‘Delilik Gemisi’nin tehlikeli seyri

Evrim Altuğ – 
Prof. Ali Akay’ın ‘Delilik Gemisi’ kitabı yayımlandı. Akay, günümüz ‘iletişim gürültüsü’nün tehlikesine ilişkin, “1990’ların başında, “Konuşan Türkiye” deniliyordu, özel radyo ve televizyonlara ilk olarak izin verildiğinde. “Konuşan Türkiye” konuştu ama konuştuğunun ne olduğunun farkına vardı mı? Orası meçhul durmakta. Bazılarının “demokratik despotizm” adını verdikleri bir süreç yaşamaktayız her yerde. O bakımdan hâkikat-sonrası ve popülizm bugün bu kadar hızlı öne çıkabildi” dedi.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi, küratör ve yazar Prof. Dr. Ali Akay’ın ‘Minör Politika’ başlıklı teori – felsefe serisinin üçüncü halkası sayılan ‘Delilik Gemisi’, Ayrıntı Yayınları etiketiyle kitaplaştı. Halen Paris’te bulunan Akay, kitabı vesilesiyle sorularımızı da yanıtlama inceliğinde bulundu. Akay, yayınevinin felsefe serisinden çıkan kitapta, son üç yılda üniversitede sunduğu derslerin dökümünü kamuoyuna sunuyor. Kurtul Gülenç’in özetiyle söylersek, “Michel Foucault’nun 1961 yılında yayımlanan ‘Deliliğin Tarihi’ eserinin ilk bölümünün yorumlanmasına odaklanan Akay ve öğrencileri, eserin neredeyse klasikleşmiş denilebilecek (anti-psikiyatrik çıkış olarak değerlendirilen) okumasının çizdiği sınırların bilhassa dışına taşarak eserdeki sanatsal bakışın içindeki verilerin nasıl kullanılabileceği tartışması üzerine yoğunlaşıyor. (…) Akay ve öğrencilerinin “konuşma olanağı” bulduklarında nasıl etkileyici söz deneycileri olduklarını gösteren bu çalışma, Stultifera Navis ile sözün yaratıcılığının sularında yol alıyor, elbette tarihin farklı uğraklarına yaptıkları anlık sıçramalarla.

 

Yine, bir Foucault uzmanı, akademisyen Ferda Keskin ise, şöyle aktarıyor Akay’ın duruşunu: “Kitabın “Mutlak olmayan, tıpkı ‘Deliler Gemisi’nin üzerinde durduğu Avrupa nehirleri gibi akışkan olan sınırları çizme, sınırlarda durma, sınırın dışına çıkarma ya da içine alma pratiklerinde cisim bulan bu iktidar pratiklerinin analiziyle Ali Akay, Foucault’nun yaklaşık 60 yıl önce yayımlanmış ilk önemli eserinin eleştirel çizgisini günümüze taşıyor.

Gelin, mikrofonu kendisine ve gündemin çok tehlikeli akışına, ibretle bırakalım…

Daha kitabınızın önsözünde, 10’ncu sayfada şu ifadeye yer veriyorsunuz ve bu yorumunuz bana Türkiye’de kadına yönelik her türlü baskıya dair sayıca artan vakaları ister istemez getiriyor: “Bilgi ile iman arasındaki gerilimde, günümüzde imanın ağır bastığını görmek, endişe verici diye düşünüyorum. İmanın kendisi için değil, ilahiyat açısından da değil, ama bilgisiz bir imanın rizikolarını izlemekteyiz diye endişe duyulmakta diye düşünüyorum. Karanlık düşüncelerin içinde gelişen bu ortam, en çok da ortak yaşama ve gündelik pratiklere olduğu kadar, kadın-erkek ilişkilerine zarar vermekte.

