“Felsefenin Dipsiz Kuyusu” / Leyla ATABAY

“FELSEFENİN DİPSİZ KUYUSU I”

Cu, 12/04/2024
 
“Terapiden alt üst olmuş bir kafayla çıkan sendromlu arkadaş, bulaşıkları köpüklemeyi unutmuş, her birini yağlı yağlı durulamıştı. Bu durum, Rengareng’in psikoanalize olan inancını sarsmış, kendisi bu kadar doğru uygulamış olmasına rağmen yaşadığı hezimeti Freud ve cümle psikologların beceriksizliğine bağlamıştı. Hem zaten rüyalarını analiz ederken de istediği sonuçları elde edememişti. Mesela anne imgesini rüyasında bir kuş olarak görmesi gerekirken, annesini olduğu gibi görmüştü. Olmazdı ki!” (Leyla Atabay E-Tipi Cezaevi Elbistan/Kahramanmaraş)                   

                                   
Felsefenin dipsiz kuyusuna düşmem tamamen tesadüf eseridir. Hazin bir sonbahar günü, esip duran rüzgara aldırmadan volta atıyordum. O esnada, voleybol topunu duvara vura vura zavallıcığı canından bezdiren arkadaşın, bir anlık dikkatsizliğiyle, top, duvardan sekerek kafama çarptı. Zaten miktarı pek fazla olmayan aklım başımdan gitti. Gözümün önünde binlerce yıldız çaktı. Tünelin ucu bir göründü bir kayboldu. Çok şükür! Verilmiş sadakam varmış ki. Yıldızlar çabuk kayboldu! Kendimi yitirip tekrar bulmam birkaç saniye sürdü ama ben artık eski ben değildim. O çarpıma adeta epistemik bir çöküşe yol açmış ama çöküş yeni bir inşa ile tamamlanmamıştı. Zihnimi sonsuz sayıda soru işareti ve derin bir varoluşsal kriz ele geçirmişti. Bir soru işaretinden ibarettim artık.
Topu kazara atan arkadaşa dönüp “Başına top kadar taş düşsün! Topsuz kalasın! Topsuzluktan ölesen de bir yudum top verenin olmaya!” diyecekken şu beddualar döküldü dilimden;
“Aklın Berkeley’le bulana! Gelen otobüsün gerçekliğini yok sayıp altında kalasan!
Aristo’nun ak-kara mantığında hapsolasan! Griyi, orta yolu, üçüncü olanağı bulamayasan!
Leibniz’in kapısız-penceresiz monadlarına hapsolasan! Ne gelenin ola ne gidenin!”
Arkadaşın şaşkın bakışları altında içeriye girmek üzere yürüdüm. Ama o kolumdan tutup kibarca sordu;
“İyi misin? Kusura bakma, lütfen.”
“İyi veya kötü! Bunlar göreceli kavramlar. Burada iyi dediğimize, dünyanın başka yerindeki bir toplum kötü diye bilmekte!”
“Top kafana değdi ya, o açıdan sordum. Vallahi kazara oldu. Topu duvara fırlattım. Duvardan…”
“Duvar mı? Duvar dediğin nedir? Maddi dünyanın varlığından nasıl böyle emin oluyorsun? Zihnimiz duvarı algılıyor diye duvar var, diyebilir miyiz? Belki duvar yok! Onu bırak! Zihnimiz var mı yok mu, o bile belli değil”
“İyisin değil mi? Başına bir şey olmadı değil mi? Bu kaç?
Arkadaşı voleybol topu, varlığı ispatlanmamış duvar ve manasız sorularıyla baş başa bırakıp içeriye girdim. Karşıma Yayla çıktı. Onu görür görmez söylenmeye başladım
“Duvar, diyor. Duvar var mıdır? Hani ıspatı? Gözle görüyor, dokunuyoruz ama bu, duvarın varlığının kesin ıspatı değil ki! Zihnimizin bir oyunu bu! Her şey yanılsama! Zaman, mekân, şu, bu…Hep kandırmaca. Duvar yok!”
Yayla bir anlığına düşündü. Söylediklerim aklına yatmış gibiydi.
“Duvar yok mu? Allah! Allah! Kesin yok mu? Weyy. Ma desene boşuna yatıyoruz zindanda bunca yıl!”
Bu sözler üzerine felsefik sorgulamam felç oldu. Bizim Yayla nevi şahsına münhasır bir insandır. Onu anlatmak için denizler mürekkep, yeryüzündeki tüm ağaçlar divit kalem olsa, yetmez. Yeryüzünde doğal kalmayı başarmış nadir insanlardandır. Neyse. Onu sonra anlatırım. Felsefe belasına bulaştığım günü anlatıyordum değil mi?
Yayla’nın sözleri beni bir süreliğine felç etse de, toparlanmam uzun sürmedi. Koğuşun üst katına, yatakhane bölümüne çıkınca, elinde tesbihi nirvanada at koşturan, lotus pozisyonunda oturmuş Gülistan Ana’ya yanaştım. Kürtçe sordum.
“Biz niye varız? Dahası var olmak nedir? Varlıktan önce yokluk var idiyse, yokluk da var değil midir?”
Gülistan Ana hiç oralı olmayıp, tesbihini çekmeyi ve Allah’ın isimlerini saymayı sürdürdü. Belli ki o ermişti ereceğine. Bulmuştu cevaplarını. Ehh, hakikatin son noktası suskunluk değil midir? Mevlâna “hamuş, hamuş” demiyor muydu?
Ama ben daha işin başındaydım ve konuşmak için can atıyordum. Yan ranzadan Rengarengin seslenmesiyle, sükût altınının yerini gümüş aldı.
“Tanrıça İsıs var ya, Osiris’in cesedini birleştirip ona yeniden can vermiş!”
Rengareng’in bu sözleri üzerine tedirgin gözlerle Gülistan Ana’ya baktım. Tesbihi şıklatma şiddeti arttı, ağzından “tövbe, tövbe”ler döküldü. “Tanrıça” kelimesine ifrit oluyordu. Kadından tanrı mı olurdu! Tövbe, tövbe! Şirk, şirk, şirk. Nıç! Nıç! Hele o tanrılar panteonu yok mu? Kim kimin karısı, kim kimin kızı, belli değildi. O Zeus ne utanmaz bir adamdı? Hermes hırsızın teki, Afrodit ise tam bir zilliydi!
Her birimiz, Gülistan Ana’nın dinî duyarlılığını bildiğimizden, sözlerimize dikkat eder, mitolojiden uzak dururduk onun yanındayken. Ama Rengareng bana mısın demezdi.
Kaş göz işaretlerim işe yaramayınca, konuyu değiştirmek için bir hamle yaptım.
“Sahi, Rengareng! Sen postmodernizmi araştırıyordun.”
Hamlem işe yaradı. Rengareng, kendisinin pek değerli katkıları ve acaip yorumlarıyla daha da çetrefilli ve karman çorman hale getirdiği postmodernizmi anlata dursun, ben de fırsattan istifade ondan bahsedeyim.
