Kopma (Detachment): Baş öğretmen olarak yedek öğretmen / Yavuz ADUGİT

17 Mayıs 2020

Sanırım, yedek öğretmen Henry bunu anlamıştır. Dünyayı değerlerle bezemeyeceğini bilir, ama gücünün ve elinin ulaşabildiği yerlere gitmekten de imtina etmez. Zira onun derdi, eğitim sistemine gününü göstermek, eğitim kurumlarını hizaya çekmek değil, kendi içindeki boşluğu kapatmaktır

 

Eğitim, simgesel/toplumsal dünyada hem sonuç hem de neden gibi iş görür. Belirli bir kültürel ortamın, belirli bir perspektifin toprağında yeşerip boy verir, sonra dönüp onu besler. Toplumların hâkim kültürel kodları ile eğitim anlayışları aynı ruhu taşır. Haliyle, eğitimin sorunları, kültürün semptomlarıdır. Bu nedenle, eğitimdeki aksaklıkları, eğitim kurumlarına ya da eğitimcilere kültürel ortamdan özerk yapılarmış gibi yaklaşarak anlamak ve gidermek mümkündür değildir. Üstelik genel kültürel yapının aksaklıklardan güç alan politikalar sorunlara el atınca, işler olduğundan daha kötü hale gelir. Zira her politik ufuk, ancak yapabildiğini yapar. Egemen perspektif ile eğitim politikaları arasındaki uyum, ilginç bir şekilde, simgesel girdaba yol açar. Hangisine el atarsanız, diğeri elinizi kırar.

Bu handikap, Kant’ın izinden gidip şu soruyu sormaya zorlar bizi: Eğitimle insan olunuyorsa, eğitimcinin eğitimi sorununa nasıl yaklaşmalı? Kant, sıradan bir cevapla geçiştirmez meseleyi, çünkü bunun, bir perspektif ya da zihniyet meselesi olduğunu bilir. Kültür kurucu etkinlikleri doğalarına uygun yapmak, mesela güçlü bir felsefi gelenek yaratmak, zaten soruya cevap vermektir. Evet, ama perspektif değişimi, yeni bir dünya kurmak gibi bir şeydir. Üstelik hayat devam etmekte ve insanlar yaşamaktadır. Olanlar oladursun, yaşam içinde dişe dokunur bazı şeyler yapmanın bir yolu olmalı!

Bu yolun izini, Tony Kaye’nin yönettiği Kopma adlı filmin yardımıyla sürmek verimli olabilir. Film, eğitim kurumlarının arkasındaki perspektifin mecrasında olacak olanı beklemeden eyleme geçer ve geleceğin dünyasına teslim olmayan insanla iş görür. Öğretmen ve öğrenciyi, kurumların gerisindeki gölgeler olmaktan çıkarıp, kanlı-canlı birer insana dönüştürür. Varlık ile bilgi iç içe geçer. Böylece, eğitim kurumlarının açık verdiği yere, insan gelip yerleşir. Evet, ama kimdir bu insan? İşte, asıl mesele budur!

Bu boşluklardan birini dolduran yedek öğretmen Henry’nin görevi, öğretmen açığı bulunan okullarda, asil öğretmen gelinceye kadar ders vermektir. Böyle zamanlardan birinde, tutunamayanların mahallesinin okulundan davet alır. Burada görev yapmak hakikatten çok zordur; çünkü eğitim dışında hemen her şey vuku bulur. Henry’nin ilk derste, öğrencilerden birinin son derece rencide edici tavrını büyük bir sükûnetle karşılaması, insanın sabrını aşırı zorlar. Neredeyse, seyirciyi yerinden kaldırıp öğrenciye müdahale edecek kıvama getiren bu kışkırtıcı sahne, Aristoteles’in katharsis görüşünü sarsar. Seyircinin ruhu kötü duygulardan arınmaz, tam aksine öfkeyle dolar. Filmin gücü de buradan gelir zaten. Az sonra, öfkeden kuduranlar utançtan yerin dibine batacaklardır. Kötülüğün aşırılığının karşısına, metanetin radikalliğini çıkarmak, sarsılmaz bir dirayet gerektirir. İnsan, böyle bir gücü nereden bulur acaba? Hiç kuşku yoktur ki, başkasını terbiye etme ihtirasını, kendi ruhuna söz geçirme mücadelesiyle yenmekten.