Bilgi ve İman, iki karşıt gibi duran ve Orta Çağ felsefesinden bugüne kadar tartışma alanı içinde duran iki kavramdır. 1994 yılında Gianni Vattimo ve Jacques Derrida’nın girişimiyle “Din” konusu ele alınmıştı. Bu kitapta Derrida “iman ve bilgi” üzerine konuşmuştu. Bir masa etrafında çok soyut bir konu olarak dini ele almışlardı ve bu konuşmalar sonradan kitaplaştırıldı. Postmodern durum ile birlikte modernliğin ve Aydınlanma felsefesinin kriziyle dinin geri gelmekte olduğunu fark ettik. Bazı kitaplar yayınlandı din ve postmodernizm üzerine. 1992 yılında Akbar S. Ahmed’in ‘İslam ve Postmodernizm’ bakışı buna bir örnek olarak gösterilebilir. ‘Postmodernizmin ABC’si adlı kitabımda (Say Yayınları’ndan yayınlandı.) 1979 yılını değerlendirirken şöyle düşünmekteydim: Lyotard’ın kitabı, İran devrimi sonrası çok yakın bir tarih. Modernliğin ve seküler dünyanın bunalım içinde dini bir entegrist siyasi rejime dönüşmesi (bu kadar erken bir zamanda) beklenmedik bir durumdu. Tıpkı Aydınlanma felsefesi düşünürlerinin sorunlu olarak ele alınmaya başlamasında olduğu gibi bir tarihi kesişme ortaya çıktı. Ne tuhaftır ki dini ışık (nur veya phos) Aydınlanma ışığının seküler adı olmaya başlamıştır tarih içinde. Eski Mısır güneş Tanrı’dan ışık dolu bir Tanrıya ve seküler bir Aydınlanma’ya hep ışık merkezli bir bakış hâkim olmuştur (Rönesans büyü arayışı da bu ışığı (altını simya olarak bulmak) aramaktadır zaten). Phos ile Phantasie aynı kökten gelmekte: Işık ve hayal yan yanadır. Işık Newton ile fiziki olduğu gibi seküler olmayan dünyada hayalet veya “hayal-et” ile yakınlaşmaktadır.

Bilgi, dini olmayan araştırmaya ve deneye dayanan ve de bu anlamda seküler hayatın içinden gelen bir veri. Din ise; aşkın ve ilahi olana bağlı ve de özünde dogmatik (değişmez) bir yapıya sahip. Değişme değil, saplantılı olduğu yeri ile değil, kaynağı korumaya çalışan bir deney dışı veri; bilinmez üzerine kurulu, görünmez ile ilişkili. Hegel 1907’de “Soyut düşünce” diyordu. Soyutlama ile kurtulmak mümkün mü? Din ile iman soyutlanan alana, bilgi ise ispatlanan bir alana bağlı. Ancak dinde reformları ve yenilikleri unutamayız. Çok iyi teologlar tarih boyunca Kutsal metinleri yorumlayarak ileri taşıdılar ve dini felsefeyle kıyaslamaya çalıştılar. Modernleşme böyle bir şey, bilgiyi taşıyan bir dini dünya oluşmaya başladı ve din o anlamda yaşam biçiminin sekülerleşmesini takip edebildi; sanayileşmeyle uyum sağlayabildi, medeniyete ayak uydurabildi. Bugün gittikçe aşırı sağcılaşan ve iktidar konumuna gelen din, kendisini hâkim kılmaya uğraşmakta; kaynaklara dönmek istemekte, fakirleri daha rahat kendisine çekebilmekte her yerde. 19.yüzyıl Marksizm’inin söylemi bugün daha Bin-yılcılara (Milenarist) benzemeye başladı.

Bu bakımdan ‘Delilik Gemisi’ kitabı bu Bin-yılcı hareketlere bakarak, bugüne doğru bu hareketleri düşünmekte. Ve bugün bilginin dinin karşısına yerleştirilmesi, imanı bir aşkınlık ve iktidar söylemi haline sokması düşündürücü. Hatta, bazı feminist çevrelerce, kadın erkek ilişkilerini zedelemeye başlamasından çekinilmekte. Kürtaj, sosyal devletin kadınlara vermiş olduğu bir hak iken, bugün “Tanrı’nın verdiği canı Tanrı alır” söylemi dindar, Katolik kadınların bazılarını bile karşıt olarak ortaya çıkarmakta. Kadınların ve cinsel özgürlüğün olduğu yerlerde bile (ABD, Latin Amerika, Avrupa’nın doğusu) kürtaj karşıtlarının gösterilerini izlemekteyiz. Kadının özgürlüğünün ve serbestliğinin elinden alınmasıyla erkeklerin tavırlarında da nobranlaşmayı ve aşağılayıcı tutumları görmeye başladık. Kadını babanın kocaya verdiği “mal” olarak gören erkeklerin şiddet uygulamalarını takip ediyoruz her yerde. Din, 16. yüzyıldan itibaren medeniyet sürecine giren bir bilim dünyasının karşısına yerleşmekte veya ona uyum sağlamaya çalışmakta.