Pot kırmada kimsenin eline su dökemediği bu arkadaş işe yemek eşittir coğrafya gibi bir formülle başlamıştır. Bezelye’ye “Brezilya”, ıspanağa “İspanya”, mercimeğe ise “Meksika”der. Hadi Brezilya’yla bezelye, ıspanakla İspanya arasında az da olsa bir sesteşlik var. Meksika ile mercimek ne alaka! Dildeki bu tür sürçmelerin kökenini araştırmak üzere Freud’un kitaplarını ard arda deviren Rengareng, ailesinde Latin kökenli biri olduğun dair mühim bir tespite varmıştı. Görüş günü, bu mühim sorunu çözmek maksadıyla anne ve babasına bir süre Freud’dan bahsetmiş, ardından kendisine bebekken bakan Latin bir dadısı olup olmadığını sormuş, babasının “Kızım, kafayı mı yedin?” şeklindeki karşılığıyla araştırmasını sonlandırmıştı. Aslında biraz düşünse değil Latin bir dadının, kuş uçmaz kervan geçmez köylerine, yan köyden dahi kimsenin gelemeyeceğini, dahası koskoca Makedonyalı İskender’in bile, köylerinin bulunduğu görkemli Zagrosları görünce kuyruğunu kıstırıp geri bastığını hatırlayacaktı.
Babasının cevabı Freud’un psikanalizine yönelik şüphelerini arttırsa da asıl vazgeçişi, bir psikanaliz deneyinin başarısızlıkla sonuçlanması nedeniyle olmuştu. Bulaşıkları bol bol köpükle ovmasına rağmen iş durulamaya gelince pek az bir sudan geçiren bir arkadaşın, bu “bulaşıkları iyi durulamama sendromu”nu çözmek için kolları sıvayan Rengareng, onu bir sandalyeye oturtmuş ve çocukluğunu anlatmasını istemişti. Arkadaşın “Filmlerde koltuğa, kanepeye uzanılıyor. Sandalye ile nasıl psikoterapi yapacaksın? Olmaz ki!” itirazı üzerine, bir süre düşündükten sonra, hastasının, yere serdiği gazetelerin üzerine uzanmasını istemiş ve psikoterapiyi başlatmıştı. Tabii, hastayı konuşturmak için kâh ters psikoloji kâh soruyu aynen yankılama yöntemlerine başvurmuştu.
Önce ters psikolojiyi uygulamıştı.
“Bana çocukluğunu anlat! Yok! Yok! Anlatma!”
“Anlatmayayım mı?”
“Anlat!”
“Anlatayım mı?”
“Yok! Yok! Anlatma!”
“Anlatmayayım mı?”
Bu yöntemin işe yaramadığını görünce hastanın cümlelerini yankılamaya başlamıştı.
“Anlatmayacağım mı, diyorsun?”
“Yok! Bir şey demedim ki!”
“Bir şey demedin mi?”
“Hee, demedim. Daha başlamadım ki!”
“Daha başlamadım mı, diyorsun?”
“Vallahi kafam karıştı. Bir şey anlamadım?”
“Kafan karıştı ve bir şey anlamadın!”
“En iyisi ben gidip bulaşıkları yıkayayım”
Terapiden alt üst olmuş bir kafayla çıkan sendromlu arkadaş, bulaşıkları köpüklemeyi unutmuş, her birini yağlı yağlı durulamıştı. Bu durum, Rengareng’in psikoanalize olan inancını sarsmış, kendisi bu kadar doğru uygulamış olmasına rağmen yaşadığı hezimeti Freud ve cümle psikologların beceriksizliğine bağlamıştı. Hem zaten rüyalarını analiz ederken de istediği sonuçları elde edememişti. Mesela anne imgesini rüyasında bir kuş olarak görmesi gerekirken, annesini olduğu gibi görmüştü. Olmazdı ki!
Rengareng’in potları sadece yemek isimleriyle sınırlı değildir. Onun kendine has ilginç bir dili ve grameri vardır. Mesela “cık” ekini her türlü varlığın küçük halini tanımlamakta kullanır. Enik “köpekçik”, bebek “insancık”, küçük boy bir dolap ise “dolapçık”tır.
Ayrıca iflah olmaz bir hastalık hastası olan Rengareng’in vaktinin çoğu revirde geçer. Buna rağmen, her defasında doktor ve revir çalışanlarını kırdığı potlarla şaşkınlığa uğratmayı başarır.
Yine revire gittiği bir gün, doktorun yanına varır varmaz heyecanla hastalığını anlatmaya başlamıştı. Boğazından küçük küçük kan parçaları geliyordu.
“Doktor Bey! Doktor Bey! Benim boğazımdan kancıklar geliyor!” diyerek doktorun, şaşkınlıktan elindeki kalemi düşürmesine yol açmış, daha adamcağız ne olduğunu anlamadın ikinci şok dalgası gelmişti.
“Haa, bir de, Doktor Bey, saçımda çok köpek var. Bir dinazor yazarsanız iyi olur. Olmadı, köftehor yazın! Ha bir de yaygaraya ihtiyacım var!”
Meali; Saçımda çok kepek var. Bir nizoral (tıbbi şampuan) yazarsanız iyi olur. Olmadı, ketoral (tıbbi şampuan) yazın. Ha bir de gargaraya ihtiyacım var!
Rengareng’in devirdiği çamlar toplansa tüm Hristiyan alemin, bir milenyuma yetecek kadar yılbaşı ağacı çıkar. Neyse. Ben yine koğuşa ve felsefeyle kafayı bozduğum güne döneyim.
Rengareng postmodernizmi bir öyle bir böyle yoğuruyor, belirsizliğine belirsizlik katıyorken, pencereye doğru yürüdüm ve kafamda kımıl kımıl kımıldayan soru işaretlerinin bazılarına cevap bulurum umuduyla dışarıya baktım. Amanın! Bir de ne göreyim, lapa lapa kar yağıyor!
“Aa! Bakın, kar yağıyor! Oysa az önce açıktı hava” dedim heyecanla.
Rengareng postmodernizmi bir kenara fırlatıp soluğu pencerenin önünde aldı. Gelenlerden bir diğeri de Gülistan Ana’ydı. İntikam vaktinin geldiğini anlayan bir kaplan edasıyla ellerini beline koydu ve Rengareng’e bakarak şöyle dedi;
“Postmodernizm-tostmodernizm! A ha Xwedê jî wûsa dike!”
Türkçesiyle “Postmodernizm-tostmodernizm! İşte Allah da böyle yapar!”
Rengareng bana mısın bile demedi. Az önce attığı postmodernizm nutuğuna bir övgü saymış olmalı ki, Gülistan Ana’ya sarılıp “Oyy! Sen ne şirinsin!” dedi. Sonra bana bakıp göz kırparak “Gülistan Ana beni çok seviyor” diye ekledi. Gülistan Ana’nın yüzünde öyle bir ifade belirdi ki Rengareng’i boğması an meselesiydi.
Rengareng’in Gülistan Ana tarafından sevildiği yanılgısı beni yeniden varoluş yanılgısına, çevremizdeki dünya gerçekten var mı sorusuna yöneltti. Cevaplanacak nice soru vardı da topu kafama yiyene kadar haberim yoktu! Ah! Ah! Soru çok ama aklın cevaplama gücü kıttı. Neredeydi peki cevaplar? Gerçekliği sorgulanır haldeki dış dünyada mı? Yoksa aklın kendisinde mi, içeride mi?
Yağıp duran kara baktım bir süre ama cevap yoktu hiçbir soruya. En iyisi cevapları kendi iç dünyamda aramaktı. Akıl yetersizdi. Kapalı bir devre idi. Ama olanakları da tüketmek lazımdı. Hoş, dışarıya baksam yine akıl ile bakacaktım. Of ya! Hapsolup kalmıştık şu akıl denen çemberin içine. O da uzay gibi sonlu bir sonsuzdu.

