Jean-Luc Nancy’nin son yazısı: Felsefenin öteki başlangıcı / Çeviri: Zeynep Direk

Düşünür Jean-Luc Nancy, 81 yaşında öldü. Nancy’nin ‘Felsefenin öteki başlangıcı’ başlıklı yazısını, akademisyen-yazar Zeynep Direk’in çevirisiyle okurlarımıza sunuyoruz…
 
Jean-Luc Nancy'nin son yazısı: Felsefenin öteki başlangıcı

 

Jean-Luc Nancy

Çeviri: Zeynep Direk

Heidegger’in ‘düşüncenin görevi’ ifadesiyle ne demek istediği –en azından bizim belirtebileceğimiz kadarıyla—şudur: savunulamaz (felsefi bir konum olarak tutulamaz) olanın önünde duracak mıyız? Veya zavallı felsefi özerkliğimizle tatmin olmayı sürdürecek miyiz? Veyahut da, süper, büyücek ve bol miktarda içerimi bulunan bir anlamsızlığın (kimsenin talep etmediği) ispatını yaptıktan sonra neden o meseleyi bırakıp başka konuya geçmeyelim?

Bu formül (bir cümle değildir) burada tırnak işareti içerisine alınmış olarak karşımıza çıkıyor zira bir alıntıdır. Heidegger’in 1964’te verdiği bir dersin başlığından bir alıntıdır. Heidegger’in çok sık sözü edilen metinlerinden biri değildir bu, çünkü başka gerekçelerin yanı sıra, ‘felsefenin sonu’ ifadesinin geçtiği ilk cümlesi, onu duyanların tüylerini diken diken eder ve hatta öfkelerini dizginlerinden boşaltır.

Heidegger hakkında yapılan birçok politik-mistik değerlendirmelere pek de kulak asmadan, onun teknoloji, sanat ve hatta varlık hakkında yazdığı şeylere ilgi göstermeye hazır olunuyor da, ‘felsefenin sonu’ imkanının ta kendisi hakkında konuşmayı ciddiye almak sıklıkla reddediliyor. Büyük çoğunluk için bu, geleceği kendisinde arayacağımız apne görevine bir öncül olarak ‘nefes almanın sonu’ hakkında konuşmak kadar kaba hatta grotesktir.

Entelektüel ve tinsel canlılığımızın tek nefesinin felsefe olduğunu varsayar bu—ki Heidegger’in ‘felsefe’ ile ‘düşünce’ arasında kurduğu karşıtlıkta karşımıza çıkardığı mesele tam da budur.

Buradaki mesele ‘bir’ filozofun şunu veya bunu söylemekte haklı olup olmadığı değildir. Felsefe tüm filozoflar aracılığıyla konuşur ve eğer ‘sonu’ndan bahsediyorsa bunun bir anlamı vardır. Heidegger felsefeden bir son, bir tamamlanma ve dolayısıyla yeni bir yazgı sinyali geldiği yerde bile bu anlamı aradı. Hegel tarafından biliniyordu bu: Her zaman bu, Hegel’den beri, felsefenin sonu ve yeni bir başlangıç sorusuydu. Bu görülmüyorsa, hiçbir şey görülmüyor demektir.

2

Ancak, bu denemede amacım Heidegger’in düşüncesini şerh etmek değil. İlk kez yarım yüzyıldan fazla bir zaman önce telaffuz edilen—ancak çok farklı yollarla olsa da Marx, Nietzsche ve Kierkegaard’ın yanı sıra Comte, Russell ve Carnap’tan beri hazırlanan (1) -‘felsefenin sonu’ ifadesinin anlamsız olmadığını göstermekle sınırlandırmak istiyorum kendimi.

Kabul etmesi zor olandır bu, zira çoğu insan felsefenin, son iki yüzyıldır en şiddetli alt üst oluşlarında dahi, insanlığımızın bizzat hayata geçirilmesi olduğunu ve her şeyin üstünde, felsefenin her yerde bulunabileceğini göstermekte hızlıdır. Bir Bambara felsefesi ve bir işyönetimi felsefesi olduğu söylenir oysa ki bir Bambara düşüncesi ve işyönetimi ideolojisi olduğu söylenmelidir. Bir filozof olarak takdim edilen birisi radyoda veya televizyonda konuşturulduğunda, dünyanın hali üzerine, neyin değiştirilmesi ve düzeltilmesi gerektiği üzerine konuşacak bir söylem ilan edilir. Tek kelimeyle, felsefe dünyayı temsil etmenin ve değerlendirmenin bir yoludur.

