‘Eleştiri’ üzerine düşünmek… / Nur Betül ÇELİK

Eleştiri üzerine yeniden düşünürken son uğrakta, tam da şimdi, tam da her şey çözülürken eleştirinin her zamankinden daha çok bir ihtiyaç olduğunu vurgulamak önemli.

 

Yazının başlığı, Ankara Dayanışma Akademisinin (ADA) bu yıl başlattığı Kültürel Çalışmalar programı kapsamında yürüttüğüm başlangıçta sekiz hafta olarak planladığım, ancak on dört haftada bitirebildiğim atölyeye ait. Bu yazı ise o atölyede başlayan “eleştiri” üzerine (yeniden) düşünme pratiğinin kimi uğraklarından geçerek okurunu o uğraklarda birlikte düşünmeye davet etme amacını taşıyor. O uğrakları birlikte ziyaret etmeden, yazının hedefleri konusuna açıklık getirmem gerekir ki yolumuzu kaybetmeyelim.

Öncelikle bu yazı “eleştiri nedir?” sorusuna yanıt bulmak gibi bir amaca sahip değil. Bunun iki nedeni var: Nedenlerin ilki, bütünüyle pratik. Bu kısa yazının kapsamını aşan bir girişim olur bu. Eleştirinin tarihinin içinden geçmeden eleştirinin günümüzde kavuştuğu anlamı aydınlatmanın olanaksızlığı, böyle bir sorunun neden bu yazı için anlamlı olmayacağını da açıklıyor. Diğeri ise, eleştirinin “ne” olduğu sorusunun kendisinin, bizi, ne’liğe dair bütün sorularda olduğu gibi muğlaklıklar, ele avuca gelmezlikler, hatta açmazlarla boğuşmak zorunda bırakabilecek olması. Tanımlama, tarif etme veya betimleme, bir belirlenim edimidir. Kavrama ait anlam çoğulluğunu bir birliğe kavuşturup bu birliğin sınırlarını açık seçik hale getirme işidir. Bu bir sabitleme, bir başka deyişle anlamı keskin sınırlar içinde zapt etme edimidir. Oysa bu edim başarısızlığa en başından mahkumdur; zamana ve mekâna dirençli, evladiyelik bir araç, bir tarif, bir tanım veremez. Anlam belirlemeden kaçar, sürekli ötelenir, ertelenir. Dil, sonsuza uzanan bir anlam verme oyunudur; (belirli) anlam, bizimle saklambaç oynar. Uzaktan kendisini gösterir, bize manidar manidar göz kırpar; tam ebelemek için koşarken biz, o yeniden gözden kaybolur. Kâh burada, kâh orada, ama aslında hem her yerde, hem hiçbir yerde. İşte bu biteviye oyun, “ne” sorusunun açmazıdır. O halde soruyu değiştirmeli. Örneğin bugün eleştiri üzerine yeniden düşünmekse amaç, tam da şimdi, şu anda eleştirinin bir ihtiyaç olduğuna dair bir inançla hareket ettiğimiz açıktır. Bu durumda belki soruyu, eleştirinin bugün olabilirlik koşullarını ortaya çıkartabilmek için yeniden düzenlemek gerekir: Ne zaman eleştiri? Neden eleştiri? Hangi eleştiri? Peki eleştiri mümkün mü? Mümkünse bunun koşulları neler?

Eleştiriye bir tanım vermekten kaçınacağım ama burada geniş bir parantez açarak kullanım çeşitliliğine kabaca değinmek yerinde olabilir. Eleştiri bir kavram olarak tek başına kullanıldığında, kuramsal ve pratik iki boyutlu bir edime işaret ediyor. Eleştirinin kendisi bir teori, bir düşünsel edim olarak yapılandırılıyor. Kendi başına ele alındığında, dogmalardan özgürleştirici, dogmatik düşüncenin tahakkümüne karşı evrensel değerler ve kurallar çerçevesinde etik bir tercihi de içinde barındıran özgül bir düşünsel form olarak beliriyor eleştiri. Bu anlamda, eleştiri, nesnesiyle arasına belli bir bilimsel, felsefi mesafe yerleştirerek olanı saptayan kuramsal, düşünsel bir edim görünümündedir. Ayrıca, olan buysa, ancak evrensel normlar temelinde böyle olmamalıysa, onu değiştirmek için ne yapılmalı sorusuna da bir yanıttır. Var olan tahakküm ilişkilerini dönüştürmek, değiştirmek gibi hedefler, eleştirinin doğasına içkin sayılır. Bu noktada, söylemle eylem, kuram ile pratik, bilmekle yapmak arasında kurulan bilindik karşıtlıkları yeniden üretmeden aşma hedefi de eleştiriye aittir. Eleştirinin tarihsel ödevidir bu. O halde pratik içinde eleştirinin konumunu gözden geçirmek önemlidir. Eleştiri, itiraz, direniş, uyuşmazlık pratiklerinden türer. Herhangi bir yerde, herhangi bir anda baskıya, dayatmaya, politik bir karara veya uygulamaya itiraz eden, bunlarla uyuşmazlığını dile getirerek direnen hareketler eleştiriyi inşa eder.

