirme makinesi (mekanizmaları) ile.

Soru şu ki, böyle zihin ele geçirme makineleri var mı, zihin ele geçirme mekanizmaları var mı?

Gerçek var mı yok mu? Kriz var mı, yok mu? Başkan “kriz var” demedikçe, halk krizin olduğuna inanmadıkça “kriz yoktur”, halk bilim kişilerini haksız görüyorsa “bilim kişileri haksızdır”. Gerçek böyle tümden göreceli veya tümden kanaatlere bağlı bir şey olmadığı halde; buna rağmen “kanaatler”, söylemler gerçeğin yerine nasıl geçebiliyor, ana sorunlardan biri budur.

En değerli şey “gerçek”tir, öyle herkesin kafasına göre de değişmez ama yine de bu gerçekten koparmanın mekanizmaları bulunmaktadır.

Bir insanı veya bir toplumu eğip bükebilmenin en etkili yolu aklını, zihnini eğip bükebilmektir. Bunun şartı ve yolu da “gerçekten koparmak” “gerçek bilgiden koparmak”, gerçekliği eğip bükebilmekten geçmektedir.Ana mekanizması sahte hakikat yaratıcılığı ve bunun çeşitli kanallardan telkinidir.

Sahte hakikat olur mu, diye sorulabilir ama gerçek bilgisinin yolları ve yayılımı kapatılır, onun yerine başka bir şey çok tekrarlanır, telkin edilirse gerçeğin yerine sahte hakikat geçmeye başlar. Bir kez gerçek sahtesi ile bozuldu mu, hele de hiç gerçeği ile karşılaşılmamışsa, okulda üniversitede medyada mahkemede gerçeklerle karşılaşılmamışsa, giderek ne gerçek ne sahte ayırt edilmesi imkânsız hale gelir, hangisi gerçek hangisi sahte anlaşılamaz hale gelir.

Bir çocuğu, bir toplumu gerçeklikten koparırsanız gerçek dışı hep gerçekmiş gibi (“sanki-var”, “sanki-öyle”) gibi “sahte gerçeklik” ile yaşar gider.

Bir halkın aklını, zihnini kendinden aldınız mı geriye biyolojik bir posa kalır, onu iğdiş edilmiş öküzler gibi istediğiniz boyunduruğa bağlayıp istediğiniz yere sürebilirsiniz, bir havuç gösterip binlerce eşeği nereye sürerseniz, tavşanı gösterip tazıyı nereye sürerseniz oraya götürebilirsiniz.

Bir insana, bir topluma yapılabilecek en büyük kötülüklerden birisi onu “cahil” bırakmaksa, bundan daha büyük bir kötülük onun kafasını bulandırmak, aklını çalmak, daha da kötüsü mümkünse zihnini tümden ele geçirmektir.

Türkiye ve hemen tüm Müslümanlar, hemen tüm Asya, Afrika, Amerika… hemen tüm insanlık “gerçeği çalınmış” halde yaşıyor. Eğer insanlık sağ salim bir yere taşınacaksa önce aklının, zihninin özerkleşmesi, özgürleşmesi gerekiyor. Sonra da irade ve isteklerimizin özerkleşmesi, özgürleşmesi gerekiyor.

O halde soru gelip şuraya dayanıyor: Sorun; zihnin aklın ele geçirilmesi ise zihnin, aklın kurtarılması nasıl sağlanacak? Bunun şimdilik bilindik en gerçekçi yanıtı “gerçek” bilgisidir.

Bilgi olmadan akıl işleyemez, bir yargı vermek için illa da özne olacak, özne-yüklem ilişkisi olacak. Bilgi gerçek değilse aklın bunun üzerine vereceği ikinci yargı hatalı olacaktır, üçüncüsü de, dördüncüsü de… Örneğin bir bilgisayar klavyesinin “1” tuşu yerine “2” fonksiyonu yüklerseniz siz bir tuşuna bastığınızda “2” üzerinden hesap yapacaktır. Hele de bir tuşa farkına varılmayan başka başka fonksiyonlar yüklerseniz, her bir tuşa görünenden başka rakamlar veya harfler yüklerseniz bir daha gerçeği görme bulma şansı olmayacaktır, aynı tuşa her bastığınızda başka bir sonuç çıkacaktır.

Doğru işlem veya hüküm için, dolayısıyla doğru eylem için önce veri ve bilginin doğrultulması gerekecektir. Zihnin aklın kurtuluşunun, özgürlüğünün yolu her şeyden önce “gerçek bilgi” ve “doğru akıl yürütme”den geçmektedir.

Bunları bir kez bozdunuz mu, sahte ve sahtekâr bir toplum elde edersiniz. Bu sahte ve sahtekârlık sadece oluşturulmadı, dahası istendik hale getirildi ki, Freud, “Kültürdeki Huzursuzluk” eserinde, tüm kültür, tüm insanlar bozulmuşsa, işin çok zorlaşacağını ifade ediyor, hatta yapılacak fazlaca bir şey kalmayacağı kanaatini taşıyordu.

O halde yapılacak birinci iş “gerçeği” aramak ve savunmaktır; “sanki-var”dan “gerçek bilgiye” ve “gerçek varoluşa” sıçramaktır. Bilginin sahte hakikat yapıcılarından kurtarılmasıdır.

Bunun için her şeyden önce düşünce ve bilim özgürlüğü (gözün, aklın, vicdanın özgürlüğü) şart. Kurumsal olarak üniversite özerkliği ve bilim özgürlüğü, okulların bilimsel eğitim odaklı olması şart.

İnsanın bilme ihtiyacı ve vicdanına yapılmış büyük kötülüklerden biri, Kuçuradi’nin de tespiti ile, “telkindir”. “Hakikat yapıcılığının” propagandacılardan alınıp “bilim” kişilerine ve tüm yurttaşların kendi akıl ve vicdanına verilmesi şart.

https://www.evrensel.net/yazi/82342/propagandanin-gucu-ve-bilimin-felsefenin-yerine-gecirilmesi-sahte-hakikat-yapiciligi

Yorum Yaz