Darwin, dünyanın birçok yerinde bir saldırı ikonu haline sokulmuş vaziyette. Bazı dergilerin kapaklarından kaldırdıklarını bile gördük. İmanın bilgiyle olan ilişkisinin kesilmesi demek düşünmeden kabulü ve düşünenleri de zorla kabule (azınlık olduklarında) itmekte bugün içinde yaşamakta olduğumuz dünya. Mücadele süreç olarak özgürlüğü ve serbest yaşamı sürdürmek zorunda; bugüne kadar elde edilenler kazanılan haklar olmaktan uzaklaşmış vaziyette. Her gün tekrar bir mücadele alanı hâline girdiğinde bu süreç serbest yaşamı yorucu kılmakta. Her ileriye bir adım, ertesi gün bir geriye adım yaşandığında ilelebet sürülen bir mücadeleyi ortaya çıkarmakta. Soru tam bir tartışma sorusu. Bu kadarla yetinmek zorundayım burada; yoksa çok uzun anlatılacak bir tarih var. Tarihe ihtiyaç burada öne çıkmaya başlıyor çünkü; tecrübe tarihi gerektiriyor. Yeni nesillere aktarabilmek için tarihe ve coğrafyaya ihtiyaç çok önemli. Bugünkü eğitim, genç kuşaklara bu tarihi aktaramıyor veya bir “yanlış bilinç” olarak aktarmak istiyor. Çıkmaz haline sokulmakta bu durum ve soyutlamanın kendisi de aynı şekilde.

23 Şubat 2017 tarihli dersinizden alıntı yapmak gerekirse, (s.16), M.Foucault: “Gördüğümüz şeyler asla söylediğimiz şeylerin içinde saklı değildir” diyor. Bu cümleyi günümüz ‘iletişim’ gürültüsüne yansıttığımızda, sanat ve medyada da kendi cemaatlerine kapanan bir işlevsel tıkanıklık veya topluma yabancılaşma rizikosu ile baş başa kalıyor muyuz ?

Evet, Foucault ‘Kelimeler ve Şeyler’ kitabında olduğu gibi, ‘Bu Bir Pipo Değildir’ adlı kitabında da bunu iddia etmektedir. Yani, kelimeler görsel değildir, şeyler de imgedirler, kelime değil. Bu ikisinin ancak “hayal-gücünde” birleşebildiğini söylemektedir Foucault. DoğuBatı Yayınları’ndan tekrar çıkan eski kitaplarımdan biri ‘M. Foucault: İktidar ve Direnme Odakları’ (ilk baskısı 1995) kitabımda bunu uzunca anlatmıştım.

Burada tekrar etmeyeceğim; ama asıl senin sorduğun soruya gelirsem, iletişim gürültüsü çok tehlikeli duruyor önümüzde. Bizi demokratik sandığımız bir ortama sürükledi. 1990’ların başında “Konuşan Türkiye” deniliyordu, özel radyolara ve televizyonlara ilk olarak izin verildiğinde. “Konuşan Türkiye” konuştu konuştu; ama konuştuğunun ne olduğunun farkına vardı mı? Orası meçhul durmakta. Bazılarının “demokratik despotizm” adını verdikleri bir süreç yaşamaktayız her yerde. O bakımdan “hâkikat-sonrası” ve “popülizm” bugün bu kadar hızlı öne çıkabildi.

Lyotard 1980’lerin ortasında, “Fransız ihtilalinin siyasi rejimi olan Cumhuriyet rejiminin geride kaldığını, siyasetin demokrasiye terk edildiğini” yazmıştı. Medya bunu başarmıştı. Demokrasi “çoğunluk haline gelen bir lafın veya hatta laf kalabalığının” egemenliğine girdi. Cumhuriyet; bir ideale bağlıydı, kamuoyu üzerinden gelişen ise bir ideal değildi. O zaman da bugünlerde de kamuoyu, medyanın manipüle ettiği bir söylemden başkası olarak durmuyor (medya özgür olamıyor zaten), kalabalıkların sesi (sessiz yığınlar deniyor ya!) olmaya başladı ve ses kalabalığı, gürültüsü ve ses paraziti ortaya çıkmaya başladı. Ne söylendiğini anlayamadığımız bir gürültü aldı başını, ses kalabalığına doğru yürüdü gitti. Riziko burada yatıyor, kanımca. Kamuoyu Platon’dan beri her zaman toplumsal sorun olmuştur. Hatta 20.yüzyıl başında sosyoloji “kamuoyu” üzerine çok şey yazdı (Tarde, Tönnies vb.).