Böylece, etik kimlik, egemen perspektifin açmazlarının karşısına bir güç olarak oturur. Politika her zaman dışsal bir güç gerektirir; söz sahibi olmanın yolu, kurumsal güç aygıtlarına sahip olmaktan geçer. Zayıf bir kişiliğin güçlü bir politik figür olma ihtimali her zaman vardır. Oysa etik, içsel güç gerektirir; etkili olmanın yolu, söz sahibi olmaktan değil, başkasının yaşamına değerlerle dokunmaktan geçer. Bu nedenle, ahlaki kodlar ile değerler arasında bir uçurum vardır. Ahlakın hedefi yaşama sınır çizmek iken, değerler yaşamı zenginleştirir. Haliyle, ahlak kendi kurallarını, değerler insanı amaç beller. Aradaki fark, kuralları korumak ile insanı korumak arasındaki farktır. Ahlak gücünü, ideolojik doğasından ve toplumsal kalabalıktan alır, oysa değerlerin gücü, yaşama arzusunu artıran kişisel dirayetten gelir. Bundandır ki ahlakçı kişi, başkasının yaşamını, etik kişi ise, kendi ruhunu denetler. Genel ahlak ile toplumsal kurumlar arasında kayda değer bir gerilimin olmamasının, buna karşın, değerler ile toplumsal kurumlar arasında her zaman büyük gerilimler yaşanmasının nedeni, budur işte. Ahlak, kurumsal açıklara yaşama hakkı tanıdığından, ahlaka sığınan kişiden kurumların açıklarını kapatması beklenemez. İnsanın canı fena yanar!

Henry, belki bunları düşünmemiştir, ama böyle bir mantıkla yaşar. Kendisine hakaret üstüne hakaret eden öğrencisine, “benim hislerim yok, incitemezsin. Senin için bir şeyler yapan ender insanlardan biriyim” diyerek, daha ilk adımda çok şeyi değiştirir. Oysa ahlakçı birinin nazarında, bu öğrencinin hakkı, cennettin yolunu açacak “güzel” bir dayaktır. Henry, toplum ahlakından koptuğu için karşısına çıkan engellerden böylesine zarif sıyrılır. Bakın, dünyayı zaten ahlakçılar yönetmektedir, fakat kötülüğün kolları herkesi umutsuzluğa sürükleyecek kadar uzamıştır. Öyleyse, Freud haklıdır; “insanlar, olduklarına inandıklarından daha ahlaklılar.” Kötülüğün egemenliği ahlaksızlığın yaygınlığından gelmez, aksine, ahlakın sesinin insanların kulaklarına bu kadar hızlı ulaşmasından gelir. Bu, değersizliğe davetiye çıkarmak değil, dillere pelesenk olmuş ahlaki kuralların değer olmadığını hatırlatmaktır. Yedek öğretmen Henry, toplum ahlakının işkence tezgahından henüz çocukken geçmiştir. Bu ahlakın kurallarına canı-gönülden bağlı olan bir sürü insan tarafından hırpalana hırpalana bu günlere gelmiştir. Sözgelimi, annesi ahlakçılara yenik düşüp intihar edince, yapayalnız kalmıştır. Üstelik yedek kalışı, toplum ahlakının yarattığı kayırmacılık -ahlakçılar buna dayanışma der- ruhunun eseridir.

