GÖÇMEN SORUNLARI: Şamar Oğlanı / Zeliha ALTUNTAŞ

27.10.2020

 

Tarihsel olarak insanın göç hareketliliğinin temelinde; barınma, yiyecek bulma ve doğal felaketlerin yarattığı yıkıcı etkiler başta gelmekle birlikte; sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla,  özellikle de egemen sınıfların yıkıcı tahribatı belirleyici olmuştur.

Kapitalist toplumda ise, sermayenin yıkıcı savaşları, yeryüzünün altını üstünü talan ederek cehenneme çevirmesiyle, işçi ve emekçilerin göçü olağan bir hal almıştır.

Göçün Sebepleri

Sınıfsız, komün şeklindeki yaşama mülkiyetin girmesi, yani tarıma sabanın girmesi ve buna bağlı olarak köylerin kasabalaşması, kentleşmesi ve bugün “Küresel Köy“ olarak adlandırdığımız yaşam koşullarının oluşması da göçün sebebidir. Göçün en önemli sebeplerinden birisi de toprakların, memleketlerin, işgalciler tarafından istila edilmesi ve toplulukların vatanlarını terketmek zorunda kalmalarıdır. İnsanlar, ayrıca ekonomik, dini, sosyal ve iktisadi koşullardan ötürü, yaşadıkları vatanlarından, topraklarından başka yerlere göç ederler. Köy yaşamından makinalaşmaya geçmek arzusu ve sanayileşmenin şehir merkezlerinde toplanması göçü önemli ölçüde hızlandırmıştır. Köylerde eğitim ve sağlık sorunlarının çözüme ulaşamaması nedeniyle göçler ülke içi ve dışı olarak ele alınabilir. Göçleri sınıflandırmak istersek, savaş, afet ve işgal gibi nedenlerden dolayı daha güvenli bir yaşam kurmak isteyerek yollara düşen mülteciler ve mübadele göçmenleri gibi zorunlu olan göçler. Ekonomik ve sosyo yapıdan dolayı ülkelerinde iş bulamayan ve bundan dolayı hayatlarını daha iyi şartlarda sürdürmek arzusuyla başka ülkere göçeden işgücü ve daha nitelikli meslek sahiplerini kapsayan işgücü olarak değerlendireceğimiz beyin göçü sayılır.

Avrupa‘ya Göç

2. Emperyalist Paylaşım Savaşından çıkan Federal Almanya, savaş sonrası oluşan işgücü açığını gidermek için 1955‘ten itibaren İtalya, Yunanistan, Portekiz, Türkiye, Suriye ve diğer bazı ülkelerden göç alarak „ekonomi mucizesi“ adını verdikleri ekonomik büyümeyi, işte bu göçmen iş gücü ve emeği üzerinden sağlamıştır diyebiliriz.

Kuzey Afrika‘da yer alan Fas, Cezayir ve Tunus özellikle Fransa‘ya işçi göçü verdiler. 1961 yılında Almanya ile Türkiye arasında ‘İşçi Göçü Antlaşması‘ imzalandı. Federal İstatistik Dairesinin verilerine göre, 83 milyon nüfuslu Almanya‘da 2018 yılında yaklaşık olarak 20,8 milyon göçmen kaydedilmiştir. Bir önceki yıl verilerine göre % 2,5 oranında artış göstermiştir. Bunlardan 2,8 milyon Türkiye kökenliler ilk sırada yer almaktadır.

2011 yılında baş gösteren Suriye iç savaşı, Emperyalistlerin Suriye’de “Böl, Parçala, Yönet“ politikası sonucu yarattıkları iç savaş ve çatışmalar sırasında çatışmaların şiddetinden kaçan Suriye halkı öncelikle Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Irak gibi ülkelere, daha sonra da Avrupa ülkelerine göç etmek durumunda kaldı. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının AFAD verilerine göre, Türkiye‘de 2 milyon mülteci bulunmaktadır. Suriye‘den iç savaş yüzünden kaçmak zorunda kalan binlerce mülteci kadının birçoğu, fuhuşa ve zorla evliliğe maruz bırakılmıştır. Bir çok mülteci de aynı zamanda organ mafyasının eline geçmiştir.