Aslında, genel olarak konuşulursa, bu söylemlerin içeriği zaten bilinmektedir: şiddet ve adaletsizlik mahkum edilir, egoizm mahkum edilir ve ortak iyi ya da ortak-olma yeniden düşünülmelidir. Bazen bakış açısı daha reformisttir ( yani şeylerin derinliğinde değişecek bir şey bulamadığına tanıklık eder), bazen de daha devrimcidir (fakat devrim fikrinin ta kendisi Lenin ve Mao’dan beri olduğu gibi, devralınan teknik süper güç çerçevesinde gerçekleşen bir güç transferinden ibaret kalır). Bir şekilde, bir ideal daha iyi ve daha akılcı, herkese açık, kapsayıcı bir insanlık hakkında iyi sözcükler sarf edilir.

Şu söylenmelidir: Daha iyileştirmeye (özgürleşmeye değilse bile) duyulan bu uyurgezerce güven bilinçli veya bilinçsizce Kant’ın, Husserl’in veya Sartre’ın söylediği şeyleri tekrarlamaktadır. Biz onu bazı, daha modern baharatlara bulamaktayız. Foucault’dan özneleşmeyi, Levinas’tan başkasını alıyoruz örneğin, Derrida’nın ‘differance’ını veya Deleuze’ün yaratım’ını anıştırmacı ve belirli olmayan bir biçimde kullanıyoruz: Bu felsefi kırıntıları seviyoruz ama onların asıl meseleleriyle boğuşmuyoruz (buna geri döneceğim).

Felsefenin günümüzdeki üzücü durumu (sıklıkla okul ve üniversitedeki felsefe de buna dahil olmak üzere) budur, bunun inkar edilmemesi gerekir. Kendisine özgü bir stil içerisinde kanaat hakimiyetinin asil bir versiyonudur ki—belki de aslında bunun asil versiyonu da olmaz, her zaman bayağıdır ve şimdi bayağılığı dolayımlanmıştır.

3

Bunun bizi pragmatizmin sınırsızca genişlemesine götürmesi şaşırtıcı değildir: nasıl çalışır? Ne en iyi veya daha az kötü biçimde iş yapar? –Fakat kim ne için çalışır veya ne kim için çalışır? Bu malumat akışı, icat, yorum ne uğruna yapılıyor? Pragmatist kural şöyle yanıt verir: ‘Hep daha çok artan işleme ve zorunlu olarak arzulanabilir bir artış’. Fakat altta yatan gerçek yanıt şudur: ‘kendinden başka bir amacı olmayan teknik ve finans performansı uğruna.’

Genel (dinsel ve ırksal kimliğe açıkça manyak derecesinde saplantılı ülkelerin dışında yapılan) çokkültürcülük tartışması, –ki ne olduğu kolayca saptanamayan sekülerizm tartışmasından farklıdır—bunun çarpıcı bir örneğidir. Bir tarafta da, diğer tarafta da, insanlar derin bir mutasyon geçirmekte olan ‘kültür’, ‘kimlik’, ‘referans noktaları’ adı verilen bir gerçekliği yönetmenin en iyini yolunu aramaktadırlar. Başka, daha acı verici bir örnek, hem değişen hem de kötüleşen, bazılarına daha çok diğerlerini daha az fayda sağlayan çalışma koşullarıyla ilgilidir ve burada da nihai amacını kimsenin sorgulamadığı bir durumu psiko-sosyal bakımdan yönetmeye çalışıyoruz.

Bugün en ortak bir biçimde ‘felsefe’ adını verdiğimiz şey, ortak duyunun ılık suları ile doğru olanı yapma arzusu ve dünyanın mekanizmalarının varsayılan bir bilgisinin karışımıdır. Tam da ‘duyu’, ‘iyi’ ve ‘bilgi’ sözcükleri, beyin ölümü halinde değilseler bile, büyük bir kırılganlık içinde bulunurken.