“FELSEFENİN DİPSİZ KUYUSU II”

Cu, 19/04/2024

“Havalandırmada voleybol oynarken ayağımı burktuğum bir gün, herkes açık sahaya gitmişken, ben yatakta uzanmış kitap okuyordum. Bunu öğrenen hain bir farenin birdenbire yatakhaneye girmesiyle kendimi ranzanın üst katında bulmam bir oldu. Değil burkulmuş bir ayak, tekerlekli sandalyeye mahkum bir kötürüm de olsaydım sonuç değişmeyecek, anında üst kata fırlayacaktım. Beni bir tek farefobikler anlar. Fare, attığım çığlıktan ürküp bir dolabın altına girdi. Haa, unutmadan hani bu Yayla beni güya fare ile korkutacak ya, onun da ödü kopar fareden. Öyle ki attığı çığlıkla bir farenin canına mal olmuştur. Vallahi, billahi, vanın altında fırlayan fareyi görünce öyle bir çığlık koparmıştı ki, tüm koğuş uykudan fırlamıştı. Gülistan Ana imdada koşmuş ama zavallı fareyi kovanın hemen yanında ölü olarak bulmuş ve teşhisi koymuştu; “Korkudan kalbi durmuş!” (Leyla Atabay E-Tipi Cezaevi Elbistan/Kahramanmaraş)

 