‘Küresel Köy‘ diye adlandırabileceğimiz, neoliberal politika anlayışıyla Kapitalizmin en dorukta olduğu teknoloji – milenyum çağında burjuvazi, dinamik (genç – effektif) iş gücü arayışı içindedir. Doğum oranı ve nüfus sayısının azalması ve 65 yaş üzeri nüfusun artması, bu sistemin çarkını döndürecek işgücü ihtiyacını da artırmaktadır. Avrupa‘nın en büyük ekonomisine sahip olan, Avrupa Birliğinin bel kemiği denilen Almanya‘nın göçmenlere kapılarını açması, insan sevgisinden ziyade, genç – dinamik işgücü gereksinimini karşılamak içindir. Almanya 2014 yılından bu yana düzenli olarak göç almaktadır. Bertelsmann Vakfı verilerine göre düzenli bir şekilde dışarıdan göçmen alınmazsa 2060 yılına kadar Almanya nüfusunun 16 milyon azalacağı öngörülmektedir. Ve bu işgücünün sağlanması için her yıl 260 bin göçmene ihtiyaç duyulmaktadır. AB‘nin kendi içindeki işgücü dolaşımı da bu anlamda yetersiz kaldığından, AB ülkeleri kendi dışındaki ülkelerden işgücü gereksinimini karşılamak durumundadır. Bunun için de bir meta olarak kabul ettiği ve karpuz kavun seçer gibi en kalifiye olanlarını seçerek artı-değer üretimini maksimize edecek ucuz işgücü teminini gidermek istiyor.

ABD, AB, Çin, Kanada ve gelişmiş kapitalist emperyalist ülkelere göçmenlerin bir kısmı yasal yollarla, bir kısmı da illegal yollardan giriyor. Kayıtsız binlerce işçi, oldukça ucuza, sosyal haklardan yoksun ve hiçbir iş güvencesi olmaksızın ucuza çalıştırılıyor. Devlet bunu bilse de, işçilerin “kaçak” olarak çalışmalarına sessiz kalıp göz yumuyor ve sermayenin maksimize edilmesine doğrudan destek oluyor. Kaçak olarak kabul edip, yurtdışı etmediği bu ucuz işgücünden daha fazla kâr sağlamak istenmektedir..

İnsanlık, 2.Emperyalist Paylaşım Savaşından bu yana yaşanan en ciddi mülteci sorunu ile karşı karşıyadır.

Birleşmiş Milletler Sözleşmesi olan ‘1951 Mülteci Sözleşmesi‘, mülteci statüsünde olan ve buna bağlı olarak sığınma hakkı almış bireylerin haklarını ve sığınma veren ülkelerin sorumluluklarını tanımlar. Mülteci Sözleşmesi, insanların zulüm ve işkenceden dolayı sığınma talebini İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi‘nin 14. Maddesi ile koruma altına almaktadır.

Uluslararası Af Örgütü’nün yürüttüğü ‘İnsan Hakları‘ çalışmalarından biri de mülteci ve sığınmacıların insan haklarının korunmasına yöneliktir. Ama maalesef Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserinin de ifadesinde, şu anda Yunanistan sınırında asla insani olmayan şartlarda tutulan mülteciler ile Mülteci Antlaşmasının uluslararası hukuk ilkeleri ve kuralları ihlal ediliyor.

Dünya nüfusunun 25,4 milyonu mültecilerden oluşuyor, mültecilerin yarısından çoğunu ise çocuklar oluşturuyor. Mültecilerin barınma, beslenme, giyinme gibi temel ihtiyaçlarının sağlanması, psiko-sosyal olarak iyi olma halleri ve savaş ortamından geldikleri için, yaşadıkları travmaların rehabilitasyonu çok önem taşımaktadır.

Kölelik, Amerika Birleşik Devletlerinin tarih boyunca temel politikası olmuştur.

Köle tacirleri 1820 ile 1870 yılları arasında 50 yıl içinde Amerika’ya yaklaşık 7,5 milyon insan taşımıştır.

