Dünya genelindeki güvencesiz akademisyenlerden manifesto

Neoliberal politikaların dayattığı akademik yapı içinde güvencesiz çalışmaya mecbur bırakılan bilim insanları, ‘Güvencesiz Enternasyonal Manifestosu’nu yayınladı.

 

Akademik üretim yapan ancak neoliberal politikaların dayattığı üniversite yapısı içinde güvencesiz ve esnek çalışmaya mecbur bırakılan akademisyenlerden var olan düzene itiraz var. Avrupa başta olmak üzere, dünyadan pek çok akademisyenin katkı sunduğu bir metinle kenara itilen, güvencesiz çalışmaya mecbur kılınan, proje ve performansın zorunlu kılındığı bilim insanları, bu konuda hazırladıkları metni kamuoyuyla paylaştı. Bilim insanlarının ‘Güvencesiz Enternasyonal Manifestosu’ olarak isimlendirdiği, Karl Marx’ın Komünist Manifestosu’na (1848) atıf yapan metnin sosyal medya üzerinden yayınlanan kısmı şöyle:

Avrupa’nın akademik çevrelerine bir hayalet musallat oluyor; bu, Akademik Prekarya’nın* hayaleti. Eski akademinin rektörler ve dekanlar, üçüncü taraf fon sağlayıcılar ve değerlendirme yönlendirme komiteleri, seçkin bilimsel dernekler ve mükemmellik gruplarından** oluşan bütün güçleri, bu hayaleti kovmak amacıyla kutsal bir ittifak oluşturdu.

Akademik yapı bünyesindeki muhalifleri tarafından ‘yeterince iyi değil’ diye nitelendirilmeyen, muhalefet safındaki Akademik Prekarya nerede? Tutucu muhalifleri olan kadrolu akademisyenler tarafından ‘acemi araştırmacı’ diye nitelendirilip çocuk muamelesi gören koşullu personel*** nerede?

Bu gerçek iki sonuca ulaşıyor:

I. Akademik Prekarya, tüm akademik kurumlar tarafından kendi başına bir güç olarak kabul edilmektedir.

II. Güvencesiz akademisyenlerin, bütün dünyanın önünde görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini açık biçimde yayınlamalarının ve Akademik Prekarya Hayaleti hakkındaki bu anaokulu masalını bizzat Güvencesiz Enternasyonal Manifestosu ile karşılamalarının tam zamandır.

Bu amaç doğrultusunda, çeşitli uluslardan güvencesiz araştırmacılar Berlin’de toplandı ve yalnızca İngilizce yayınlanacak olan aşağıdaki manifesto taslağını hazırladılar; zira -kabul etmeliyiz ki- 19’uncu yüzyılda değiliz ve İngilizce uzun zaman önce akademik bilgi üretimini etkin bir şekilde tekeline aldı.

BORDROLU ARİSTOKRASİ VE AKADEMİK PREKARYA

Şimdiye dek var olmuş tüm akademilerin tarihi, akademik yeterlilik dönemleriyle maskelenmiş, tutku ve içsel motivasyon söylemiyle halının altına süpürülen sınıf mücadelelerinin tarihidir.

Profesör ve doktora-sonrası araştırmacı, bölüm başkanları ve sıradan öğretim üyeleri, erkek ve kadın araştırmacılar, yerli ve yabancı personel / ziyaretçi / göçmen / sürgün akademisyenler, fiziksel engeli olmayan ve engelli akademisyenler, cinsiyet kimliği doğumda atanan cinsiyetiyle örtüşenler [ing. cis-gender] ve queer akademisyenler, tek kelimeyle, ayrıcalıklı ve dezavantajlı olanlar, sürekli birbirlerine karşı çıktılar, sonu gelmez (ama çoğunlukla gizli ve nadiren açık biçimde) bir mücadele yürüttüler; bu, geniş anlamıyla akademinin devrimci bir şekilde yeniden inşa edilmesinde sonu olmayan ama bildiğimiz türden üniversitenin ortaklaşa yıkımına neden olması muhtemel bir mücadeledir.