Karın altında yürümek ve hakikati bulmak maksadıyla dışarıya çıktım. Gözlerimi manzaraya kapatıp iç evrenime yöneldim.
“Kendini bil! Kimsin sen? dedim kendime.
“Asıl sen kimsin?” dedi kendim bana.
“Burada soruları ben sorarım!” dedi kibirli benim.
“Peh! Havalara bak! Soran da sensin cevaplayan da!”
“Ee? Hem soran hem cevaplayan aynı kişi ise kim kimi bilecek?”
“Onu ben bilemem!” dedi kendim.
“Tövbe! Tövbe! Ee? Kime soracağım o zaman? Sen benim ötekim değil misin?”
“Ben senim! Öteki dışarıda, zihnimizin dışındakidir”
“Sen de ötekimsin! Hatta bazen dışımdaki ötekinden daha uzak ve yabancısın!”
“Bu senin sorunun!”
“Senin sorunun benim de sorunum!”
“Amma da şirretmişsin be!”
“Ben şirretsem sen de öylesin! Zira sen bensin! Ne haber!”
“Yürü git!”
Yayla’nın havalandırmaya gelmesiyle rahat bir nefes aldım. Zira kendi kendimi yumruklamama ramak kalmıştı!
Yayla selam verdi ve beraber yürümeye başladık.
“Ben, ben, diyoruz ama ben dediğimiz şey nedir, bilmiyoruz. Bir öz var mı? Ben daimi bir şey mi? Hiç bilmiyoruz. Ben nedir? Ard arda gelen bilgilerin, hatıraların toplamı mı? Hafıza mı?” dedim.
“….”
“Dinliyorsun değil mi, Yaylacığım? Ben, ben diyoruz ama bu ‘ben’ dediğimiz şeyde bizim payımız ne kadar acaba? Aslında öğrendiklerimizden, duyduklarımızdan, okuduklarımızdan oluşuyor benlik”
“Çok okuyanın benliği daha büyük.”
“Hergünkülük içinde yitiyor varlık. Ben dediğimiz başkalarıdır esasta. Heidegger haklı. Varlıktan düşüş…”
“Öğle yemeğinde balık geliyor”
“Yani günlük yaşamın hay huyunda varlık sorununu unutuyoruz. Gerçi insan daime varlık sorunuyla yüz yüze olursa yaşamını idame ettiremez. Kaygıdan kurtulamaz. Ama düşünmekten kaçınsak da, var olmanın kaçınılmaz bir kaygı hali olduğunu Kierkegaard’dan biliyoruz”
“Yok canım! Niye kaygılanıyorsun ki? Kaygı insanı yaşlandırır, kırışıklık yapar!”
“İnsan olarak ölümün bilincindeyiz ya, kaygı ister istemez varoluşumuza eşlik ediyor. Varlık probleminin en temel…”
“Limon da vardır, herhalde”
“Limon mu? Evet, evet, o da vardır. Ama limon varlık problemi, kaygısı çekmez”
“Balık limonsuz olmaz”
“Tabii, tabii. Bir varlık başka bir varlıkla bağlantılıdır. Biri öbürüyle açıklanır. Akıl onları kategorize ediyor. Balığı hayvanlar, limonu bitkiler sınıfına alıyor. Aristo’nun bir…”
“Turp da varsa, tamamdır”
“Turp mu?”
“Balıkla iyi gider”
“Akıp giden bir zaman var. Varlık dediğin de bu zaman içinde değişiyor. Ben bir kaç saniye öncekinin beni değilim. Öte yandan ben benim!”
“Aynı deliler gibi konuştun!”
“Öz ve görünüm ayrımı nasıl yapılabilir ki? Nietzsche görünen neyse o, diyor. Görünenin ötesinde bir şey arama! Öz yok! Ama öz yoksa benlik de olamaz. Zor! Çok zor! Mesela görünümü kaz. Altında öz değil, yine bir görünüm çıkar. Yüzeyin altında yine yüzey var.”
“Ayy, aman! Fare! Fare!”
“Yemezler canım! Bu karda fare mi olur? Hiç boşuna numara çevirme! Felsefe konuşacağız işte”
Burada bir parantez açarak, fare fobim hakkında bir iki şey söylesem iyi olacak.
Fareden korkarım. Öyle böyle değil. Adı bile geçince anında yüksek bir yere sıçramak için hazır olur bedenim.
Günlerden bir zindan günü Gülistan Ana ile oturmuş sohbet ediyorduk. Ona çocukken yaptığım yaramazlıkları anlatıyordum. Tam cesaretimle övünerek, destansı bir dille nasıl beyaz bir çarşafa bürünüp, yüzümü de pudralayarak annemi, kardeşlerimi ve komşuları korkuttuğumu anlatıyordum ki, Yayla elindeki pembe bulaşık süngerini (dikkatini çekerim sevgili okuyucu, PEMBE!) ayaklarımın dibine atarak “Fare! Fare!” diye bağırdı. Kendimi bir anda masanın üzerinde tepinirken buldum. Yayla’nın kahkahalarıyla kendime geldim ama iş işten geçmiş, karizmam yerle yeksen olmuştu bile. Gülistan Ana manalı manalı gülerek (ki manalı manalı gülme konuşunda kimse onun eline su dökemez) “Kahramanımıza bakın hele!” deyince “Fil de fareden korkar, ne haber!” gibi klişe bir yanıtla gururumu kurtarmaya çalıştıysam da işe yaramadı. Pembe bir fare olamayacağını akıl edememe mi yanayım, Gülistan Ana’nın günlerce yöneltmeyi sürdüreceği alaycı bakışlarına ve “Peh! Peh!”lerine mi yanayım, bilemedim.
Bu kadarla kalsa akıl tutulmam, iyi! Ama bendeniz kedi taklidiyle fare kaçırtacağını düşünen bir insanım. Evet, evet! Hakikaten kedi gibi miyavlayarak fareyi korkutacağımı sandım.
Olay şöyle oldu. Havalandırmada voleybol oynarken ayağımı burktuğum bir gün, herkes açık sahaya gitmişken, ben yatakta uzanmış kitap okuyordum. Bunu öğrenen hain bir farenin birdenbire yatakhaneye girmesiyle kendimi ranzanın üst katında bulmam bir oldu. Değil burkulmuş bir ayak, tekerlekli sandalyeye mahkum bir kötürüm de olsaydım sonuç değişmeyecek, anında üst kata fırlayacaktım. Beni bir tek farefobikler anlar.
Fare, attığım çığlıktan ürküp bir dolabın altına girdi. Haa, unutmadan hani bu Yayla beni güya fare ile korkutacak ya, onun da ödü kopar fareden. Öyle ki attığı çığlıkla bir farenin canına mal olmuştur. Vallahi, billahi, vanın altında fırlayan fareyi görünce öyle bir çığlık koparmıştı ki, tüm koğuş uykudan fırlamıştı. Gülistan Ana imdada koşmuş ama zavallı fareyi kovanın hemen yanında ölü olarak bulmuş ve teşhisi koymuştu; “Korkudan kalbi durmuş!”
Evet, çığlığımdan korkan fare dolabın altına girdi. Ama birkaç saniye sonra yeniden çıktı. Bir de utanmadan ortalıkta bir tur attı. Yalnız olduğumu ve çok korktuğumu bildiğinden, babasının evindeymiş gibi keyifli keyifli dolaşmaya başladı. Trafikte cezayı göze almış arabalar gibi drift bile attı psikopat.
O her tur attığında, yerimden zıplayıp zıplayıp bağırıyordum. Ama takan kim? O an gözüme duvarda asılı kedi kartposttalı çarptı. Ve aklıma dahiyane bir fikir geldi. Kartı alıp, vampire sarımsak doğrulta bir kurban edasıyla fareye doğru tuttum. Tabii ki, bana mısın, demedi. Süper zekam eksik olan şeyi hatırlattı; kedi sesi! Ve kartın arkasına yüzümü gizleyerek miyavlamaya başladım. Kartı yüzümden çekip de farenin orada olup olmadığına baktığımda kıkır kıkır güldüğünü gördüm? Kim demiş hayvanlar gülmez diye! Pozitivizm, deneycilik, zooloji, bilim vız gelir. Ben o farenin güldüğünü kendi gözlerimle gördüm.
Tam o esnada kapı açıldı ve onlarca kadının bir ağızdan konuşmalarını neden olduğu dehşet bir gürültü koğuşa dolunca, fare anında tabanları yağladı. Ben “Fare! Fare!” diye bağırınca koğuşun fare avcıları ellerine birer çekpas alırken, benim gibi farefobikler soluğu yüksek yerlerde aldılar. Kahraman fare avcıları sağa sola baktılar ama elleri boş döndüler. Fare çoktan yuvasına dönmüş ve muhtemelen etrafındaki farelere halimi anlatıp kahkahalarla gülüyordu.
Yayla’yla sohbetimize dönersek, bu Hacivat Karagöz diyaloğu, görüşten gelen arkadaşların koğuşa girmesiyle sona erdi. Yedi kişi gitmişti görüşe ve bu yedi kişi koğuşa girdiğinde Cengiz Han7ın ordularının çıkardığı gürültüden daha büyük bir gürültü kopararak, her bir ziyaretçiyle olan diyaloglarını anlatmaya koyuldular. Bu hal, en az üç böyle sürecekti. Evet, burada bazı bilimsel açıklamalarda bulunmak şart. Malım, biz kadınlar konuşmayı severiz. Eh, ünlü antropolog Evenly Reed’e göre konuşmayı biz kadınlar icat etmişiz. İnsanlık bizlere ne kadar teşekkür etse az. Erkekler avlanmaya gidip de haftalarca ortalıkta görünmeyince bizler de yabani otları, kökleri ve meyveleri toplayıp ev işlerini de yani mağara işlerini de bitirince, kalan o boş zamanımızda toplanmışız ateşin başına ve başlamışız konuşmaya. O gün bu gündür de susmayız. Yani şimdi erkekler ne yapsın? Garibim, ormanda, avını pusuya düşürmek için sessiz durmak zorunda. Nasıl geliştirsin konuşmayı? Nasıl keşfetsin kelimeleri? “Pışş” dese kendisini vahşi bir hayvanın pençeleri arasında bulacak. Eh, iş başa düşmüş, biz geliştirmişiz konuşmayı. Unutmamak gerekir ki, dil eşittir düşünce! “Dil varlığın evidir” diyor Heidegger. Bu evi, cinsi latif kendi elleriyle kurmuş, ilgililere duyurulur.
Gelelim zindana. Aman! Aman! Altı üstü on dakika olan bir telefon görüşmesinin bile anlatılması ve her defasında yeni eklerle yeniden anlatılması (malum, her hatırlayış ve anlatış yeni bir yorumdur!) saatleri bulur Einstein’ın E=m.c2 formüllü bile, zamanın bu kadar genleştirilip, dallandırılıp budaklandırılabilmesinin sırrını açıklayamaz.