Göçmenler üzerinden ırkçı politikalar geliştirseler de burjuvazinin bu ucuz işgücüne ihtiyacı vardır. ABD’de, Birleşmiş Milletler raporuna göre 48,5 milyon göçmen işçi bulunmaktadır. Ki, bunların yaklaşık 11 milyona yakını kayıt dışı ve illegal yollardan yaşamlarını sürdürmektedirler. Devlet bu ’Kayıt Dışı’ göçmenleri bilmekte ve bu sayılara çalışma istatistiklerinde yer vermemektedir. Bunları en ağir koşullarda, yeri geldiği zaman “sizi şikayet eder, yurtdışına atarım” diyerek tehdit etmekte ve iliklerine kadar sistemin sömürüsüne izin verilmektedir. 15 yaş altı çocukların çalışması yasak olduğu halde, kayıt dışı bulunan göçmen çocuklarının çalışmasına da göz yumulmaktadır.

Gelişmiş kapitalist sistemin yoğun yaşandığı ülkeler, ekonomik çarklarını döndürecek dinamik ve genç nüfusa ihtiyacını az gelişmiş ve mülteci durumuna düşmüş ya da düşürülmüş göçmen işçilerden tercih etmektedirler. Zira Göçmen işçi maliyeti düşük olup buna bağlı olarak da, bu kesim en fazla artı değer kazandırmaktadır. Bu kesim aynı zamanda hak aramaktan yoksun bırakılan günümüzün modern köleleri, yani ’Şamar Oğlan’larıdır.

Taşeronlaşma (kiralık işçi), günümüzün modern köleliğidir. Almanya’da 1milyon civarında “kiralık işçi’ çalışmaktadır. Avrupa Birliği’nin ve Almanya’nın, bir çeşit iç pazar işlevi gören, maliyeti ucuz Romanya, Bulgaristan, Polonya gibi ülkelerden gelen göçmenlerle, diğer ülkelerdeki savaşlar nedeniyle gelip sığınan göçmenler bu kategoride, yani kaçak işçi kategorisinden çalıştırılmaktadır. Büyük firmaların doğrudan işçi istihdam etmek yerine bu aracı (modern kölelik sistemi) seçmeleri, bu işgücünü en güvencesiz, en ağır şartlarda çalıştırıp (iyi çalışma kalitesi gösterilirse de işe alınacağım umudunu sunarak emekçiler son gücüne kadar sömürülmekte ve istendiği zaman da kapının önüne konulabilmesi nedeniyledir. Başka toprakları kendine vatan yapıp, kökleri kendi anavatında olan “Aidiyet Duygusu” ile kendilerini gurbet topraklarına hissetmeyen, karın tokluğuna ve bir gün vatanlarına döneceklerine inanan göçmenler, insan onuruna yakışmayan şartlarda bırakılmaktadır. Göçmenler bu modern kölelik sistemin ağına düşmüş birer mal / meta olarak görülmekte, artı değer beklenen işgücü kabul edilmektedir.

Öte yandan bu ülkelerden getirilen kadın işçiler daha çok sağlık ve hizmet sektöründe çalıştırılacak ucuz işgücü olarak görülmektedir. Almanya’da 6 milyona yakın işgücü “mini job” olarak adlandırılan, kısa süreli çalışma saatleriyle çalışma zorunda bırakılıyor. Kadın emeği üzerinden sömürünün en azgın şekilde sürdürüldüğü bu alanlarda milyonlarca insan, standart çalışma saatlerinin üzerinde bir efor harcayarak sömürülmektedir. Asgari ücret saati 9,19 Euro olarak belirlendi. Avusturya’da olduğu gibi bazı Avrupa ülkelerinde başta esnek çalışma sistemi olmak üzere çeşitli yöntemlerle günlük çalışma süresi 8 saatten 12 saate kadar yükseltilmektedir. Kadınların erkeklere oranla istihdam edilme oranları daha düşük gözlemlenmekte olup daha düşük ücretli olarak da çalıştırılmaktadırlar. Bu kadınların büyük çoğunluğu ise göçmen kökenlidir.

