İoanna Kuçuradi ile hayat üzerine-2: Azların gücü çokların güçsüzlüğü

Figen Atalay / 13 Şubat 2021 Cumartesi

– Birçok çocuk ya da genç, özgürlüğü, örneğin dersin ortasında serbestçe sınıftan çıkıp bir süre sonra dönmesi şeklinde anlıyor! Başta “kadın cinayetleri” olmak üzere birçok suçun temelinde, kişilerin bir an kendilerini tutamamaları/kendilerine hâkim olamamaları var. Bir insanın bir an nevri dönüyor, karısını öldürüyor, sonra da intihar ediyor. Çocukların kendilerini tutmayı en iyi öğrenebilecekleri yaşlar, ilkokul – ortaokul yaşlarıdır.

– Buraya nasıl gelindi? Dünyamızı buraya getiren farklı etkenlerin başında, onların arka planında bulunan düşünceler -bakışlar, yaklaşımlar- geliyor. Bunlardan birkaçı: gelişmeci politikaların da gösterdiği gibi, her şeye sinmiş olan ekonomik yaklaşım; özgürlüğün ve özgürlüklerin yanlış anlaşılması; bir yönetim biçimi olarak demokrasinin, oylananın ne olduğuna -etik değer bakımından niteliğine- bakılmaksızın oyçokluğuna indirgenmesi ve robotların cazibesidir.

DERİN BİR HAYAL KIRIKLIĞI

– Yaklaşık 40 yıl önce, Kahire’de yaptığınız bir konuşmada “19. yüzyıl 20. yüzyıla neleri aktardı? Ve kökten bir değişiklik olmazsa, 20. yüzyıl ne aktaracak 21. yüzyıla” sorularını sormuşsunuz. Bu soruların yanıtını yeniden rica edebilir miyiz sizden? 

Bu sorduğunuz sorunun bir cevabını, o konuşmada ve o konuşmadan sonra kaleme aldığım yazılarda bazı söylediklerimi aktararak vereyim: “Bu iki soruyu dünya çapında olan bitenlere bakarak yanıtlamak istersek “başkaldırma” sözcüğü her ikisi için oldukça uygun bir yanıt olur.

19. yüzyıl, başkaldırma gerektiği düşüncesini yüzyılımıza (20. yüzyıla) aktardı; bu düşünce de gitgide öylesine bir gerçek oldu ki ölüm saçan başkaldırma çağın geleneği oldu.

Ve uluslararası politikada bir “devrim”le temel bazı değişiklikler yapılmazsa, yüzyılımızın gelecek yüzyıla (yani 21. yüzyıla) aktaracaklarının başında bu gelenek gelir.

Böyle radikal bir değişim olmamıştır. Tersine, BM’nin bütün iyi niyetli çabalarına rağmen, şiddet ve terorizm arttı, dünya düzeyinde artmakta da devam ediyor. 11 Eylül (2001), 21. yüzyılın başına damgasını vurdu. Canlı bombalar, terorizmin baş silahı oldu.”

Birleşmiş Milletler’in 2002 İnsansal Gelişme Raporu’nda da şunları okuyoruz: “Ekonomik, siyasal ve teknolojik bakımdan dünyamız, hiç bu kadar özgür olmamıştı -bu kadar adaletsiz!”

2019 yılı İnsansal Gelişme Raporu’nda da şunları okuyoruz:

“Ülkeden ülkeye yayılan gösteriler dalgası, bütün ilerlememize rağmen, küreselleşmiş toplumumuzda bir şeylerin işlemediğinin açık bir işaretidir.

Farklı farklı skandallar insanları sokaklara döküyor… Ne var ki, bunları birbirine bağlayan iplik, eşitsizlikler karşısında duyulan derin ve gitgide artan hayal kırıklığıdır… Ve insanlar birkaç kuruşu ceplerinde tutmak için başkaldırırken güç, bu hikâyede başrolü oynuyor: Azların gücü, çokların güçsüzlüğü ve değişim talep eden insanların toplu gücü.

Temel yaşam standartları arasındaki uçurum daralırken yeni bir uçurum açılmıştır -dördüncü kademe eğitimde ve broadband’ta.

Buraya nasıl gelindi? Dünyamızı buraya getiren farklı etkenlerin başında, onların arka planında bulunan düşünceler -bakışlar, yaklaşımlar- geliyor. Bunlardan birkaçı: gelişmeci politikaların da gösterdiği gibi, herşeye sinmiş olan ekonomik yaklaşım; özgürlüğün ve özgürlüklerin yanlış anlaşılması; bir yönetim biçimi olarak demokrasinin, oylananın ne olduğuna -etik değer bakımından niteliğine- bakılmaksızın oyçokluğuna indirgenmesi ve robotların cazibesidir.”