Küçücük bir gösterge bir işaret veriyor: Anglo-saksonlaşmış dünyanın her yerinde, bir doktoraya ‘PhD’ deniyor, yani bir ‘felsefe doktorası’: Seyrek rastlanan molekülleri, Kamchatka’nın eski tarihini veya bilişsel modelleri konu alması fark etmez. ‘Felsefe’nin burada tamamen modası geçmiş bir anlamı vardır. Eski kraliçe-bilim fikrinin acınası bir karikatürüdür veya salyangozlara, ‘özneleşme’ mekanizmalarına veya ‘Tanrı’ fikrine uygulanabileceği varsayılan genel bir bilgi rejimidir.

Bu gülünçtür, fakat bir sözcüğün tıpkı kurutma kağıdının üzerindeki mürekkep gibi yayılmasına nasıl izin verilebildiğini gösterir. Şimdi bu mürekkep çok eskidir ve bizim için bulanıktır: ‘felsefe’nin bugün tüm bilimleri kapsadığını bugün kimse düşünemez. Fakat eğer başka bir düzene aitse, nedir o? Burada yanıtlar karışıktır –‘düşünüm’, ‘eleştirel tin’, ‘spekülasyon’, ‘açıklama’….

Elbette, Fransızca’da kökensel olarak ‘efendim’ anlamına gelen “Monsieur” sözcüğüne ne olduğuna bakınca ‘felsefe’ sözcüğüne olanlar insanı daha çok şaşırtmaz. Yine de fark göz kamaştırıcıdır çünkü “monsieur” saygı ve nezaket işaretlerinde gerçek bir tarihsel kaymaya tekabül eder. Felsefe söz konusu olduğu ölçüde, neredeyse bunun tersidir: felsefenin diğer bilimler üstündeki, hatta teolojinin –en azından teoloji bir düşünüm ve çözümleme disiplinini belirttiği ve kaba bir biçimde ‘dini itikat’ın eşanlamlısı olarak kullanılmadığı durumlarda– üstündeki önde gelen konumu korunmuştur. Fakat bu önde gelen konum ulaşılmazdır…bulutlarda salınmaktadır. (2)

Pratikte felsefe uzman-olmayanların, her biri kendi kanaatine göre konuşan fikir ve değerlendirme sahibi olanların uzmanlığı haline gelmiştir: Aslında, felsefe kanaatin asil adıdır. Fakat kanaat (bireysel veya kolektif) bir öznelliğin yargısıdır: kaynağı mizaçlarda (dispositions), zevklerde ve her bireyin eğilimlerinde bulunur. ‘Herkesin doğrusu kendine’ –fakat ‘doğru’ hemen ardından kanaat olarak tanımlanmıştır.

4

Fakat eğer felsefeyi yaratan bir şey varsa, bu tam da doğru (hakikat) sorusudur.(3) Veriye tekabül eden anlamında doğru değil—örneğin bu bilgisayar 1950 gram ağırlığındadır ve ben onu bir tartıya koyup sağlamasını yapabilirim. Küçük bir çocuk için yine de biraz ağır olabilir, fakat bilgisayarın bir çocuk veya yetişkin tarafından kullanılması hakkında konuşmuyoruz. Bir karşılaştırma sistemi ve ölçme araçları hakkında konuşuyoruz.

Fakat felsefeyi kökensel olarak ilgilendiren soru, ölçü veya kıyasın mümkün olmadığı yerde ‘doğru’nun ne anlama gelebildiği idi. Felsefi dönüş öncesi büyük uygarlıkların çok gelişmiş hesaplama araçları ve biçimlerine sahip oldukları doğrudur: Mayaların ve eski Afrika uygarlıklarının, Hintlilerin, Çinlilerin, Japonların, Eskimoların ve Vikinglerin vs., başarılarına bakın. ‘Paleolitik’ adı verilen dönemden itibaren tüm kültürlerin teknik, estetik ve sembolik başarılarından hiç bahsetmiyorum. 300.000 yıldır her yerde ve her zaman.