GÖÇMEN SORUNLARI

İnsan İhtiyaçları Teorisi – Maslow Teorisi

Daha iyi yaşam koşulları için savaştan kaçarak göç yollarına düşülmüş olsa da durumun pratikte pek de öyle olmadığı aksine göç edilen ülkelerde din, dil, kültür, gelenek ve sosyo-ekonomik gibi durum farklılıkların, uyum sürecini olumsuz etkilediği görülmektedir.

Biyo – Psiko – Sosyal varlık olan insan üzerinde karmaşık etkileri ve izleri olan göç olgusunun hassas, savunmasız ve risk altındaki özellikle çocuklar üzerindeki etkisi, yetişkinlere göre daha hasar verici düzeylerde olmaktadır. Ayrıca, göç süreçlerinde, kültürlerinden, dillerinden, köklerinden, yaşam alanlarından koparılmış olan göçmen ve göçmen çocukları, yerinden edilmişliğin ve savaş ortamına maruz kalmanın travmatik etkilerini de taşımaktadır. İstatistikler de göstermiştir ki savaş, açlık, kıtlık ortamından gelen göçmenler ilk olarak yerleşmiş oldukları ülkelerde fizyolojik ihtiyaçları ve güvende hissetme ihtiyaçları giderildiği için kendilerini mutlu olarak tanımlamışlardır. Zaman içerisindeyse kendilerini “Aidiyet Duygusu“ içerisinde ifade edemedikleri için geçirmiş oldukları travmanın da etkisi, dil sorunu, kendini yabancı hissetme, yabancı hissettirilme, hor görülme, kabul görmeme gibi duygulardan dolayi kökleri olan ülkelerindeki hayatlarının özlemi ile uyum sorunu yaşamışlardır. Aynı zamanda kapitalist sistem tarafından ucuz işgücü olarak görülen, yaşamlarını devam ettirmek için en ağır şartlarda çalışmaya mahkum bırakılan bu göçmenler çoğunlukla taşeron firmalar aracılığı ile sömürülmektedir. Taşeron firmalar bu yaşadığımız ‘Bilgi Çağında‘ kapitalizmin insan işgücü sömürüsünün göstergesi olarak insanlığın yüz karasıdır. Emeği gasp eden, kâr hırsıyla insanın tüm bedenini, ruhunu, özgürlüğünü, insan onurunu dize getirmeye çalışan bu sistemin bir tekerleğidir. Bu çalışma sistemine insan fiziken ve ruhen dayanamadığı için bir çok göçmen, depresyon ve özellikle ağır çalışma şartlarından dolayı ‘Tükenmişlik Sendromu“ rahatsızlığına yakalanmıştır.

Cinsiyetlendirilmiş ve işgücü olarak indirgenmiş olduğunuz her statünün başına “Mülteci – Göçmen“ sıfatı eklenir. Suriyeli hırsız, Afgan çöp toplayıcısı, Rus mafyası, Türk temizlikçi, gibi… Eğer, olumlu bir şekilde söz edilecekse genellikle bir ’ama‘ bağlacı ile tamamlanır. Mülteci müzisyen ama… Mültecilik sadece yurdunu, kimliğini kaybetmek değil, sonu gelmez bir itaat zincirine biat etmek, razı olmak , minnet ederek masum olmaya çalışmaktır.

Köle Ticaretiyle varlığını sürdüren Birleşik (Birleşmiş) Milletlerin zenginliği üzerinden emek ve kan damlıyor. Avrupalı tacirlere satılan bu insanlar bir meta gibi görülerek Afrika‘dan sökülerek Amerika’daki plantasyon sahipleri tarafından köle olarak işgücü sömürüldü. Bu sermaye dünya ticaretinin, Amerika‘nın ilk büyük servetinin belkemiğini oluşturdu. Bu servette sömürülen insan emeği, akan gözyaşı, akan kanlar..

Yerin dibine girecek insan onuruyla oynayan zihniyet. Bu günkü Taşeronluk, Kiralık Firmalar üzerinden özellikle göçmen işgücü farklı mı? Kapitalist sistemin doymak bilmeyen açgözlülüğü özellikle göçmen işçileri vampir gibi kan emmeye devam ediyor.