Fotoğraf: Adil Okay

“FELSEFENİN DİPSİZ KUYUSU IV”

Sa, 28/05/2024

Görülmüştür kullanıcısının resmi
“Sen bir ara Sokrates’i araştırıyordun.” “He ya. Vallahi Sokrates çok günah, gariban bir adam! Çok çirkindi, nıç, nıç, Herkes onunla alay ediyordu. Üzülüyorum, tabii. Yazık! Karısı da pek şirretti. Ama Allah için emekçi bir kadındı.” Evet. Yayla bir çok filozof, bilim insanı, siyasetçi vs. Hakkında araştırma yapmıştır. Onların felsefeleriyle, keşifleriyle, düşünceleriyle zerre kadar ilgilenmez. Onun dikkatini çeken özel hayatlarıdır. Ayrıca, olayları da, sanki o vakit kendiside oradaymış, gözleriyle görmüş gibi anlatır. Aristo’yu okuduğu vakit, kendisinden pek etkilenmiş, günlerce dilinden düşürmemişti. Sebebini sorduğumda, Aristo’nun çok düzenli traş olan temiz bir adam olduğunu söylemişti. “Sokrates hakikati bulmak için sorgulama yöntemini kullanıyordu,” dedim. “Karısı arada bir onu dövüyordu. Yazık! Nıç, nıç!” “Ona göre kanılar örtüyor hakikati. O yüzden Sokrates sorduğu sorularla açıyor örtüleri tek tek” “Kadın haklı tabii. Sokrates akşama kadar sokaklarda dolaşıyor, evine gelmiyor ki!”