Eleştiri kimi zaman sıfatta gizlidir. Kuramın, felsefenin, bakışın, tavrın, tutumun “eleştirel” olanı kendisini bunların geleneksel formlarına karşı konumlandırarak var eder. Bu anlamda eleştirinin yerleşik normlara ve kurallara, sorgusuz sualsiz rıza gösterilen tahakküm biçimlerine, ilişkilere yönelerek onları görünür kılma işleviyle tanımlandığını söyleyebiliriz. Eleştirel teori, eleştirel pedagoji, eleştirel felsefe, eleştirel söylem gibi… Kimi zaman eleştiri bir tamlama içinde bir şeyin eleştirisi olarak belirir. Böylece nesnesiyle sınırları belirlenmiş bir edim, hatta bir alan, bir disiplin olarak karşımıza çıkar: Gündelik hayat eleştirisi, ideoloji eleştirisi, kültür eleştirisi, ekonomi-politiğin eleştirisi, edebiyat eleştirisi, sanat eleştirisi, demokrasi eleştirisi, sistem eleştirisi, saf aklın eleştirisi, modernlik eleştirisi, iktidar eleştirisi, tarih eleştirisi, gelenek eleştirisi gibi… Önüne gelen sıfatla eleştirinin türü, tarzı da belirtiliyor olabilir: aşkınsal eleştiri, modern eleştiri, radikal eleştiri, tarihsel eleştiri vb…. Bu durumda eleştiri, nesnesine bakışı önüne gelen sıfatın imlediği biçimde sistematikleştirilen bir metoda dönüşür. Kurallı, sistemli, kendine içkin bir mantığa yaslanan bir yaklaşım, bir düşünme, irdeleme, inceleme tarzı ve metodu… Metot meselesi biraz daha açılabilir, tartışmaya açık çünkü. Liste de uzatılabilir, ancak ben açtığım geniş parantezi, konuyu daha fazla dağıtmamak için burada kapatmak durumundayım.

Başlangıç sorularına geri dönelim: Ne zaman eleştiri? Neden eleştiri? Hangi eleştiri? Peki eleştiri mümkün mü? Mümkünse bunun koşulları neler? Bu soruların ilk ikisine hemen bir yanıt vereyim: Hemen şimdi, çünkü eleştiri tarihsel bile olsa aslında bugünle ilgilidir. Eleştiri, her zaman güncel olandan türer. Örneğin Foucault, soy kütüğünü bir eleştiri formu olarak önerirken, onun tarihe odaklansa bile şimdiye yönelmiş olduğunu, “şimdinin tarihi” olduğunu vurgular. Başlangıç noktası, şimdidir, bugünün fiili hakikatidir (1). O halde eleştirinin olabilirlik koşulları bugünün hakikatine içkindir. Eleştiri, öncelikle bu güncel hakikatin saptanmasıyla başlar. Bu hakikatin karşısında eleştiri her zaman bir ihtiyaçtır: hakikat, verili bir anda ve zamanda iktidarın işleyişinin sonuçlarına, iktidar ilişkilerine bağlı olduğu sürece eleştiri, bunlara direnmenin yollarını gösterdiği, yeni bir hakikatin olabilirliğine işaret ettiği için ihtiyaçtır. O halde eleştiri, Foucault’nun deyişiyle verili hakikat rejimine direnme olanağıdır. İşlevi, verili olanın değiştirilebileceği umudunu örgütlemektir.