İNSANLAŞTIRMA EĞİTİMİ 

– Eğitimde ne gibi yanlışlar yapılıyor? Neden düzey sürekli düşüyor? İyi eğitilmemiş insanlar nelere yol açıyor? 

Eğitimde gördüğüm en temel sorunlardan biri, eğitilenlerin yalnızca bilgisel yeteneklerini geliştirme peşinde olmasıdır. Genellikle, çocukların “bilim ve teknoloji” modalarına göre bilgisel yeteneklerini geliştirmelerine yardımcı olunuyor. Bunların dışında, kişileri insan olarak geliştirebilecek çalışmalar, etik yeteneklerini geliştirmelerini sağlayabilecek çalışmalar pek yaptırılmıyor çocuklarımıza. Yapılmak istendiği zaman da amacına ulaştırabilecek şekilde yapılmıyor. Çocukların sanatsal yeteneklerini geliştirmek için öğretilen oyunlar ve diğer sanatsal çalışmalar, ancak usta bir hocaya rastlarsa, çocukların estetik yeteneklerini rastlantısal olarak geliştirmelerini sağlıyor.

Bu eğitimde bir de benim çok önemli olduğunu düşündüğüm, çocukların kendilerini tutabilmelerini, kendilerine hâkim olmalarını öğrenmelerine yardımcı olunmuyor -bu da sözüm ona “özgür” yetişmeleri adına. Öğretmenlerin çoğu da özgürlüğü bilmiyor. Birçok çocuk ya da genç özgürlüğü, örneğin dersin ortasında serbestçe sınıftan çıkıp bir süre sonra dönmesi şeklinde anlıyor! Başta “kadın cinayetleri” olmak üzere birçok suçun temelinde, kişilerin bir an kendilerini tutamamaları/kendilerine hâkim olamamaları var. Bir insanın bir an nevri dönüyor, karısını öldürüyor, sonra da  intihar ediyor.

KENDİNİ TUTMAK

Çocukların kendilerini tutmayı en iyi öğrenebilecekleri yaşlar, ilkokul – ortaokul yaşlarıdır. Bunu söylememin dayanaklarından biri şu: ben derslerime katılanlardan, rahatsızlık durumu dışında, su içmemelerini rica ediyorum. 50 dakika sabredebilirler, yani kendilerini tutabilirler.

Düzeyin düşmesine yol açan etkenlere gelince: Ortaöğretimi ve yükseköğretimi belki ayrı ayrı ele almak uygun olur. Üniversite öncesi eğitim bir “uzmanlaştırma” eğitimi değil, bir “insanlaştırma” eğitimi olmalı. Tip tip liseler değil, bir tip lise olmalı, kişilere bilgisel yeteneklerini olduğu kadar etik yeteneklerini de geliştirmelerine yardımcı olan bir eğitim olmalı. Pek tabi ki bu dediklerimi ayrıntılı olarak açmak gerekir.

Az sayılmayacak insanlar var ki esen “hava”lardan dolayı bazı insanca özlemlerini kendilerine bile itiraf etmiyorlar, ama anlayacak birinin olduğunu düşününce ona “içlerini açabiliyorlar.”

Ben son yıllarda ağırlıklı olarak felsefe-etik merkezli insan hakları dersleri veriyorum. Bu derslerin bazıları insan haklarıyla ilgili konular üzerinde kişilerin kendi adlarına düşünmelerine, kendi adlarına bazı şeyleri görebilmelerine yardımcı olmayı amaçlıyor. Dönem sonu sınavlarda da çok defa “Siz bu dersten özellikle neyi/neleri öğrendiniz?” veya “Sizin için yeni olan bir şey öğrendiniz mi?” gibi bir soru soruyorum. Bu sınavlarda bir öğrencim neler öğrendiğini yazdıktan sonra, şunu ekledi: “Ben üniversite mezunuyum ve 41 yaşındayım. Neden bugüne kadar kimse bize bunları öğretmedi?”

“İyi eğitilmemiş insanlar” nelere yol açıyor? Yangınlara yol açıyor, insanların durup dururken beyin kanaması geçirmelerine yol açıyor… Son yıllarda yangınlar neden çok arttı? Son onyıllar birçok binanın -kamu binaları dahil- merdiven basamaklarının sonuncusu neden diğer basamaklara göre daha kısa veya daha yüksek oluyor? Bir binanın elektrik tesisatı ilgili kurallara dikkat edilmeden yapılıyorsa, binaların merdivenleri tam ölçülmeden yapılıyorsa, üstüne üstlük de bunlar yeterince denetlenmiyorsa, yangınlar da çıkar, insanlar da düşer ve durup dururken beyin kanaması geçirir. Depremde yan yana iki binadan biri yıkılıyor, diğeri yıkılmıyorsa gibi apaçık örnekler de bir yana. Bunların birçoğunda, çıkardan da öte etik bilgisizlik söz konusu.