Tombiş yaklaşık üç aydır içerideydi. Yayla’nın falına (en azından bu sabahki falına göre) üç ay sonra dışarıda olacaktı. Tombiş içeride olduğu üç ay boyunca kilosuna kilo eklemiş, yüz kilo kadar olmuştu. Annesinin ziyaret yerinde ağladığını söyleyince sebebini sordum.
“Ah yavrum, süzülmüşsün, zayıflamışsın, deyip ağlamaya başladı” dedi Tombiş
Ah şu analar! Vallahi şu obezitenin bi nedeni kapitalizm ise öbürü analardır. Oturduğu sandalyeler ağırlığına dayanamadığı için kırılan şu Tombiş’e ancak gözleri evlat sevgisiyle kör olmuş bir ana “zayıflamışsın, süzülüşsün” diyebilir.
Kilolarıyla barışık olan tatlı Tombiş “bir daha ki görüşe şöyle on-onbeş kilo almam gerekiyor, yoksa anacığım yine gözyaşı döker, dayanamam” diyerek, o esnada torunu için kazak ören Gülistan Ana’ya döndü.
“Gülistan Ana! Bana da bir kazak örsene!” dedi şaka yollu.
Bu istek, az daha Gülistan Ana’ya kalp krizi geçirtecekti. Tombiş’e kazak örmek haa? Kaç yumak yeterdi? Kaç yıl gerekirdi?
Gülistan Ana her zamanki taktiğiyle “buram ağrıyor, şuram ağrıyor” diyerek savuşturdu Tombiş’i. Gülistan Ana kendi etrafında hastalıklardan bir kale inşa etmiştir. Her türlü talep bu kaleye çarpıp yerle bir olur. Aynı Gülistan Ana görüşçüsünün olduğu söylendiği vakit ondörtlük bir genç kız gibi yerinden fırlar, herkesten evvel varır görüş yerine Gözlerimizin önünde kaplumbağalıktan tavşanlığa mucizevi bir geçiş olur!
Bitmek bilmeyen konuşmalardan, bir buz patencisi dikkatiyle sıyrılıp kendimi havalandırmaya attığımda, Yayla’nın da gürültüden kaçarak soluğu dışarıda aldığını gördüm. Felsefe için uygun bir vakitti.
“Felsefe güzel şey aslında, değil mi, Yayla? Felsefenin işi, çözümü olmayan, cevabı bilinmeyen sorularla, sorunlarla uğraşmak sanki.”
“Hımm”
“Sen bir ara Sokrates’i araştırıyordun.”
“He ya. Vallahi Sokrates çok günah, gariban bir adam! Çok çirkindi, nıç, nıç, Herkes onunla alay ediyordu. Üzülüyorum, tabii. Yazık! Karısı da pek şirretti. Ama Allah için emekçi bir kadındı.”
Evet. Yayla bir çok filozof, bilim insanı, siyasetçi vs. Hakkında araştırma yapmıştır. Onların felsefeleriyle, keşifleriyle, düşünceleriyle zerre kadar ilgilenmez. Onun dikkatini çeken özel hayatlarıdır. Ayrıca, olayları da, sanki o vakit kendisi de oradaymış, gözleriyle görmüş gibi anlatır.
Aristo’yu okuduğu vakit, kendisinden pek etkilenmiş, günlerce dilinden düşürmemişti. Sebebini sorduğumda, Aristo’nun çok düzenli traş olan temiz bir adam olduğunu söylemişti.
“Sokrates hakikati bulmak için sorgulama yöntemini kullanıyordu” dedim.
“Karısı arada bir onu dövüyordu. Yazık! Nıç, nıç!”
“Ona göre kanılar örtüyor hakikati. O yüzden Sokrates sorduğu sorularla açıyor örtüleri tek tek”
“Kadın haklı tabii. Sokrates akşama kadar sokaklarda dolaşıyor, evine gelmiyor ki!”
“Evet, evet. Sokakta yapıyor felsefeyi. Önüne kim çıkarsa ister yoksul ister zengin, ister köle ister efendi.. Başlıyor o kişinin doğru bildiğini o kişiye sorgulatmaya”
“Ee, tabii. Evi çekip çeviren, para kazanan kadıncağız. Dövse de hak ediyor Sokrates. Yine de üzülüyorum yani. Bak dinle, o Sokrates karısı sayesinde filozof olmuş”
“Öyle mi?”
“Sokrates demiş ki; evlenin, karınız iyiyse mutlu, huzurlu bir hayatınız olur. Şirretse filozof olursunuz”
“O bir kere Platon’un sözü. Evlenin! Mutlu olmazsanız filozof olursunuz. Zaten Platon Sokrates’i takip ediyor. Platon kendince onu yazıya dökmüş. Kendi kalıplarına göre hem de! Sokrates’i Platonlaştırmış”
“Bana o Platon’dan hiç bahsetme! Onu hiç sevmiyorum. Hiç giyimine kuşamına özen göstermiyor!”
“Evet. Sokrates’in felsefesini evcilleştirmiş”
“Evcil bir adam da değil Sokrates. Niye boşanmamış biliyor musun? Bence bu Sokrates çok hümanist ya, boşanırsa kadın gider bir başkasıyla evlenir, ona çektirir diye herhalde. Kadının cadılığına, dırdırına, dayağına dayana dayana sabretmeyi öğrenmiş”
“Of Yayla! Bir bırakmadın felsefe konuşalım.”
“Neey? Wey! Ma biz sabahtandır ne yapıyoruz? Sokrates’i anlatıp durmuyor muyuz? Tabii ki suç Sokrates’te!”
“Hangi suç?”
“Kadıncağıza dırdır ettiren o! Dırdır eden mi suçlu ettiren mi? Al sana mühim bir felsefik soru”
“Dünyada erkekler olmasaydı kadınlar dırdır etmek zorunda kalmazlardı sanırım”
“Wır! Dırdırsız tadı olmazdı ki dünyanın”
“He ya. O zaman iyi ki erkekler var. Kadınlara dırdır etme şansı verdikleri için onlara teşekkür edilmeli”
“Felsefik olarak dırdır etmek çok mühim!”
“O nasıl oluyormuş?”
“Yaratıcılığı ve zekayı geliştiriyor”
“Hımm. Ayrıca kadınlar dertlerini dile dökerek öfkeden arınıyorlar. Çok mühim bir katharsis olanağı. Aslında savaşmak yerine dırdır etse erkekler dünya daha güzel bir yer olur”
“Evet. Dırdır temalı yeni resimler çizeceğim”
Yayla her sanat dalına el atmış, her birini de ardında gözü yaşlı bıkarak hemencecik terk etmiştir. Şiir, dans, müzik, tiyatronun ardından resme merak saran Yayla sürrealist çizimleriyle dudak uçuklatıyordu.
“Dırdır temalı bir resim haa? İlginç olur. Bu sabah bana gösterdiğin de pek enteresandı. Koca kafalı canavarımsı kuşlar, kanatlı yılanlar, acayip kuyruklu devler. Bunlar belki geçmişte, bir vakitler yaşamış somut varlıkların hatıralarıdır. Platon soyut manada değil de somut manada haklıdır belki. Yaşamak hatırlamaktır! Bilincimizin veya genlerimizin hafızasıdır bu görüntüleri sana veren yeni yaratım diye bir şey yok. Her şey hafızayla ilgili olabilir”
“He vallahi. Benim hafızam çok güçlüdür. Fil hafızası. Maşallah!”
“Kişi olarak demiyorum. İnsan türü olarak yani”
“He, he. Türlü türlü insan var”
“Tamam. Belki Locke’çu manada, somut gerçeklikten sentezler yaparak soyutu yaratıyor insan zihni. Ama..”
“Boşver resmi! Ben roman yazacağım”
“Hoppala! Resime yeni başlamıştın!”
“Romanım çok ilginç olacak. Lilith’i anlatacağım”