Ne zaman ki kapitalist sermayenin, çarkını döndürecek emeğe ihtiyacı var, o zaman bir göç dalgası var. Maalesef ki doğayı, insan emeğini sömüren dizginlenmesi mümkün olamayan artı-değer üzerinden kârını en üst düzeyde maksime eden sermayelerin, çarkına takılıyor. ABD öncülüğünde yürütülen savaş politikaları Suriye Halkını göç etmeye zorlamıştır.

Göç esnasında binlerce insan umudunu ya Akdeniz sularına gömmüş, ya da Göç esnasında organ mafyasının, fuhuş mafyasının eline düşmüştür. İnsan Onuru bu sistemin azgın nefsinde kaybolmuştur…

Zorunlu Göç

Zorunlu Göç durumunda savaş gibi, düşünce özgürlüğü gibi nedenlerden dolayı mülteci durumuna düşen zorunlu göçmenler, bir anda psikolojik travmalara maruz kalıyorlar. Bu duygusal travma veya kültür şoku, dil sorunu, aidiyet duygusu eksikliği, iklim farkı nedenleriyle, sosyo-ekonomik ve psiko-sosyolojik nedenlerle büyük travmalar yaşıyorlar. Savaş ve ölümden kaçan ve hayatlarını bu bağlamda riske alan daha yaşanılır bir hayat umuduyla göç yolunda ya yaşamını yitiren, ya fuhuş veya organ mafyasına kurban giden binlerce insan, tam da bu çağın Şamar Oğlanlarıdır.

Maslow‘un ‘İnsan İhtiyaçları Piramidi‘ yaklaşımına göre değerlendirirsek, ilk etapta savaştan, açlıktan, yoksulluktan, korkudan göç yollarına düşen insanlar bir ülkeye iltica olarak sığındıkları zaman, fizyolojik ihtiyaçları karşılandığı için ve kendilerini güvende hissettikleri için ilk 6 ay süresindeki verilerde kendilerini mutlu olarak adlandırmışlardır. Aidiyet Duygusu eksikliğini hissetmelerine sebep olacak dil sorunu, uyum ve kabul görme sorunu, kültürler arası sosyo-ekonomik nedenlerden dolayı bu veriler gittikçe zaman içinde kendilerini mutsuz, tükenmiş insanlar olarak adlandırmışlardır. Göç ettikleri yerde ya da göç esnasında düşmanca tavra maruz kalan, özellikle çocuklar, kadınlar psikolojik travmalar yaşamaktadır. Kimlik ve aidiyet sorunu dünyada göçmenler arasında zikredilen en önemli sorunların başında yer almaktadır. “İsviçre Hastalığı“ olarak da literatüre geçen özünü kaybetme, özünden uzaklaşma ile kendini göç ettiği ülkeye ait hissetmeme veya hissettirilmeme… Devlet de bu bağlamda göçmenlerin göç ettikleri ülkelere uyum sorununu halletmesi için daha insani değerlere yakışan uyum politikaları hayata geçirilmeli. Etnoloji bilim dalı, bu anlamda gelen göçmenlerin, etnik gruplarını, dinlerini, dillerini, kültürlerini, ritüellerini iyi anlayıp, uyum projeleri uygulayan kurumla bünyesinde çeşitli çalışmalar yapmaktadır. Bu uyum politikaları biraz olsun göçmenlerde kabul görme, aidiyet duygusu kazandırma anlamında olmalı. İlk olarak uygulanan dil kursları düzenlenmeli, aynı zamanda anadil öğrenimini ve kullanılmasını desteklemelidir. Zira anadili ve içinde yaşanılan toplumların dillerinin öğrenilmesi birbirine bağlı ve birlikte oluşturulacak kültürel dokunun temel taşları olarak görür. Aksi takdirde göçmenler ne göçtüğü ülkenin yerlisi, ne de göç ettiğinin yerlisidir…  Alamancı tabirinde olduğu gibi…

Uyum yaşayan göçmenlerde ‘Gettolaşma‘ gerçekleşmektedir. Yeni ülke toplumundan soyutlayıp, kendilerini bir koza gibi kapatıp hem mekânsal hem de psikolojik ilişkiler bağlamında gerçekleştirirler. Göçün neden olduğu hasarları tolera etmek için bir nevi dayanışma ağıdır. Amerikalı Antropologlar Charles Wagney ile Marvin Harris tanımının da olduğu gibi kötü muamele nedeniyle bütünleşmiş bilinç sahibi topluluklardır.