EZBERE KULLANMAK…

– Eğitim sisteminde öncelikli olarak yapılması gereken değişiklikler neler olmalı? 

Öncelikle yapılması gereken, her düzeydeki eğitim programlarında, kişilerin insan olarak bütün yeteneklerini -bilgisel, etik, estetik yeteneklerini- geliştiren bir eğitim haline getirmek: Baktıklarını kendi gözleriyle görebilecek insanlar yetiştirmek, örneğin değerli arkadaşım Gülriz Uygur’un kitabının adında dile geldiği gibi “hukukta adaletsizliği görebilen”, başka bir deyişle baktıklarına olabildiğince değer atfetmeyen, doğru değerlendirmenin nasıl yapılabileceğini en azından teorik olarak bilen, etik değerleri kültürel değer yargılarıyla karıştırmamayı becerebilen insanlar eğitmek. Yani daha önceki bir-iki sorunuza cevap verirken söylediğim gibi, kişilerin bütün insansal yeteneklerini geliştirmeyi hedef edinen bir eğitimi bilgi ile planlamak ve gerçekleştirmeye çalışmak.

Çeşitli türden bilgiler gereklidir bunun için. Liyakat liyakat deniliyor ama belirli bir alanda liyakatin ne olduğunun da farkında olmak gerekir. Çok çok basit bir örnek vereyim: Çeşitli alanlarda “akademik ölçütleri karşılayan ortak kitap” yayımlamaya kalkışan ve reklamını yapan, bir reklamda “Social and Humanities Sciences” dememeli!

Sık sık söylediğim gibi ezbercilikten de ezbere yakındığımız gibi, birçok kelime de “olumlu” bir şeyi ifade ettiği düşünülen kelimeler ezbere kullanılıyor. Önemli dertlerimizden biri de budur.

ONSUZ OLUNAMAYACAK BİR İLKE: LAİKLİK

– Toplumsal özgürlük nasıl sağlanabilir? 

İfade özgürlüğünün sınırları nelerdir? Laikliğin insan haklarıyla ilgisi nedir? 

“Toplumsal özgürlük” konusuna iki perspektiften bakmak mümkün: kişi perspektifinden ve devlet perspektifinden. Devletle ilgili olarak “toplumsal özgürlük” dediğimiz, kişilerin benim dolaylı olarak korunan haklar dediğim – beslenme, barınma, eğitim, sağlık vb. – hakları korumak amacıyla kurulan kurumlar ve kuruluşların bu amaca uygun işleyişiyle, o devletin yurttaşlarına sağlanan imkânların varlığıdır. Aynı şeyi kişi perspektifinden dile getirirsem, bir devlette bütün yurttaşların, temel kişi haklarının getirdiği taleplerin, o ülkenin gerçeklik koşullarında yerine getirilmiş olması demektir, öyle ki bütün yurttaşlar insan onuruna yakışır şekilde yaşayabilsin. Bu olanağın sağlandığı yerde toplumsal özgürlük var, demektir.

İfade özgürlüğüne ilişkin sorunuza gelince: İfade özgürlüğü denen hakkın tek başına değil, düşünce özgürlüğü hakkıyla ve kanaat özgürlüğü hakkıyla birlikte, onun bir öğesi olarak ele alınmasının uygun olduğunu düşünüyorum -; onlarda kapsanan bir öğeleri olarak. İnsan haklarını, onları talep etmenin amacını gözden kaçırmadan ele alacaksak “ifade özgürlüğü” denilen, düşünce özgürlüğü ve kanaat özgürlüğü gibi hakların doğal bir öğesi olsa gerek. Bu amaç gözden kaçırıldığında, ifade özgürlüğü serbestçe “ötme” ya da serbestçe kin kusma sözedimlerine dönüşüyor.

Laiklik de ancak insan haklarıyla bağlantı içinde ele alındığında, dünyamızın bugünkü koşullarında, onsuz olunamayacak bir ilke olarak görünüyor. Laiklik yaygın bir şekilde tanımlandığı gibi: “Devlet ile din işlerinin ayrılması” ya da “devletin bütün dinlere eşit mesafede olması” şeklinde dile getirilince, bununla laikliğin bir-iki sonucu dile getirilmiş oluyor. Laikliğin talep ettiği, dinsel normları da kapsayan kültürel normların toplumsal ilişkilerin ve kamu düzeninin kurulmasını ve işletilmesini belirlememesidir, öyle ki insan hakları normları belirleyebilsin. Değişik ve değişken olan kültürel normlar bu ilişkileri ve düzenleri belirlediğinde, insan haklarına yer kalmıyor.

Kaynak: Cumhuriyet

Yorum Yaz