Gelelim, eleştirinin olabilirliğine dair sorulara. “Eleştiri mümkün mü?” sorusunu elemekle başlayalım. Bence eleştiri, hiç tükenmeyen tüketilemeyecek bir olanak olarak hep burada, hep şimdide içkin. Bunun çatışmanın, çekişmenin, uyuşmazlığın, itirazın toplumsal ilişkilerinin kurucu (imkânsız) çekirdeği olduğu görüşüne yaslanarak iddia ediyorum. Özellikle kriz anlarında çoğalan, çoğullaşan karşılaşmaların, çözülen norm ve değer sistemlerinin içinden eleştirinin çıkış yoluna işaret edebilme potansiyeliyle güçlü bir direnme olanağı olarak belirdiğini düşünüyorum. Gezi direnişiyle başlayan süreçte Türkiye sathında ortaya çıkan HES direnişlerinden taş ocağı veya maden açma amacıyla başlatılan talana itiraz eylemlerine, kadın cinayetlerine karşı feminist hareketin mücadelesine, LGBTİ+ haklarının ihlaline örgütlü itirazlara, insan hakları ihlallerine karşı örgütlü mücadele deneyiminin baskılara rağmen genişlemesine, yurt sathında yaygınlaşan işçi eylemlerine bakıldığında aslında pratiğin egemen tahakküm ve bölüşüm ilişkilerinden, otoriterliğin baskısından özgürleşmenin olanağını barındırdığı pekala söylenebilir. İşte bu olanak eleştiridir. Bugün pandemi koşullarının su götürmez biçimde görünür kıldığı eşitsiz bölüşüm ilişkilerine direnmenin olanağı, gene bu derin eşitsizliğe karşı itirazda, eşitlik talebinin bizatihi kendisinden kaynağını alan irili ufaklı itaatsizliklerde kendini gösteriyor. Eleştiri olanağı, dünya çapında pandeminin ardına sığınarak hükümetlerin ihlal ettiği, tahrip edilen hakların talep edildiği gösterilerde vücut buluyor. Bu noktada Jacques Rancière’in bu itiraz, uyuşmazlık veya direniş pratiklerinin eleştirel sorgulaması önerisine dokunmadan geçemeyeceğim. Ruth Sonderegger’in “olumlayıcı eleştiri” olarak adlandırdığı bu sorgulama tarzı, özgürleşme, kurtuluş hedeflerini feda etmeden var olan uyuşmazlıklardan bir direniş olanağı nasıl türeyebilir sorusuna odaklanıyor (2). Rancière, bütün konuşan varlıkların eşitliği ilkesi zemininde kuruyor tartışmayı. Kendisine eşitlik tanınmayanların, itirazları yerel düzeyde bile kalsa direnme kapasitesine sahip olduklarını vurgulamak için bu ilkeye başvuruyor. Buradan ahlaki normlar türetmek değil düşünürün amacı. Tersine, söz söyleyebilen, konuşabilen herkesin uyuşmazlık kapasitesine sahip olması, herkesin her yerde direnebileceğinin de işareti. Önemli olan, aslında çok sık rastlanmayan itiraz pratiklerinin gün ışığına çıkartılması için eleştirel uyuşmazlığın devreye sokulması. Burada eleştiri sahibi olan konuşanın, “olması gereken”e dair evrensel bir hakikat iddiası çerçevesinde normlar, değerler dayatmasının karşısında var olan uyuşmazlık içinden bir sözcü olarak konuşması tercih edilmektedir.