Tarihin daha eski dönemlerinde, neredeyse her yerde, çeşitli sistemlere göre değişiklikler gösteren karmaşık üniversite düzenlemelerine, farklı akademik makam derecelendirmelerine tanık oluruz. Geç Ortaçağ’da üstatlar, okutmanlar, yardımcılar; erken-modern üniversitede bölüm başkanları, seminerciler, doktora adayları ve bu sınıfların neredeyse tamamında yine alt derecelere tanık oluruz.

Refah döneminin yıkıntılarından filizlenen Neoliberal Üniversite, akademik hiyerarşiyi ortadan kaldırmadı. Bunun yerine, eskilerin yerine yeni bağımlılıklar, birbirleriyle bağlantılı yeni ayrımcılık koşulları, emeği ucuzlatan yeni yaklaşımlar inşa etti.

Neoliberal üniversite çağı olan çağımız, bununla birlikte, Akademide sınıf çatışmalarını basitleştiren şu belirgin özelliğe sahiptir: Bir bütün olarak üniversite, giderek artan biçimde iki büyük düşman kampa, doğrudan birbirine karşı olan iki büyük sınıfa -kadrolu aristokrasi ve geçici olarak istihdam edilen Akademik Prekarya’ya- ayrışıyor.

Belirli süreli sözleşmelerin keşfi ve proje bazlı kısa vadeli istihdam uygulamalarının yaygınlaştırılması, bilgi üretim alanının yeniden yapılandırılması için yeni bir zemin yarattı. Agresif bir rekabet barındıran Avrupa Yükseköğrenim Alanı’nın [ing. European Higher Education Area ] oluşturulması ve Avrupa’da kâr odaklı diploma programlarının mantar gibi çoğalması, ABD’de öğrencilere verilen kredilerin artması, eski sömürgelerdeki üst-orta sınıf öğrencileri sömürmek için ‘off-shore’ [sınır dışı] programlarının başlatılması, kamusal alandaki finansmanın azalması ve bunun neticesinde dış finansmana duyulan aşırı bağımlılık, pazar odaklı araştırmaya ve akademik kariyerciliğe daha önce hiç görülmemiş bir itici güç verdi ve böylece zar zor yürüyen yarı-feodal üniversitedeki karşı-devrimci unsurda hızlı bir ayrışmaya neden oldu.

Bilimsel üretimin kapalı bir disipline sahip ‘loncalar’ tarafından tekelleştirildiği yarı-feodal akademik sistem, yeni piyasaların gittikçe artan talepleri karşısında artık yeterli değildi. Devasa üçüncü taraf finansman endüstrisi ve şirket-üniversite ortak projeleri (alm. ‘Verbundprojekte’) onun yerini aldı. ‘Lonca ustaları’, ölçüm takıntılı yönetici sınıf tarafından bir kenara itildi; farklı disiplin loncaları arasında yürütülen iş bölümü, proje ekipleri ve değerlendirme yönlendirme komitesinde gerçekleştirilen iş bölümü karşısında ortadan kalktı.

Ama bu esnada piyasalar sürekli büyüyor, talepler sürekli artıyordu. Üniversiteler bile artık yetersiz kalıyordu. Bunun neticesinde, ‘mükemmellik enstitüleri’ ve seçkin bilimsel topluluklar devreye girdi. Araştırmanın yerini devasa kurumsal finansman aldı; ‘dirsekleri yamalı yünlü ceket giyen profesörün’ yerini, küresel sıralamalara, sözde uluslararası anlaşmalara ve PLS’ye [kâr-zarar oranı/ç.n.] takıntılı tüccar kılıklı, sosyopat bir yönetici sınıf aldı.