Zira tüm bu kültürlerde, gerçeğe (ki ona bu adın verilmesi veya herhangi bir adın verilmesi zorunluluğu da yoktur) kozmik ve sembolik bir düzen verilmiştir; bu düzen uyarınca insanlık koşulunun bir yeri, anlamı ve yazgısı vardır (bu kültürlerin varlığını sürdürdüğü yerlerde hala bu böyledir). Varoluş daha az zor değildi: hastalık, mücadele ve ölüm hiç inkar edilmezdi, ancak genel düzenin onları kendi yerlerine koyacağına güvenilebilirdi. İnsan olmanın ve hatta hayatta olmanın acısı hayatta kalmanın ve üremenin sevinciyle karışıktı: düşünce onları ayırmıyordu. Ve bu sayısız halkların düşünceleri zengin, yaratıcı ve inceydi.

Felsefenin imkanını açan şey bir kesintidir. Bu dünyanın belli bir bölgesinde vuku bulmuştur. (5) Bu Doğu Akdeniz bölgesi, önemli bir dizi imparatorluk ve saray iktidarları olması bakımından sarsılmıştır. Batı Akdeniz’den gelen halkların o bölgeyi işgal ettiklerinden bahsedilmiştir. Ancak bu altüst oluş hakkında pek az bilgi sahibiyiz. Bununla birlikte, açık olan, kurucu düzenini kaybettiği söylenebilecek bir dünyanın derin dönüşümüdür.

5

Felsefe şu soruyla başlar: Peki ya artık hiçbir kutsal, toplumsal, ya da kozmik düzen yoksa? Felsefi yanıtın aksı veya ruhu bir düzen kurmanın zorunluluğundan oluşmuştur. Bu zorunluluğun iki veçhesi vardır: bir yandan, bu dünyayı sıfatlarından soyulmuş bir halde keşfetmemizi talep eder; öte yandan, benimsenin yaklaşımı ve sonuçlarını haklılaştırmamızı talep eder.

Çok basit tutarak (6) şunu söyleyebiliriz: İlk talep “doğa”yı icat eder, ikincisi de “aklı”. Bu doğa/akıl çiftinden daha ilksel bir şey olamaz. Bunu iyi biliriz ve düşüncenin yüzyıllarını yapılandırmıştır. Oysa bugün bir karışıklık yaşıyoruz: Petrol, elektrik, hesaplama, malumat doğal mı yoksa akılsal gerçekler mi?

Tüm biçimlerinde felsefeye rehberlik eden şey hep doğayı aklileştirmek ve aklı da doğallaştırmak olmuştur. Aklileştirmek: Kozmos’un, yaşamın ve, eğer mümkünse, düşüncenin kendisinin içinden çıktığı ilkeleri aydınlatmak. Bu son nokta “aklı doğallaştırmak” dediğim şeye geliyor: varolanın bütünlüğünü anlamak bir amaçtan kaynaklanır ve onu gerçekleştirir. Bu amaç dünya ile birlikte verilmiş olan bir düzeni gerçekleştirmek olmaktan çoktan çıkmıştır.

Dünyaya verdiğimiz veya dünyada keşfettiğimiz düzene “bilim”, “güçlere hakim olmak”, “bütünsel insan”ı gerçekleştirmek gibi adlar verdik. Felsefe onu kavramak için bir hazine dolusu kaynak kullandı: “yeterli sebep,” “Tin’in tarihi,” “şeylerin kendisine geri dönüş,” “varolandan olmayan Varlık.” Aynı zamanda, “entegral maddecilik,” “toplumsal ilişkiler devrimi” ve şimdi “transhümanizm” (insanın kendi teknolojisiyle yukarıya taşınması, daha fazlası olması). Ve nihai olarak, daha önce sözünü ettiğim pragmatizm: tüm ilkeleri bir yana bırakmak suretiyle neyse onunla başa çıkalım (ki buna her zaman şu sorulabilir: niye uğraşalım???).

Bu ironiktir – ama sadece – zalimce değil– sadece değil. Sadece İlksel olarak verili olan, bilgi ve açığa vurma prestijini kaybettiği için değil: Bilinecek olanı bilimler biliyor, ve ayırt edilecek olan kalın bir sis perdesi.