‘Deliler Gemisi’ olarak işlevlenen kurumlar olarak festivaller, içerik platformları, YouTube, TikTok, Netflix’ler veya elbette fuarlar, bienaller… Bitimsiz bir sürgünlük, yabanıl bir turistiklik hali… Çağdaş sanat erken ikibinli yıllarda uzun süre ‘öteki’lik ve ‘yersizyurtsuzlaşma’ ile meşgul oldu. Bilgi ve odaklanmanın  giderek ömürsüzleşerek popülizme, kiç olana ve geçicileşmeye karşı koyamadığı bir sürekli oynak zemin içindeyiz. Kitabın ihtiva ettiği ders – metinlerin, bu zemini geçen üç senede nasıl yokladığını düşünüyorsunuz ?

2017’den günümüze, bir kere Covid-19 adı verilen bir virüsle karşı karşıya kaldık; evlere kapandık, şimdi aşı olursak rahatlamaya gireceğimizi düşünmekteyiz; ama bu iş uzun sürecek gibi duruyor ne yazık ki! Bir kere sosyal medya ve tele-iş (evde çalışma) iş dünyasını çok etkileyecek. Emek üzerine kurulu bir feodal ve sonra kapitalist üretim biçimlerinin sonuna mı gelmekteyiz? Emek işten çekiliyor; emek sonrası robotlaşan ve yapay zekaların, algoritmaların dünyası önümüzde duruyor. Her yerde (AFGA) ile nasıl mücadele edilebilir konuşuluyor. Amazon, Facebook, Google ve Apple sanal dünyayı ve tüketim ilişkilerini ele geçirmiş durumdalar.

Bir zamanlar süpermarketlerin bakkallara vereceği ziyandan söz edilmekteydi; şimdi ise tele-alış-verişten söz edilmekte. Yüz yüze ne zaman geleceğiz? Her türlü şeyle nasıl yüzleşeceğiz? Bu “deli” durum, ‘cinnet toplumu’ olarak adlandırmakta olduğum bir sosyal duruma tekabül etmekte. Deli gibi davranmaya başladık; şuursuzlaştık. İnanılmayacak şeyleri yapan bir toplum haline girdik. Beklenmeyecek ve hatta hayal bile edilemeyecek kötülükler yapılmakta. Bu bakımdan kitap bize bir tarihten söz etmekte: Ama aynı zamanda da bugüne doğru taşımakta bazı öğeleri kendi içinde.

24’ncü sayfadaki şu saptamanızla ilerleyelim: “Hakikat, korkuda yatıyor. Korkudan geçen bir hakikat var. Hakikatin ulaşıldığı yer, cehennemin arkasında. Yahut da bize sadece tek yüzü görünen gökyüzündeki yıldızların saklı yüzlerinde.” Bu anlamda, hele ki ‘post-truth’ şu kaotik dönemde – ki zaten ‘yaradılış’tan beridir öyle – aynı anda kolektif sosyal medya hakikati ve astrolojiye, spekülatörlüğü ekmek kapısı yapan kapitalist borsa ‘düzen’ine ya da köktenciliğe bizleri sevk eden nice ideoloji ve inanca bu denli düşkünlüğümüz karşısında, Foucault özelinde bize öne sürebileceğiniz alternatif düşünce ve eylem unsurları nelerdir ?

İlginç bir şekilde, Foucault hakikatin ışıkta değil, karanlıkta yer aldığını yazıyor. Aklın ve gerçeğin oluşması demek, arkada kalan karanlığı anlamamıza bağlı demektir. Karanlıkta kalanı eğer fark ederek ona yaklaşabiliyorsak, kendimizin hakikatini ayna etkisi gibi görmeye başlayacağız demektir. Aynanın sırında saklı hakikat, Lewis Carroll’da olduğu gibi biraz. Bilmediğimiz bölgeye girince, ötekini ve onun kaderini fark etmeye başlıyoruz. Dışlamak yerine, onu fark ederek kendimizin ne olduğunu fark etmeye başlıyoruz. Sanki Rosselini’nin ‘Europe 51’ adlı, 1951’de, hemen savaş sonrası yaptığı filmindeki gibi: Genç burjuva kadın (I. Bergman) kendi hayatı, evi, kocası ve çocuğu ve de arkadaşlarıyla eğlenceli bir hayat sürmekteyken, kaza sonucu oğlunu kaybediyor. Travma başlıyor orada.

İlk farkındalık, eksiklik: Sevilenin kaybı. Kuzeninin onu kenar mahallelere götürmeye başlamasıyla, burjuva kadın diğer ailelerin ve çocukların sefaletini fark ediyor: İkinci farkındalık. Karanlık sokaklarda yaşayanların sefaleti onu aydınlatmaya başlıyor; insanileşme sürecine giriyor. Yardımseverleşiyor; ötekileri görmeye başlıyor ve onlara yardım, artık, onun hayatı haline girmeye başladığında delirdiği varsayılıyor; ailesi onun bakıma ihtiyacı olduğunu söylüyor ve en sonunda akıl hastanesinde buluyor kendisini. Oraya kapatılıyor.