İhtiyaçların sadece biyolojik ihtiyaçlarla sınırlı olmadığını belirten Fromm ise, eğer aidiyet, güvenlik, kimlik gibi ihtiyaçlar yok ise, bunların eksikliğinde hiçbir sorunun olmaması gerektiğini dile getiriyor. Fromm aynı zamanda insanların mutluluk, sevgi, özgürlük ve ahenk için çaba sarf ettiklerini, eğer bunlara ulaşamazlarsa ruhsal tepkiler vereceklerini belirtiyor.

Ne yazık ki, hep ikinci sınıf ve meta olarak görülen nesneleştirilmiş göçmenler hem saf, hem kurban olmaya razı olmak zorunda bırakılmıştır. Bir göçmenin – mültecinin kendisi dışında belirlenmiş bir kalıbın içinde yaşamak ve ölmekten başka çaresi pek yoktur. Uzun süredir göçmenlerle birlikte çalışan biri olarak ‘nesneleştirilmiş‘ bu insanların yaşam hikayesini dinlerken onlarla birlikte ağlayan biri olarak, bu yaşanan psikolojik travmanın onların yüreklerinde açtığı tahribatın ne kadar derin olduğunu hissetmemek mümkün değildi.…

Kursumda en sevdiğim göçmenlerden, Filistin kökenli, zehir gibi bir zekaya, yüce bir yüreğe, dik bir duruşa sahip bir kadın göçmen yaşadıklarını anlattığında cevap verirken yutkundum.

“Biz göç sırasında Türkiye topraklarını yürüyerek geçerken polislerin bize tabancayı çevirip, işkence etmesinden o kadar çok korktuk ki, ben hâlâ rüyalarımda görüyorum, unutamıyorum bu yaşadıklarımı. Benim cevabım: “Ben bir Türk olarak, o polisin sana düşmanca, hiç de insani olmayan yaklaşımıyla senin de yüreğinde açtığı tahribatı belki iyileştiremem, ama insan onuruna yakışacak bir tutumla ancak bundan dolayı özür dileyebilirim. “Çok üzgünüm” dediğimde gelip, bana sarıldığında, bir özrün en derin yaralara merhem olabilecegini gördüm.

Pierre Berton, “Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve onlarin yerini, milletler arasında hiçbir renk , din ve ırk ayrıcalıgı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı alacaktır.“ diyerek renk, din ve ırk ayrımına karşı mücadelenin vazgeçilmez bir ilke olacağını bize anlatmaktadır.

Ben bu kadar çok çeşitli dillerden, inançlardan, kültürlerden insanlarla birlikte çalıştığım için kendimi oldukça şanslı ve zengin olarak nitelendiriyorum. Aramızda duyguların ve kültürlerin köprüsünü kurarak gözlerimizin içine bakıp, yüreklerimizle hissederek tüm alt kimliklerimizi unutarak, sınıf bilinciyle üst kimlikte hayatın içinde insan olma platformunda buluşmayı sağlayabildik. Alt kimlikleri unutarak, üst kimliklerde çok kültürlü yaşamın güzelliklerini yaşayabiliriz. Çok kültürlülük, liberalizme meydan okumaktır.

Kurtuluş kendi pusulamıza dayanmalı, özgürlük, eşitlik ve dayanışmanın temel değerlerine dayanarak, örgütlü olup kitlelere hitap etmeli, halk direnişini desteklemeli, tüm çalışan kategorileri dinamik hale getirmeliyiz.

 

Kaynak :Vikipedie

– Arşivlenmiş kopya12 Şubat 2016 tarihli kaynak

Suriyeli kadınlar fuhuşa ve zorla evliliğe itiliyor, 20 Mayıs 2014 tarihli kaynak

 

 

Yorum Yaz