Okulda olanlara tanık olunca, pes etmez, kendi yolunun özgünlüğünde yürümeye başlar. Eğitimin malumatfuruşluk değil, öğrencilerle ilişki kurmak ve onları ilişki kurmaya hazırlamak olduğunu bilir. Büyük eğitimci, kitabı yaşama aktarmaz, yaşamdan kitap çıkarır. Büyük öğretmen, öğrenciye, kitapların gözlerini ödünç verip, yaşamı okumasına öncüllük edendir. Dünyayı okula dönüştürmek… Gel gör ki, toplumsal ahlak, burnunu bu adamın insanlığına da sokar. İyiliği, kötülüğe yorulur. Gençlerin hayatına kattığı değerler, herkesin hayat suyuna zehir katanlarca kuşkuyla karşılanır. Böylece, erdemi, yeni erdem yollarının keşfini engellemekten aşırı zevk alan ahlakçılara takılır. İşte o gün şunları düşünür: “Ben aslında yokum, ben burada değilim, beni görebilirsin ama ben bir boşluğum.”

Bu ilginç tespit, kendisinin etkisizliğine vurgu yapmaz, toplumsal halin etkisinin korkunçluğuna vurgu yapar. Öğretmen Henry, sadece öğrencilerinin değil, egemen ahlakın ve yaygın ideolojinin yardımıyla inşa edilmiş politikaların kazdığı çukurlara düşen, kendi olma süreci ahlakçıların engellerine takılan her gencin yanı başında biter. Yaşama sevinci ve hayat neşesi çalınmış gençlerin bulunduğu her yerde hazır ve nazır olan Henry’nin kendisini yoklukla tarif etmesi ders niteliğindedir. Hem kendini bilmenin hem de kendini bilmeyenler arasında eylediğini bilmenin marifeti insanı yüceltir. Değersizliğin hâkim olduğu dünyada değer yaratan kişi görünmezliğe takılır. Bu, bir yandan, kişisel olarak görünür olma arzusudur, öte yandan, değerlerin görülmesine yönelik arzudur. Henry vardır, üstelik herkesten daha gerçektir! Ne ki, gerçek olan, sahte olanın iktidarının gölgesinde kalır. Toplumsal ahlak, insanın gözüne inen perdedir. Ahlakçının gözü değer yaratanın üstündedir, fakat kendi kuralı karşısında eğileni görür.

İşi gücü erdemi aramak olan Sokrates’in, “ben erdemin öğretmeni değilim” diyecek kadar temkinli olması, ne büyük bir bilgelikmiş meğer! Platon’un Menon diyalogunu, modern bir laborant gözüyle okutmayan bir eğitim sistemi, en azından şunu keşfetme imkânı yakalardı: Dünyayı böyle değersizleştiren yetişkinlerin, dünyanın kirine-pasına hiçbir dahli olmayan gençlere “değerleri” öğretme merakı, sadece onların omuzlarına hesapçı bir ahlakın ağır yükünü yükler. Rousseau’nun, düşünmeyi öğrenememişlere verilecek ahlak eğitiminin, dünyayı kötülüğe bulayacağını düşünmesinin nedeni budur.

Sanırım, yedek öğretmen Henry bunu anlamıştır. Dünyayı değerlerle bezemeyeceğini bilir, ama gücünün ve elinin ulaşabildiği yerlere gitmekten de imtina etmez. Zira onun derdi, eğitim sistemine gününü göstermek, eğitim kurumlarını hizaya çekmek değil, kendi içindeki boşluğu kapatmaktır. Boşluk, arzusu ile dünyanın ona sundukları arasındaki mesafedir. Dolmayabilir, ama varoluş halinde olmak, kendi deneyimlerini yaratmaktır. Eylemek, toplumsal dogmaları uygulamak değil, yaşamın kanına girmektir. Kendi varoluşunda boşluk yaratan politikanın karşısına arzusunu çıkarmak… Başkasıyla ilişki kurma biçimimiz, ya eksikliğimizi kapatır ya da artırır. Ya başkasıyla birlikte var-oluruz ya da başkasını eksilterek eksiliriz. Eylemek, varoluşun izini çıkaran bir eğitimdir zaten. Güçlü bir ruh, başkasının sözünden incinmez, yaptıklarından ya da yapamadıklarından incinir. Türkiye’de Henry gibi kaç yedek öğretmen, gençlerin yükünü ağırlaştıran kaç asil öğretmen vardır? Kim bilir!

 

https://t24.com.tr/yazarlar/yavuz-adugit/kopma-detachment-bas-ogretmen-olarak-yedek-ogretmen,26647

Yorum Yaz