Fotoğraf: Adil Okay

“FELSEFENİN DİPSİZ KUYUSU V”

Per, 13/06/2024

Görülmüştür kullanıcısının resmi
“Yayla’nın bu son sözleri üzerine felsefik derinliklere dalmak için pencerelerimi dünyaya kapattım. Öncelikle şu fare fobimden kurtulmalıydım. Felsefeden aman diledim. Çare oradaydı. Her şey zihinde başlayıp zihinde bitiyordu. “Aslında kaşık yok” deyip önce kaşığı bükmeli sonra fare yok deyip fareciği kuyruğunda tutup fırlatmalıydım. İşte o mertebeye vardığımda kuyruğundan tuttuğum gerçek bir fareyi Yayla’ya göstererek, “Beni tandın mı? Ben o pembe süngerle korkuttuğun kadınım!” deyip üzerine doğru atabilecektim.

Bu pek klişe hayalimi gerçekleştirmek üzere zihnimi harekete geçirdim. Varlık, cevher, görünüm, özne-nesne, hakikat, zaman… biraz bekleyebilirdi. İlk önce Berkeley’ci bir yaklaşımla farelerin varlığını yok saymalıydım. Gel gör ki ben Berkeley’ci olsam da fareler öyle değildi. Ben onları görmezden gelsem de onlar beni görüyordu. Ben onları yok saysam da onlar kendilerini var sayıyordu. Gözlerimi kapayınca yok oluyorlardı, açınca yine oradaydılar. Berkeley “varolmak algılanmaktır” diyor madem, sadece benim değil, yeryüzündeki tüm insanların hep beraber, farelerin varlığını yadsımaları gerekiyordu ki, bu da deveye hendek atlatmaktan daha zordu. Evet, duyularımızı kapatınca yok olsalar da oradaydılar. En iyisi Schröndinger’in kedisini üzerlerine salmaktı!  Ama var mı yok mu, sağ mı ölü mü olduğu belli olmayan bir kedi ne yapabilirdi ki!    ”