6

(Parantez açayım: Tüm felsefi eserleri çöpe atmıyorum. Asla. Yirminci yüzyılın büyük eserleri, taleplerinin keskinliği ve derinliği tartışılamaz. Hepsi “doğru” sorusunun daha ileri seviyede incelenmesine katkıda bulunmuşlardır. Fakat şu özsel olguya pek az dikkat edildi: hepsi de – kendine özgü tarafları ne olursa olsun—filozofla ilgiliydiler. Onları yakından gözlemlediğimizde, hepsi çeşitli düşünce nesneleri aracılığıyla, felsefenin kendisi sorusuyla ilgilenirler. (7) Tüm bu filozoflar – bu yerinde gösterilebilir – eksikliğini bildikleri bir şeyin acısını çekerler ama onun ne olduğunu bilmezler, ve hatta, özellikle, saptanabilir bir şey olduğundan şüphe ederler. Fakat eksik olduğu olgusu, ve her şeyin üstünde “şunun gibi eksiktir” (nihilizmin formülü) demenin yetersizliğidir burada önemli olan.

Fakat yeni bir felsefe icat etmek yetmez. Yenilik yapma, dönüşüm, mutasyon ve devrim “felsefe” adı verilen şeye başlangıçtan beri içkindir (elde edilmiş veya tesis edilmiş bir yetkinlik değildir o, ayırt etme bilgisinin veya ustalığının dostudur). Felsefe niyet edilmiş bir biçimde sonsuz denebilecek bir biçimde kendi projesine bağlanmıştır. Bu kesinlikli bir biçimde her felsefede gösterilebilir.

Bizim üzerimize düşen görev – ve filozofların (basit olsun diye Hegel’den beri diyelim) hissettikleri şey onun ağzını (nihilistik veya sinik veya mistik) dogmatik bir bağla bağlamadan bu sonsuzluğu aşmaktır. (8)

7

“Batı” adı verilenin politika, sanat ve imanı içeren (9) felsefi girişiminin devasa muğlaklığını göz önüne almak zorunluydu.

Muğlaklık terimde bulunur: Batı günbatımıdır. O halde hem bir tamamlanma hem de kaygıdır. Batı o kadar güçlü bir başarma makinesi olacaktı ki, bir gezegenin ve hatta kozmik organizmanın fizyolojik dokusu haline gelmişti. Kendi tahribatına teslim olmuş bütün bir dünyanın endişesi kadar çok olacaktı. Sanki gezegensel organizmanın bütün fizyolojisi sürekli kendisini tüketen bir kendine bağışıklık üretiyordu.

Sömürgeleştirme bu kendine-bağışıklığın (yani kendini zehirlemenin) amblemiydi. Hem metalaştırılması olanaklı olan her şeyi hem de bilme istemini kendinin kılma arzusunun kaynaklanan sömürgecilik birleştirme iddiasında olduğu dünyayı parçaladı. Hem dünyayı kendi bilgisine açmak hem de bu bilgiyi onu aşabilecek olana (bir öncelik sırası kurulamayacağı halde onu öncelemiş olan– daha ziyade bir dışsallık, en yakın bir dışarısı olarak verili olana) kapatmak.

Ne var ki tam da – hem hakimiyetin anlamı hem de bilginin anlamıyla ilgilenen– bu hareket felsefeyi canlandırır. Verili olanı almak veya onu onurlandırmak değildir (veya artık değildir). Yeni bir düzen meydana getirmek hakkındadır. Sadece bir halkı ve onun yaşadığı bölgeyi çekip çevirmek değil, ikisini de yeniden tanımlamakla ilgilidir; insanlık ve evren hakkında konuşmaktır.

Temellendirme ve temeli destekleme hakkındadır bu. Başlatmak ve devam etmek önemlidir – her zaman yeniden icat etmeyi bilmektir – sonuna kadar, yeniden göreve başlamak.

Bu anlamda, felsefe tüm düşüncelerden, bilgeliklerden ve diğer kültürler üzerine düşünümlerden farklıdır. Başka yerlerde, temellendirme iddiasında değildir, yorulmak bilmez güçleri, oyun oynayan güçleri, solukları, eğilimleri, onları ne doğalarını ne de anlamlarını bildiğini ileri sürmeksizin, dikkatlice gözlemler: bu kavramlar yerlerinden edilirler hatta burada. Bilinecek ve başarılacak bir şey de olmayabilir: her şey buyur edilecektir, muammaya varana dek ve hatta onunla başlayarak. (Bu bakımdan birden fazla Batılı düşünce, özellikle de mistik olan, bazen bu etkin teslimiyetle buluşur gibi görünmektedir).

