Nomadland’in kalbinde neoliberal fantazi – Arun Gupta & Michelle Fawcett

Chloé Zhao’nun filmi, ekonomik ıstırabın nedeni olarak kapitalizmi siliyor, bunun yerine bireysel acıların hikayesini anlatıyor

 

Geçtiğimiz on yılın büyük bir bölümünde, Cloud 9 adını taktığımız beyaz bir Corolla ile şehir şehir gezerek Büyük Durgunluğun insan üzerindeki yansımalarını rapor ettik. Occupy Wall Street’te, örgütlenen düşük ücretli işçilerde ve ev-haczine karşı bir savunma hareketinde kolektif umut ve eylem gördük.

Çaresizlik de vardı. Kaliforniya’daki aileler tuvalet kâğıdı ihtiyaçları için McDonald’s’ın peçetelerini çaldı. Chicago yakınlarındaki depo işçileri terk edilmiş evlere yerleşti. Kentucky’deki çiftler, yemek için haftada 25 dolarla idare ettiler. Pek çok işçi kötü durumdaydı: kanser, ileri diyabet, solunum problemleri. Indiana’da 37 yaşında bir fabrika işçisi olan Frank, üç kalp krizinden kurtulmuştu. Oklahoma’da 61 yaşındaki hasta bir emekli olan Randal, bir Walmart çalışanı olan karısının, Randal’ın kendi emekli maaşından faydalanmaya hak kazanabilmesi için dört yıl daha kıt kanaat yaşamaya çalışıyordu.

Bu işçiler, 25 Nisan Akademi Ödülleri’nde En İyi Film de dahil olmak üzere altı Oscar adayı olan Chloé Zhao’nun ödüllü filmi Nomadland hakkında ne düşünürdü?

Film, muhabir Jessica Bruder’in benzer isimli kitabından uyarlama. Wall Street kumarhanesi iflas ettikten sonra, Bruder de Halen adında beyaz bir kamyonetle otoyola çıktı. [Bruder] işlerini, birikimlerini, evlerini kaybettikten sonra araçlarıyla dışarda yaşamaya kadar düşmüş olan “göçebeler”in profilini yansıttı. “İmkânsız seçeneklerle” karşı karşıya kaldılar: ya yemek ya diş tedavisi, ya ipotek ya elektrik faturası, ya araba ödemesi ya ilaç. Ancak minimalist yaşam tarzını benimsediler: “Bir seçeneğiniz var; özgür olabilirsiniz veya evsiz olabilirsiniz” diyor biri.

Kamp alanları ve göçebelerin “en saldırgan işvereni” Amazon tarafından istihdam edilen birkaç bin kadar insanın yarattığı küçük bir alt kültürdür bu. Çalışanların büyük çoğunluğu için bu bir seçenek değil. Doktorlara yakın kalmak bir ölüm kalım meselesi olabilir. Birçoğu küçük çocuklara veya yaşlı ebeveynlere bakıyor ya da gelecek nesillere üniversite boyunca yardım ediyor.

Sonra Zhao ve Bruder’in hayali Nomadland’inde göstermediği göçebeler var. Yalnızca 2019 itibariyle, evsizlerin çoğunun siyah veya Latin kökenli olduğu Los Angeles’ta, 16.000’den fazla insan otomobilleriyle dışarda yaşıyordu. Bruder nihayet beyaz olmayan insanların “altkültürde mikro azınlık” olduğunu fark ettiğinde, Latin göçmen işçiler gibi diğer beyaz olmayan göçebe toplulukları ne araştırıyor ne de kabul ediyor.

Zhao’nun uyarlaması, Frances McDormand’ın canlandırdığı Fern’in kurgusal hikayesiyle gerçek göçebelerin hayatlarından gerçekleri örüyor. Uzun zaman önce ölmüş kocasının üzüntüsüyle boğuşan Fern, Büyük Durgunluk’tan sonra neredeyse çökmüş olan gerçek bir şirket kasabası olan Empire’dan ayrılır ve geçici işlerin göçebe hayatına katılır. Film, Fern’in geçmişi ve alışılagelmiş sorumluluklarını sözsüz düşlerle, vahşi manzaralarla, bir nehirde çıplak yüzerek ve yükselen sekoyalara bakarak bıraktığını lirik bir şekilde tasvir ediyor.

Ancak ekrandaki fantaziyi gerçek hissettirmek için, göçebelerin gerçek yaşamları fantaziye dönüşüyor. Fern, yaralanma ya da hastalık ya da yorgunluk ya da utançla mücadele etmez. Zamanının çoğu çalışmakla geçmez, zamanının çoğu boş zamandır: derme çatma kaplıcalar, vahşi yaşam turları, park yürüyüşleri, kamp ateşleri, yıldızları izleme. Nebraska’da şeker pancarı hasadı için çalışmanın maliyeti, Fern’in boynunu yıkayan kirdir. Otuzlu yaşlarındaki “oldukça iyi durumda” olan Bruder için gerçek daha sertti. İlk tam vardiyasında, “Tüm vücudum ağrıyor” diye yazıyor. Yaralanmalar yaygındı. Çoğu işçi işi bıraktı.