Buradan hareketle, son olarak, eleştirinin olana yönelik itirazlarının olması gereken zemininden inşa edilmesine karşı eleştirilere, bu bağlamda entelektüelin özgürleştirici eleştirel pratikler içindeki işlevine değinmek istiyorum. Michel Foucault, entelektüelleri iki kümeye ayırarak bu sorunu tartışıyor. İlk kümeyi oluşturan iktidarın kötüye kullanımına karşı direnci temellendiren evrensel hakikat ve değerlerin sözcüsü gibi hareket eden entelektüellere evrensel entelektüel adını veriyor. Yasama işlevi üstlenen bir entelektüellik formu bu. Yaptığı ne? Ne yapılması gerektiğine dair kural koymak… Olması gerekene, ne yapılması gerektiğine ilişkin kurallar dizgesini oluşturmak bir başka deyişle. Bu işlevle hareket eden entelektüelin bir tür kripto mesihe dönüşmesi sorunlu düşünüre göre. Direnenler için, onlar adına doğru ile yanlışı ayırmaya soyunan entelektüel, aslında otorite ilişkilerinin, yerleşik tahakküm ilişkilerinin yeniden üretilmesine aracılık edebilmektedir. Foucault, bu entelektüel tipinin yirminci yüzyıl sonuna doğru yerini spesifik entelektüellere bıraktığını söylüyor. Spesifik entelektüel, yerel politik süreçlere müdahale edebilme olanağını yaratabilmek için belirli bir alandaki uzmanlığını kullanmaktadır. Böylelikle verili bir hakikat rejimi içindeki rolünün sağladığı avantajla bu hakikat rejiminin bizatihi kendisinin eleştirisini üstlenmektedir. Burada Foucault, entelektüelin bu işlevinin problematik olduğuna işaret etmektedir. Hakikat rejiminin bir ajanı olarak spesifik entelektüelin baskıcı iktidar ilişkilerinin bir parçası gibi hareket edebileceğini vurgulamaktadır. Foucault, aynı zamanda entelektüelin bilgi ve hakikatin sahibi olarak kendisine otorite vehmederek direniş içinde ayrıcalıklı bir konum talep edebileceğini vurgular. Aslında böyle bir hakkı olmayan entelektüel, yine sahte peygamber rolüne bürünmektedir. Foucault’nun soy kütüğünün uygulayıcısı spesifik entelektüel, herhangi bir etik-politik bir normatif temele yaslanmaksızın, “mevcut hakikat rejiminin nasıl işlediğini açığa çıkartarak diğerlerinin bu rejime direnişini cesaretlendirme ve kolaylaştırma” işini üstlenecektir (3). Aslında burada bir normatif konum gizlidir. Foucault, entelektüeli evrensel hakikatin taşıyıcısı olmakla edinilen bir sahte peygamberlik iddiasından kurtarmaktadır, ancak yine de, entelektüelin diğerlerini öncelikle direnmenin bir gereklilik olduğuna ikna etmesi, onlara neye direnmeleri gerektiğini göstermesi gerektiğini düşünmektedir. Hakikat rejiminin bir ajanı bile olsa entelektüelden beklediği, doğruyu söyleme cesaretine sahip olmasıdır.

Foucault, Derrida, Rancière, Bourdieu… Aydınlanmanın büyük ideallerini, büyük anlatıları, topyekûn kurtuluşa giden yolda entelektüele atfedilen öncü rolü reddeden bu düşünürlerin her birinin eleştiriye farklı bir yaklaşımları var. Ancak ortak yanları, özgürleşmeye, özgürleştirici pratiğin gücüne inançlarını yitirmemiş olmaları. Ayrıca hepsi bugün için yine de o çok kaçındıkları yol gösterici rolü gönülsüzce de olsa üstlenmiş görünüyorlar. Her biri kendi yolunda benzer bir ahlaki tercih yapıyor, tahakküme, baskıcı iktidar ilişkilerine direnmeyi öneriyor.

Eleştiri üzerine yeniden düşünürken son uğrakta, tam da şimdi, tam da her şey çözülürken eleştirinin her zamankinden daha çok bir ihtiyaç olduğunu vurgulamak önemli. Yine yukarıda adını andığım düşünürlerle birlikte özgürleşmeden, direnmekten yana bir ahlaki tercih yapmaya çağrı yapmanın önemi de aşikâr. Özgürlük için, eşitlik için eleştiriye kulak verelim. Tahakküme sessiz kalmayalım, direnelim!

1- Christina Hendricks (2012), “Prophecy and Parrësia: Foucauldian Critique and the Political Role of Intellectuals,” içinde Conceptions of Critique in Modern and Contemporary Philosophy, der. Karin de Boer ve Ruth Sonderegger, London: Palgrave Macmillan, s. 214.
2- Ruth Sonderegger (2012), “Negative versus Affirmative Critique: on Pierre Bourdieu and Jacques Rancière,” içinde Conceptions of Critique in Modern and Contemporary Philosophy, der. Karin de Boer ve Ruth Sonderegger, London: Palgrave Macmillan, ss. 248-264.
3- Sonderegger, ““Negative versus Affirmative Critique,” s. 216.

Bu yazı, Duvar Medya Vakfı ve Ankara Dayanışma Akademisi işbirliğiyle hazırlanan Kültürel Çalışmalar Atölye Programı kapsamında sunuldu. Kültürel Çalışmalar Atölye Programı 5 Ocak 2021’de başladı ve 7 farklı atölye 6-8 hafta devam etti.

Kaynak: Gazete Duvar

Yorum Yaz