Temel fark, felsefenin buyur etmemesi, ele alması ve gerçekleştirmesidir. Anlamın, varlığın, ilkelerin ve amaçların gerçekleştirilmesi– felsefenin anahtar sözcüğüdür. Bu anlamda yeni bir Dünya yaratan harika teknogenesis’ten ayrılamazdır. Kurmak (temellendirmek) ve büyütmek tam da teknik uygarlıktır.

İyi bilindiği gibi, teknoloji varlığa insanla geldi, ve insanlığın tüm çağları boyunca tüm kültürlerin ustaca başarılarını burada hatırlatmaya lüzum yok. Batıyla birlikte gelen yenilik teknolojinin kendi amacı olmaya başlamasıdır. Piramitlerin inşa edilmesinin bir saikı– kutsal doğası olan bir saiktır bu– vardı. Buna karşın, Eiffel Kulesi kendisinden üretildiği çelik üzerindeki hakimiyete adanmıştır sadece. Aynı biçimde, bugün biyolojik ve kozmolojik araştırmanın dile getirilen sebepleri ne olursa olsun, onları harekete geçiren enerji, ilgili programların çözümleme, denetleme ve yürürlüğe sokma yetilerinin kendilerini geliştirmelerinde bulunur. (10)

8

Elbette, Batı kültürünün karşılaştırılamaz başarılarını inkar edemeyiz. Fakat felsefenin (hem politikanın hem de sanatın) kalbindeki kendi gerçekleştirmeyle yakından bağlantılı olduğunu unutmamalıyız. Batı’yı, tüm dünyayı boğan bu doymak bilmez kendini gerçekleştirme arzusundan ayıramayacağımızı göz ardı edemeyiz.

Felsefe kendisine açık olan yola hemen girdi: Tüm kozmik, fizyolojik ve enerjetik düzenlerin altı oyulmuş (ve sonunda yavaş yavaş yok edilmişlerse) nasıl bir dünya yapmalı? Dünyanın (matematik, mekanik, tarihsel) temsillerinden oluşan (dünyanın çelişkilerine işaret eden veya şeylerin tenine nüfuz eden vs.,) etkileyici bir dizi ile karşılık verdi. Bu temsiller tarihte ilerlemenin birçok uğrağını ifade ediyorlardı ki felsefe de gerçekleştirme süreci olarak bunları vermişti kendisine. Dolayısıyla, teknobilim olarak bilgisinin tamamlanması, hümanizm olarak ödevinin tamamlanması ve küreselleşme olarak arzusunun tamamlanması haline geldi. Bu noktada, dünyanın temsillerini açımlamak da artık zorunlu olmaktan çıktı: Dünya kendi temsili haline geldi, tekno-insani-kozmik özerklik oldu.

Bu özerklik aslında sonunu gerçekleştirir – amacını – ve felsefenin, yani Batı’nın, yani kendini-gerçekleştirmenin (aynı zamanda sefalet, talihsizlik ve kimin insan gibi gördüğünü merak ettiğimiz milyonlarca bireyin yok edilmesini de içeren, herkesin talihsizliğine eklenen ekolojik felaketler bir yana) tamamlanması. (11)

Başka hiçbir şeye gönderme yapılmıyor gibi görünen bir dünyada özerklik ihtiyacından doğan felsefenin gerçekleşmesi– genel olarak “ötekinin” indirgenmesinin gerçekleştirilmesidir: Hiçbir kimliğe ve hatta karşılaştırmaya indirgenmeyen allo’nun. (allo, auto ile birlikte ortaya çıkmaz, oysa ki hetero homo ile bağlantılıdır).