[…]

Yükseköğretimin metalaştırılması, üniversitenin aydınlık halesini yok etti. Doktora sahiplerini, araştırmacıları ve akademinin iddia edildiği üzere istisnalara kapalı olduğuna dair yerleşik yanılsamaları yüzünden kendilerini işçi olarak görmeyi reddeden bilim insanlarını, düşük ücretli (ya da genellikle ücretsiz) ve geçici süreyle istihdam edilen günübirlik işçilere dönüştürdü. Ne yazık ki, asıl Manifesto’nun [Komünist Manifesto’nun/ç.n.] seslendiği 19’uncu yüzyıl proletaryası dahi, sınıf bilinci ve işçi mücadeleleriyle ilgili vaaz vermeyi seven ama kendi sefaletlerini fark edemeyen günümüz akademisyenlerinden daha bilinçliydi.

Hiper-rekabetçi neoliberal akademik endüstri, kalıcı kadroları kısıtlamadan, kritik lisans programlarını kâr getirmediği için ortadan kaldırmadan ve bu yolla büyük bir fazlalık yaratmadan, yıkıcı rekabeti teşvik etmeden ve böylece fakültenin akran ilişkilerini baltalamadan kendini var edemez. Bunun aksine, eski bilimsel üretim biçimlerinin değişmemiş biçimde korunması, daha önceki tüm bilimsel topluluklar için varoluşun ilk şartıydı. Durmaksızın yaşanan personel değişimi, aralıksız biçimde tüm meslektaşlık ilişkilerinin bozulması, sonu gelmeyen belirsizlik ve kışkırtma, neoliberal dönemi önceki dönemlerden ayırıyor. En azından, çoğunlukla geçici, proje tabanlı işler ve gerçek akademik görevler olmadığı için, şoklanarak dondurulan bütün akademik görevler, sağladığı faydaları ve sosyal güvenceleriyle birlikte ile süpürülüp atıldı, tüm yeni oluşanlar ise daha yerleşik hale gelmeden önce eskiyiverdi. Katı olan her şey havada eriyip gidiyor, kadrolu olan her şey şartlı hale geliyor ve akademisyenler, en sonunda gerçek yaşam koşulları ve ciddi hislerle birlikte bilgi ile olan ilişkileriyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar.

[…]

Fakat akademik yapı sadece kendisine ölüm getiren silahları taklit etmekle kalmadı; aynı zamanda bu silahları kullanacak olan, kullanılıp atılabilir doktora sahiplerinden oluşarak sürekli biçimde genişleyen bir yedek orduyu, yani Akademik Prekarya’yı ortaya çıkardı.

Akademik iş güvenliği, son üç ilâ kırk yıl içerisinde küresel ölçekte aşamalı biçimde baltalandığından, sadece araştırma fonu buldukları müddetçe hayatta kalabilen ve yalnızca emeklerinin sermayeyi büyüttüğü sürece finansman bulabilen bir işçi sınıfı ve şarta bağlı bir çoğunluk olan Akademik Prekarya gelişti. 19’uncu yüzyıl işçi sınıfından farklı olarak, bu alt-akademik işçiler kendilerini parça parça değil, politik görüşleri, öğretim ve iletişim becerileri, sosyal ağları, tutkuları ve içsel motivasyonları dahil olmak üzere, bir bütün olarak pazarlamak zorundalar. Ve yine de, tıpkı 19’uncu yüzyıl proletaryası gibi, onlar da diğer tüm ticari ürünler gibi birer metadırlar ve netice itibariyle rekabet alanındaki tüm değişimlere, pazarın tüm dalgalanmalarına maruz kalırlar.

