Düşüncenin özgürlüğü yanılsaması: Abdullah Şevki vakası

İsmail Serin*  31.05.2019

İnsanın kim olduğu sorusuna yaygın ve biraz da abartılı olarak “akıl sahibi” bir canlı olduğu yönünde yanıtlamak pek yaygın bir tutumdur. Descartes öncesi çağlardaki aklın evrilerek tekil insanın bir niteliği sayılması bu durumu daha üst bir noktaya taşımıştır. Artık insanların kendi başlarına her şeyin tek yargıcı olabileceğinden hiçbir kuşkusu kalmamış görünmektedir. İlkece zaten kısıtlanamaz bir yeti olan düşünmenin önündeki en büyük sorun, onun ifade edilmesindeki engeller olacaktır. Yani yerleşik tarihsel, kültürel, ahlaki değerlerin siyasal bir süzgeçten geçerek inşa ettiği muhafazakar bir duvarın varlığı büyük sorundur. Ortaçağ’ı kapatan burjuvazinin Kant gibi önde gelen filozofları “yeni” insanı kendi başına düşünmeye cesaret etmeye çağırmakla aslında devrimci bir girişimde bulunuyordu. Ne var ki, aklı kullanmak kendiliğinden başarılabilecek bir yetenek değildir. İster istemez aklın içeriğini, sınırlarını irdelemek gerekecektir. İnsanın teorik ve pratik alanlardaki konumunun birbirleriyle uzlaştırmakta güçlük çektiğimiz özellikleri olduğunu fark etmek zor olmayacaktır. Aklın boyun eğeceği “efendi”nin belirlenmesi pek güç olacaktır. Hume’un önerdiği gibi “tutkulara” mı yoksa Hegel’in işaret ettiği gibi “Geist”a (siz bunu devlet/toplum diye okuyabilirsiniz) boyun eğeceğiz?

Günümüz insanın, kurnazlığı yukarıda anılan aklın yerine geçirerek iki yüzlü bir yaşam sürmesi, onun kendine ait bir dünya kurmasının oldukça mantıklı bir yolu haline gelmektedir. Genel olarak sanatın bu özel alanları çoğalttığını öne sürmek, sanat ürünlerinin “tüketiciler” üzerindeki etkisi gözetildiğinde, yanlış olmayacaktır. İşte bu noktada sanat ürünlerinin içerdiği dünyaların meşruluğu sorunuyla karşılaşıyoruz. En azından liberaller düşüncenin ifadesinin ilkece engellenmemesi gerektiğini iddia ederken tek tek her bir insanın özgürlüğünü teminat altına almanın biricik yolunun bu olduğuna içtenlikle inanıyorlar. Fakat, insanlar yalnızca özgür olmakla yetinemezler bizler aynı zamanda eşit ve kardeş olmayı da -en azından Fransız Devrimi’nden beri- arzuluyoruz. Tarih bize eşit olmadığımızın ve birbirimizin kurdu olduğumuzun sayılamayacak denli çok örneğiyle doludur. Özgür olma ve özgür kalma ancak herkes için bu durum mümkünse istenebilir; aksi halde Hobbes’un Leviathan adlı yapıtını kaleme almasına yol açan kargaşa kaçınılmaz olur. Toplumsal örgütlenmenin olmadığı bir yerde insanın insan kalmasını umamayız. Yani düşüncelerimizi ifade ederken ondan daha aşağı kalmamak üzere sorumluluk da taşırız. Hiç kimse sorumluluk taşımadan özgürlük talep edemez. Bu, tıpkı doğa yasalarına boyun eğerek doğaya boyun eğdirmeyi andırır.

Son zamanlarda Abdullah Şevki’nin Zümrüt Apartmanı adlı yapıtı etrafında dönen tartışmaların büyük ölçüde ifade özgürlüğü bağlamında ele alınması açıkçası madalyonun sadece bir yüzünü görme zayıflığı taşımaktadır. Yazarı destekleyenler, kitabın içeriğine katılmasalar bile, düşüncelerin özgürce ifade edilmesi gerektiğini dillendirirlerken toplumun mevcut durumunu görmezden geliyorlar. Üstelik bu tutumu desteklemek üzere M. de Sade, Passolini gibi adlardan örnekler veriyorlar.

“Kurbanların” korunmadığı bir dünyada neyin anlamı kalacağını elbette M. de Sade ve Passolini’ye de sorabiliriz; zaten herhalde her ikisinin de cehennemin “ötede” değil de “burada” olduğunu göstermek derdinde olduklarını söylersek onların ne yapmaya çalıştığı açık hale gelecektir. Bu noktada ne M. de Sade ne de Passolini’nin burjuvazinin ifade özgürlüğü ilkesine sığınmadığı ortadır. Oysa Abdullah Şevki ve onun yandaşları hem ifade özgürlüğü ilkesini kendilerine kalkan yapıyorlar hem de sorumluluk almaya yanaşmıyorlar. İçinde yaşadığımız dünya hiç olmadığı kadar çok garibanlar, yoksullar, ezilenler dünyasıdır; sokaklarda yakılan, tecavüze uğrayan insanların başlarına ne geldiğinin tüm çıplaklığıyla anlatılması edebiyatçının, entelektüelin ne ödevi ne de görevidir. Pisliğin edebiyat yoluyla, üstelik saldırganın gözüyle anlatılması pisliğin yaygınlaşmasından başka ne işe yarar ki?

İnsanların uğradıkları haksızlıkları görmezden gelmek ya da halı altına süpürerek sorunlarla yüzleşmekten kaçınmayı önermiyorum. Doğada ahlakın olmadığını biliyoruz ama bu bizi ahlak yoksunu olmaya mecbur edebilir mi? Kötülüğü görmemek için kör olmak lazım; ama bize iyiliğe giden yolu görecek gözler lazım. Sanatçının en temel ödevi bu olmalıdır.

*Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi

https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/05/31/dusuncenin-ozgurlugu-yanilsamasi-abdullah-sevki-vakasi/

Yorum Yaz