Film, gerçek hayatta göçebe olan ve kendisini oynayan Linda May’i imkânsız seçeneklerle yüzleşerek gösteriyor. Ayda 550 dolarla yaşamakla karşı karşıya kalan kadın, içki ve propan sobasıyla intihar etmeyi düşünüyor. Ancak diğer taraftan, Bruder’in kitabındaki birçok parasal sıkıntı öyküsü görmezden gelinir. Bir karakterin ciddi bir hastalık nedeniyle hastanede kalması, senet veya parası olmadan çözülür. Filmdeki diğer göçebeler, ekonomik sıkıntılar değil, Fern gibi bireysel keder tarafından motive ediliyor: ebeveynleri kanserden kaybetmeleri, bir oğlunun intihar etmesi.

Fern, Mendocino tepesindeki aile, çiftlik hayvanları ve kahkahalarla dolu muhteşem bir komünal çiftlik evi teklifini geri çevirir. Fern, göçebe olmayı seçer.

Gerçek dünyada, birçok göçebe çaresizce bir ev ister. Kamyonet sakini ile evsiz kişi arasında “çok fazla fark olmadığı” bilinir. Film, Fern’in hikayesini bir kişisel sorumluluk ve özgürlük hikayesi haline getirerek, göçebelerin ekonomik acılarının nedenlerini ortadan kaldırıyor. Bireysel acı, bireysel zafer haline gelir; kapitalizmin krizi de çözümdür.

Göçebeler, yüksek faizli ev kredisi [subprime mortgage] krizinden kaçan mültecilerse, seyahat ettikleri tehlikeli manzara Reagan döneminde başlayan tektonik toplumsal ayaklanmalar tarafından şekillendirildi. Fern’in bir alçıtaşı madenciliği şirketinin sahibi olduğu Empire’dan sürgünü, Reagan döneminde hızlanan sanayisizleşmeye bir selam niteliğindedir. Göçebelerin içinde bulunduğu kalıcı evsizlik manzarası, Reagan’ın sosyal refah ve şehirler için fon kesintilerinden doğdu. Göçebeler, turistik noktalarda hamburger çevirme ve milli parklardaki tuvaletleri yıkama, çöl buluşmalarında tutaklar için konserve açacakları gibi işlerde öne çıkıyorlar. Geçici işler Reagan döneminin bir başka mirasıdır; örgütlü emeğe yönelik saldırısı, şirketlerin bağımlı emeği genişletmesini kolaylaştırdı.

Filmde Amazon toprak kadar doğal hale geliyor. Amazon deposunun geniş açılı çekimleri, Nevada çölündeki dağlar gibi yükseliyormuş gibi görünmesini sağlıyor. [Amazon] bölgede sadece seyredilebilen, değiştirilemeyen doğal bir unsurdur.

Yapımcılar, bir deponun içinde çekim yapmak için, trilyon dolarlık şirkete Zhao’nun “filmlerine asla bir gündemle girmeyeceğini” “netleştirdiler”. Verilen ödün, Amazon’un kendi gündemini ön planda ve merkezde bırakıyor. Göçebelere “yeni arkadaşlar edinebileceklerini ve eskilerle yeniden tanışabileceklerini, güzel yemekleri, güzel hikayeleri ve güzel günleri paylaşabileceklerini” anlatıyor. Onlara, Bruder’in tarif ettiği gibi, meydana gelen yaralanmaları, yönetimden gelen sendika karşıtı dersleri ve duvarlara sıvanmış “Sorunlar Hazinedir” de dahil olmak üzere Orwellcı sloganları anlatmıyor.

Kitabın, Amazon’u “muhtemelen dünyadaki en büyük köle sahibi” olmakla suçlayan ve “Bu lanet işten nefret ediyorum” diyen Linda May’i gitti. (Yaralanmaya hakaret eklenmesiyle Linda May, filmde kendisinin kurgulanmış bir versiyonunu canlandırırken, bu çalışmadan gerçek hayatta maruz kaldığı dayanılmaz derecede acı verici, tekrarlayan stres hasarından söz edilmeden, ürünleri incelerken gösterilmektedir.)

İnsanları alçıtaşı kadar kolay ezen bir ekonominin “alternatifi yok”*. Yalnızca kişisel seçimler ve tuhaflıklar vardır. Bazı insanlar farklı şekilde bağlanır, bazıları cesur öncülerdir, bazıları evsiz kalmayı seçer. Amerika, yine de, bir şekilde, sonsuza kadar yolun sonunda, kendi geleceğini tanımlamanın her zaman mümkün olduğu bir yerdir.

* “There is no alternative” (TINA) (Başka bir alternatif yok), reel sosyalizmin de yıkılmasıyla neoliberal dönemin sloganı haline gelmişti. Burada da bu slogana atıf yapılmaktadır.

[In These Times’taki İngilizce orijinalinden Tankut Serttaş tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Yorum Yaz