Standartlaştırılan değerlendirme kriterleri yoğun biçimde kullanılır ve kadrolu olmayan öğretim görevlilerine lisans eğitimi ve altyapı proje çalışmaları gibi daha gündelik, önemsiz ve daha az ödüllendirici işlevler yüklenirken ve kadrolu öğretim üyelerine prestijli araştırma faaliyetleri üzerinde odaklanma lüksü sağlanırken, akademik alandaki güvencesiz personelin çalışmaları tüm bireysel karakterini ve en nihayetinde entelektüel zanaatkârın gözündeki cazibesini tamamen kaybetti. Güvencesiz çalışan akademisyenler, dijitalleştirilmiş öğretim mekanizmalarının ve üçüncü taraf projelerinin bir uzantısı haline gelmiştir ve bunlardan sadece en can sıkıcı, en az bilinen ve en kolay değiştirilen çalışanlardır. Bu nedenle, ‘kariyerinin başında’ diye adlandırılan bir akademisyenin üretim maliyeti, neredeyse tam anlamıyla, hayatını idame ettirmek için ihtiyaç duyduğu gelirle sınırlıdır. […]

Neoliberal Üniversite, ataerkil makamın küçük bir kısmını sanayi dönemi sonrası sermayedarın büyük araştırma ve öğretim fabrikasına dönüştürdü. Laboratuvara ve bölüme yığılmış haldeki koşullu akademik çalışan kitleleri tıpkı askeri bir yapı gibi örgütlendi. Sanayi sonrası araştırma ordusunun erleri olarak, idari subayların ve değerlendirme çavuşlarından oluşan kusursuz bir hiyerarşinin komutası altına alınırlar. Onlar yalnızca kadrolu aristokrasinin ve üniversite yönetiminin köleleri değiller, aynı zamanda günlük ve saatlik olarak öğrenci değerlendirmeleri, ölçümler ve her şeyden önemlisi yayın sayaçları tarafından köleleştirilirler.

Bu aşamada, güvencesiz araştırmacılar hâlâ dünyanın dört bir yanına dağılmış ve karşılıklı rekabetleriyle parçalanmış, tutarsız bir kitle meydana getiriyorlar. […] Öte yandan, pazar odaklı araştırmaların gelişmesiyle beraber, Akademik Prekarya yalnızca sayı bazında artmakla kalmıyor, aynı zamanda daha büyük kitleler halinde yoğunlaşıyor da. Akademik Prekarya safları, cinsiyetleri ve etnik/ulusal aidiyetleri bağlamındaki çeşitli çıkarlar, yaşam koşulları ve güvencesizleşme yavaş yavaş tüm farklılıkları ortadan kaldırdığı ve neredeyse her yerde işgücü piyasasındaki şanslarını aynı düşük seviyeye indirdiği için, orantılı biçimde git gide daha fazla eşitleniyor.

[…]

Bu yüzden, İngiltere’de yaklaşık yüzde 68, Danimarka’da yüzde 50, ABD’de yüzde 75 ve Almanya’da yüzde 92’lik bir kesimi teşkil eden akademik güvencesizlik karşıtı hareket, bu muazzam öğretim üyesi çoğunluğunun çıkarına olacak şekilde, üniversitelerdeki pek çok sömürü ve aşağılama biçiminin kesişimselliğini gözden geçirmeli ve ne yaptığını bilen, bağımsız bir kesim olmak istiyorsa, ‘azınlık’ denen tüm kesimlerin çıkarlarını temsil etmeye çalışmalıdır. Bu rakamlar, sizlere, şu anda tehdit altındaki/yerinden edilmiş/sürgün edilmiş bilim insanlarının, üzüntü verici bir şekilde, kariyerlerini güvenceli biçimde sürdürmek umuduyla dünyanın dört bir yanından akın ettiği sözde ‘önde gelen’ bilim ülkelerinde bile yaşadıkları büyük yalnızlık hakkında bir fikir verecektir. Maalesef, onları kabul eden ülkelerdeki kısa vadeli akademik iş gücünün oluşturduğu devasa yedekler ordusunun saflarına dahil olmak zorundalar. Bu itibarla, gerçekte, fiilen işsizlik/yetersiz istihdam ve güvencesizlik bağlamında yerel prekarya ile birleşmişlerdir. Artı işgücünün bu iki kesimi (göçmen/misafir/sürgün edilmiş bilim insanları ve yerel akademik alt sınıf), akademik yapı tarafından ‘tehlike altındaki akademisyen’ gibi karantina terimleri ve hâlâ aşırı milliyetçi olan akademik değerlendirme kriterleri vasıtasıyla kasıtlı biçimde ayrıştırılıyor. Günümüzün yerleşik akademik nizamı, tam olarak bu güvencesiz alt sınıfın rütbe, eğitim geçmişi, araştırma alanının kâr getirme oranı, cinsiyet, yetenek(sizlik), etnik köken ve vatandaşlık statüsü hatları boyunca yaratılan kasıtlı ve çoklu parçalanma aracılığıyla korunuyor. Dolayısıyla, mevcut üniversitemizin en düşük tabakası olan Akademik Prekarya, akademik yapının tüm üst katmanlarının yanı sıra sömürücü istihdam uygulamaları ve kâr sağladığı sömürücü çalışma kültürü dağılıp gitmeden, ne bu heyecana ortak olabilir, ne de kendini daha yükseğe taşıyabilir.