Şimdi, gerçek zorunlu olarak allodur. Vurduğum taşın benim dışımda olması gibi, sevdiğim de benim dışımdadır; sanatçının eseri benim dışımdadır. Tüm mitolojilerin tanrılarını niteleyen bir şey varsa, insan olmamalarıdır. Felsefe gerçeğin bu allotropisini bilmiştir –“varlığın ötesindeki iyi” (Platon) veya “bilinemez özgürlük” (Kant) veya “varlık olan değildir” (Heidegger) dediğinde. (12)

Fakat ahtapotun veya delinin, polimerlerin veya yosunun bu allotropisi – bilginin veya iktidarın nesnesi değildir, ve bizim her zaman unuttuğumuz budur, sürekli bir biçimde bunu duyumsadığımız halde.

Aslında, bu bir unutkanlık değildir: felsefenin kalbine işlenmiş bir çelişkidir. Auto’nun – “bilmek, yapabilmek, kendi kendine isteyebilmek” – zorunluluğundan doğar, auto’nun kendisini zorunlu bir biçimde onunla ilişkide belirlediği allo’yu eş zamanlı olarak hem tanır hem de iter. Bir çocuğun “kendisi için düşünmesini” istediğimiz zaman olan budur: bu “kendi kendine”ye onu “başkaları tarafından”dan ayırt etmeden nasıl ulaşırız? Basit görünen bu soru tüm felsefeyi baştan başa kateder. Anarşizm sorunuyla gösterilebilir: bazı yönergeler ve ödevler olmadan nasıl bir anarşist yapılır?

Felsefe özünde anarşisttir: anarşizmin mottosu – “ne Tanrı ne Efendi” – kuralı gibi görülebilir. Fakat bu “ne…ne” ele alınıp incelenmelidir. Hiçbir şekilde belirlenebilir olmayanın, o halde ne inkar edilebilen ne de olumlanabilenin yadsınmasının anlamı nedir? Rig Veda’dan Yaratılış’a (13) kadar bütün teolojik dizi, tüm biçim, madde veya varoluşun altında yatana atfedilen belli bir mevcudiyeti –ne ne de içerisinde– korumak için fevkalade özen göstermiştir. Şu bu şekilde, her zaman bir konuşma ve sözcük yoluyla varlık yapma gücü söz konusudur.

Felsefe bu gücü bir sözcük (bir hitap) olarak değil, logos’un kendi kendisine bağlanması, yani tanrısız ve efendisiz bir kendine yeterliliğin etkili hale gelmesi olarak kavrar. Bu kendine yeterliliğin nihai noktası Hegel’in bir kopula olarak “olmak” fiilinin anlamsızlığını tasdik etmek suretiyle, bundan, onun kendini olumsuzlamasını ve bir ilk uğrağın imkanını çıkarmasıdır.

Varlık o halde ne varlık ne de hiçliktir: Kendisini olumsuzlayarak kendisiyle ilişki kurar. Hegel’in felsefesi böylece kendini-gerçekleştirmeyi başarır. (14) Felsefe, ne/ ne de’yi tamamen üstlenir; ne/ ne de’yi, varlığın allotropisi veya indirgenemez şişkinliği olarak onda (ne/ ne de’de) yine de açılanın ve ona (ne/ ne de’ye) açılanın karşılıklı ve otomatik (toplamda) kendini olumsuzlaması olarak tespit eder. Bu noktada allo-loji olarak kalan ve kalması gereken hakkında Tchouang-Tse’nin sözcükleriyle şu söylenebilir: “söylemin nihai olarak ulaştığı nokta, aynı zamanda, hem sessizlik-olmayan hem de konuşma-olmayan bir ifade kipi olarak konumlanacaktır.”

​9

Bir dolayım elde etmek için Çince’yi Almanca üzerine damlatmaya çalıştığım düşünülmemeli! Tersine, Hegel’in cümleleri ve Chuan-tse’ninkiler birbirine çevrilemez. Bu iki ne/ne de’nin birbirine çevrilemezliği dillerle ilgili bir mesele değildir. Sonu belirsiz bir biçimde birinden diğerine gidebilirsiniz.

Direnen, allo’nun indirgenemez karakteridir. “Ne/ ne de” her tür dolayımı dışlamalıdır. Ne kapsayabileceğimizi düşündüğümüz bir Çin ne de doğululaştırabileceğimizi düşündüğümüz bir Batı burada bir anlam ifade eder, zira her tarafı allotropiden yoksun veya başka türlü söylenirse, indirgenemez, kimliği saptanamaz, tanınamaz olandan yoksun olan aynı uzamdayız.