Lilith kim mi? Anlatayım. Lilith, bakıp büyüttüğümüz sayısız muhabbet kuşlarından biridir. Ama en meşhuru! Yayla’nın gözdesi olan bu tatlı kuş, fırsatı bulur bulmaz kaçmış ve bir ay sonra koğuşa geri dönmüş tek muhabbet kuşudur. Yayla, bu vefası nedeniyle onu hep Hejir ile kıyaslayarak övdükçe över.
Hejir ise Yayla’nın büyük emekleri sonucu konuşmayı sökmüş ve bir bahar günü, Yayla’nın omuzunda dolaşırken göğe doğru kanatlanmış ve kendisinden bir daha haber alınamamış bir hain Domdom, hayırsız, vicdansız bir evlattır.
Yayla günboyu Hejir’in kulağına öğretmek istediği sözcükleri durmadan fısıldardı. Zavallı kuşcağız bu bitmek bilmez tekerrürden bıkmış olmalı ki, iki heceli bir “cikcik” sesiyle işkenceden kurtulmayı başarmıştı. Yayla’nın sevincine diyecek yoktu. Hejir konuşuyordu! Hem de bülbül gibi.
“Oyy! Hejircan! Hadi ‘Yayla’ de!”
“Cikcik”
“Oy ben senin Yayla diyen dillerine kurban olayım. Hadi ‘aşkım’ de”
“Cikcik”
“Aferin! Maşallah bülbül, bülbül! ‘Rojbaş’ de”
“Cikcik”
“Ha bir de İngilizce söyle! ‘Good moorning’ de”
“Cikcik”
Hejir firar etiğinde, Yayla sanki biraz daha uğraşsa kuşcağız dünya çapında bir filolog olacakmış gibi hayıflanmış, verdiği emeklere lanet etmişti.
Hejir’i hatırlatarak Yayla’yı gıcık etmek istedim.
“Lilith’le beraber Hejir’i de anlat bari!”
“O haini, o vefasızı yazmam ben! Onca eğitimden sonra gitti. Sokak kuşu oldu. Dinle hele. Lilith’i anlatacağım romanda. Ama kimse onun bir kuş olduğunu bilmeyecek”
“Vay, vay! Peki sen, Lilith uçtu gitti, diye yazınca anlamayacaklar mı kuş olduğunu?”
“Nıç. Sadece, Lilith gitti, diyeceğim”
“Ee? Bu duvarları nasıl aşmış olacak? Okuyucu onu fantastik bir kahraman olarak algılayacak”
“Nıç, nıç! Senin de kafan hiç çalışmıyor. Onun bir kuş olduğunu hem bilecekler hem de bilmeyecekler! Çok ilginç bir roman olacak.”
“Az bilmek çok bilmek tamam da, hem bilmek hem bilmemek nasıl olacak? Bence yazarın bir tahtası eksik. Diyecekler”
“Tam tersine tahtası fazla, diyecekler!”
“Bu aralar klasik müzik dinle radyodan. Zekayı geliştiriyormuş”
“Beni geri zekalı yapıyor klasik müzik”
“Bence resime devam et”
“Evet. Birkaç fare resmi çizip başucuna asayım!”
“Aman! Çok komik!”
“Bana komik”
Yayla’nın bu son sözleri üzerine felsefik derinliklere dalmak için pencerelerimi dünyaya kapattım. Öncelikle şu fare fobimden kurtulmalıydım. Felsefeden aman diledim. Çare oradaydı. Her şey zihinde başlayıp zihinde bitiyordu. “Aslında kaşık yok” deyip önce kaşığı bükmeli sonra fare yok deyip fareciği kuyruğunda tutup fırlatmalıydım. İşte o mertebeye vardığımda kuyruğundan tuttuğum gerçek bir fareyi Yayla’ya göstererek “Beni tandın mı? Ben o pembe süngerle korkuttuğun kadınım!” deyip üzerine doğru atabilecektim. Bu pek klişe hayalimi gerçekleştirmek üzere zihnimi harekete geçirdim. Varlık, cevher, görünüm, özne-nesne, hakikat, zaman… biraz bekleyebilirdi. İlk önce Berkeley’ci bir yaklaşımla farelerin varlığını yok saymalıydım. Gel gör ki ben Berkeley’ci olsam da fareler öyle değildi. Ben onları görmezden gelsem de onlar beni görüyordu. Ben onları yok saysam da onlar kendilerini var sayıyordu. Gözlerimi kapayınca yok oluyorlardı, açınca yine oradaydılar. Berkeley “varolmak algılanmaktır” diyor madem, sadece benim değil, yeryüzündeki tüm insanların hep beraber, farelerin varlığını yadsımaları gerekiyordu ki, bu da deveye hendek atlatmaktan daha zordu. Evet, duyularımızı kapatınca yok olsalar da oradaydılar. En iyisi Schröndinger’in kedisini üzerlerine salmaktı!  Ama var mı yok mu, sağ mı ölü mü olduğu belli olmayan bir kedi ne yapabilirdi ki!
“Ne o? Ne düşünüyorsun öyle kara kara?” diyen Gülistan Ana’nın sesiyle kendime geldim. Peki ben zaten kendimde değil miydim? Giden ben isem kalan kimdi? Ve en mühim soru; Yayla ne ara tüymüştü?
“Fareleri! Yok, yok şeyi düşünüyordum, Gülistan Ana. Şeyi, hayatı. Evet hayatı, varoluşu düşünüyordum, Ölümlüyüz ya, kısa bir ömüre sonsuzluğu sığdırmaya çalışıp duruyoruz. Ama mızrak çuvala sığmıyor”
“Hımm”
“Niye ölümsüz değiliz ki! Sonsuza dek yaşasak daha iyi olmaz mıydı?”
“Sonsuza dek yaşasaydık çok masraflı olurdu. Yemek, içmek, giyinmek derdi bitmezdi!” dedi Gülistan Ana tam bir ev kadını ekonomisti yaklaşımıyla.
“Tabii, Kant’ın dediği gibi aklın sınırları varsı, sonsuz bilgi öğrenme kapasitemiz de olmaz. Bazı şeyleri ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım yine de öğrenemeyeceğiz. Mesela evrenin bir başlangıcı var mı? Varlığımız rastlantının mı yoksa zorunluluğun mu eseri? Tanrı var mı? Şey, yani var elbette! Yani şey. Hani demem o ki…”
“He, he! Sen de kafir olmuşsun!”
“Yok be canım anam. Bunlar aklın sorgulamaları. Allah’ın yeri kalptır.”
“Ama sorgulamak da bir ibadetti. Allah bu yüzden bize akıl vermiş”
“He, he, sen de kafir olmuşsun”
Bir arkadaşın “yemek hazır” demesiyle rahat bir nefes aldım. Yemeğin hazır olmasına hiç bu kadar sevinmemiştim. Gülistan Ana’nın kınayıcı bakışları altında masaya oturdum. Doğrusu bu şartlarda felsefe yapmak çok zordu. O yüzden başımı önüme eğip uslu uslu yemeğimi yemeye koyuldum. Tabakta duran balık lezzetliydi. Nasıl bir hayatı olmuştu acaba? İnsanlar gibi ölüm bilincine sahip olmaması bir şans mıydı? Şanssızlık mı? Ya felsefe? Biz insanlar ölüm bilincine sahip olduğumuz için felsefeye muhtaçtık. Peki balık neydi? Şu an ölü bir halde tabakta duran balık ile aklımdaki balık ideası veya tümeli arasında nasıl bir bağlantı vardı? Balık ölse de balık ideası sonsuzdu. Aklımda olduğu gibi durmaya devam ediyordu. O halde gerçek olan, hakiki olan balık ideası mıydı? Dünyada fani, yani gerçek şeylerin yanısıra bir de her birinin ideaları vardı. Dahası rüyalar, imgeler, ideaların ideaları, ikinci, üçüncü doğalar vardı.
Ah ne kadar ağırdı şu zavallı dünyacığın yükü. O an ta derinden pek acıdım mavi gezegenimize. Dile gelse nasıl da feryat ederdi garibim. Bir an zihnim bir okyanus hissiyle açıldı ve ruhum dünyanın ta kendisine dönüştü. Ben oldum dünya dünya oldu ben!
Masadakilerin şaşkın bakışları altında. Şu dizeler döküldü dilimden. Dünya dile gelmişti!
“Vay başıma gelen vay
Yetmiyordu sanki bunca yük
Bunca taş, toprak, ağaç, hayvan
Bunca mikrop, atom, toz, bakteri
Bir de ideaları çıktı başıma!
Şu koskoca kainatta var mı haa?
Var mı benim gibi bir hamal?
Yetmez sanki taşıdığım bunca eşyalar
Bir de taşırım idealarını hawar hawar!
Vay başıma gelen vay!”

(Leyla Atabay L tipi Hapishane Alanya / Antalya)

Fotoğraf: Adil Okay

Kaynak: Edebiyat Bahçesi

 

 

Yorum Yaz