[…]

Akademik yapının varlığının ve egemenliğinin temel koşulu, kârlı araştırmaların yaratılması ve büyütülmesidir; kârlı araştırmanın ön şartı, koşullu akademik iş gücüdür. Koşullu iş gücü, özellikle de sözleşmeli olmayan araştırmacılar arasındaki rekabete sırtını dayar. Kadrolu aristokrasi tarafından isteksizce de olsa desteklenen ‘pazar odaklı araştırma’ ve ‘geçici istihdamın’ yayılışı, rekabet nedeniyle güvencesiz akademisyenlerin yaşadığı izolasyon halinin yerini, paylaşılan güvencesizlik ve savunmasızlık nedeniyle devrimci dayanışmanın almasına yol açıyor.

Bu nedenle, Neoliberal Üniversite’nin gelişimi, akademik yapının ürünleri ürettiği ve kendine mâl ettiği temeli ayaklarının altından çekmektedir. Dolayısıyla, akademik yapının ürettiği şey, her şey bir yana, kendi mezar kazıcılarıdır. Akademik Prekarya’nın yenilgisi ve zaferi eşit derecede kaçınılmaz; ancak bizleri birbirimize bağlayan şeyin ne olduğunu kabul etmedikçe ve uluslararası alanda mücadele etmek için örgütlenmedikçe, kaçınılmaz değil.

*Prekarya, 20’nci yüzyılda tanımlanmış bir çalışan sınıfıdır. Ağırlıklı olarak bilişsel (cogitive-yaratıcı) sektörlerde görünen, sınırlı-kontratlı, yarı zamanlı, proje bazlı sözleşmeler ile işgücü piyasalarına iş yapan sınıftır. Tanımlanmadaki esas etken, sürekli iş güvencesi ve sürekliliği bulunmayan işlerde çalışan bir sınıf olarak görülmesidir. Genelde yaratıcı sektörler içerisinde (reklam, yazılım, program, oyun… vb.) çalışan, diğer sektörlerde de (kitap çevirisi, yarı-zamanlı eğitim görevliliği vb.) kısmen görülen, proje bazlı veya süreli çalışanlar grubudur. Genelde serbest zamanlı (freelance) çalışanlar olan ‘prekarite’lerin, sözleşmeleri sürekli iş güvencesi içermez.(ç.n.)

**Mükemmellik gruplarının, başvuran üniversitelerin / üniversitelerin stratejik ve tematik planlamasının önemli bir bölümünü oluşturması, profillerini geliştirmesi ve önceliklendirmeyi teşvik etmesi amaçlanır. Ayrıca, erken kariyer araştırmacıları için eğitim ve kariyer fırsatları yaratmayı amaçlamaktadırlar.(ç.n.)

***Koşullu çalışanlar, proje bazında işe alınan serbest çalışanlar, bağımsız yükleniciler, danışmanlar veya diğer dış kaynaklı ve kalıcı olmayan işçiler olarak tanımlanır. Sahada veya uzaktan çalışabilirler.


 (Çeviren: Tarkan Tufan & Mühdan Sağlam)

Kaynak: Gazete Duvar

Yorum Yaz