​Heidegger’in “düşüncenin görevi” dediği şey– en azından bizim belirtebileceğimiz haliyle – şudur: tutulamaz olanın önünde duracak mıyız? Veyahut zavallı felsefi özerkliğimizle tatmin olmayı sürdürecek miyiz? Veyahut da, süper, büyücek ve bol miktarda içerimi bulunan bir anlamsızlığın (kimsenin talep etmediği) ispatını yaptıktan sonra neden o meseleyi bırakıp başka konuya geçmeyelim ki?

Dipnotlar

  1. Bu kısa liste sadece, az sayıda, belli başlı adı hatırlatır. Fakat bu epik bir listedir.
  2. Aristophanes’ten beri bildiğimiz gibi, şunu düşünmeye değer: Felsefeye saygı gösterildiği kadar onunla alay edilmiştir. Bugün onunla artık alay edilmiyor çünkü sözünü ettiğim ılık su haline geldi.
  3. Doğru yanlış zıtlığından ayrı olarak, felsefenin dışında doğru fikri varlığın, verili olanın mevcudiyetinin dile getirilmesiyle karıştırılmıştır. Popol Wuh’un ilk satırları örnekseldir: ” Quiché adı verilen bu yerin eski sözcüğünün kökü budur “, yeni çeviri https://fr.wikipedia.org/wiki/Popol_Vuh. Fakat eski çeviri(ler) de zariftir; ‘burası Quiché (veya Quichué)dir; kökenin yeridir, kökensel olarak hakiki ismiyle adlandırılmıştır. Bu adın hakikati addır.
  4. Diğer bölgeler benzer fakat farklı bir kopuş deneyimlerler: Buda, Konfiçyus, Lao Tzu, Japonya’daki Ise Tapınağı, vs. ile Maya, Vedalar, Mezopotamya ve daha başka birçokları karşılaştırılabilir. Elbette, Akdeniz dünyasında Mısır’ın uzun ve karmaşık dönüşümü, ki çok önce başlamıştır ve Pers kültürünün dönüşümü hesaba katılmalıdır.
  5. Çok basit, elbette, fakat amacım burada – basitlikçi olmadan – karmaşıklığa dönebileceğimiz açık çizgileri saptamaktır.
  6. Hiçbir mitoloji kendi statüsünü sorgulamaz.
  7. Veya bu belirsizlik: Burada bu kesinlikle önemli noktada duramam.
  8. Çok önemli bir rol oynamış olan Batı’nın dinleri üzerinde durmamam şaşırtıcıdır. Çünkü onlar bizzat, farklı biçimlerde, Batı’nın ve dolayısıyla felsefi fenomenin veçheleridir. Özellikle, Pers, Mısır ve İsrail Batılı dönüşümde belirleyici roller oynadılar.
  9. Halihazırdaki pandeminin dolaysız amaçlara yeniden bir önem verdiği doğrudur. Fakat o da teknosfer’in gelişiminin bir etkisidir… Aynı biçimde, kanser araştırmasında ilerlemeyi bırakmıyoruz, ancak kanserleri yaymayı da bırakmıyoruz…
  10. Birkaçının üstel zenginliğini protesto etmek haklı ve zorunlu olduğu halde boşunadır, zira zenginlikteki bu artış Makine’nin ontolojik kendini geliştirmesine aittir.
  11. Her büyük felsefede bulunan bu örnekler muhafaza etmekteyiz sadece.
  12. Bir akrabalık bağı kurma iddiasında değilim ama çarpıcı analojiler mevcut.
  13. Elbette, bunun, varlığın kendisiyle ilişkisini sonsuz olarak niteleyen Hegel’i tatmin etmediği gösterilebilir. Bu sonsuz mefhumu başka bir çözümleme gerektirir.
  14. Les Œuvres de Maître Tchouang, çeviren Jean Lévi, Éditions de l’Encyclopédie des nuisances, 2006, s.226.

Bu yazı ilk olarak 11 Temmuz 2021’de Philosophy World Democracy adlı sitede yayınlamıştır.

Kaynak: Gazete Duvar

 

Yorum Yaz