Foucault’nun ‘Delilik Gemisi’ biraz da bu film gibi, karanlıktaki hakikate bakıp görmeye çalışıyor. Rosselini Aziz Francesco ile ilgileniyordu ve onun fakirlik üzerine kurulu hayatı ve de azizliğinin karşısında büyülenerek bu filmi gerçekleştiriyordu. Benzer bir şekilde daha evvel 1948 yılında, Rosselini’nin ‘Almanya Sıfır Yılı’ filmi de bir çocuğun intiharı üzerine odaklanacaktır. Savaş ve sefaletin verdiği hayatların korkunçluğu ve insanları delirtmesi söz konusudur. İtalyan, Assisili Aziz Francesco, 2017 derslerim ve tabii sonucunda kitabım bu konular üzerinde durmaktadır.

2 Mart 2017 tarihli dersinizden: ( s.33), “Aziz Antonius, kutsal kitabın ona göstermediklerini arayarak günaha giriyor. Günahın içinde bu fantasmaları yaşamakta. Ve o kadar uzaklara kadar gitmekte ki, kendi hücresine doğru gidiyor. Küçülüp, dertop oluyor. İçine kapanıyor, küçülüyor. Bilginin, cüce bilgisi olarak bir hücrede saklanması.” – Bu söz, İnternete bağlı hücrelerin, dijital veri tapınaklarıyla bağımlılık ilişkisini andırıyor. Ne dersiniz ?

Evet bunu andırabilir. Aziz Antonius çok ilginç bir karakter ve hikâye de çok ilginç. Papaz Aziz hayalinde huriler, kadınlar görüyor. Fantasmalarla dolu bir rüya içinde aydınlanıyor cinsel olarak, ışıklanıyor. Mesela, Flaubert’in anlatısında, Aziz Antonius nerdeyse Ulisis’in hikâyesine benzer bir şekilde başladığı kaynağa, uzun bir yolculuktan sonra, cenine dönmüş gibi geri geliyor. Hegel’in Odyseus yolculuğu gibi. Kaynak ve son aynı yerde kesişiyorlar. Android gibi. Google’un geliştirdiği gibi, kaynak Linux’un kımıldayan, anahtar elde lojisyel bir pil (enerji) gibi çalışan, ana kaynaktan beslenen bir sistemi sanki. Bir de bugün fidye lojisyelleri ortaya çıktılar. Şirketlere virüs yollayarak fidye istiyorlar; çünkü bütün verileri bloke edebiliyorlar. Ve sonra tekrar açılması için fidye alıyorlar. Sadece şirketler olsa anti-kapitalist hareket olarak adlandırılabilir; ama siber-suç çeteleri olarak çalışmaktalar.

Delilik Gemisi, Ali Akay, 160 syf., Ayrıntı Yayınları, 2021.

 

Hastanelere bile, Covid-19’a rağmen saldırı yaparak, virüsle bütün datayı bloke edebiliyor ve sonra da inanılmaz rakamlarda para talep ediyorlar (Le Monde gazetesi haberine göre, sadece bir şirketten istenen fidyenin bedeli, otuz – kırk milyon eurodan bahsedilmekte.). Çetelerin gerçekleştirdikleri “Ne kanuna ne de imana” sığmakta. Baudrillard, “hepimiz rehineyiz” diyordu. Bugün, devletin kamu kurumları veya özel şirketler ve iş dünyası, fidye isteyen korsanların virütik saldırılarına maruz kalmaktalar. Bilgi o anlamda saklanmak zorunda olduğu halde saldırılara maruz kalabiliyor. Korsanlar, sadece insan kaçırmıyorlar (dünyanın birçok yerinde ve bilhassa

Afrika’da çocukların ve devlet memurlarının kaçırıldıklarını izlemekteyiz) aynı zamanda siber korsanlar bilgiyi de kaçırıp, bloke ediyorlar.

9 Mart 2017 tarihli dersinizde yaptığınız, eleştirinin özeleştirisi mi? – “Sanki Baudrillard’ın söylediği gibi, edebiyat da entegral olmuş vaziyette, sanat da. Her şey sanat. Hangisi iyi bir şey yapıyor? Kimin ne yaptığı belli değil. Entegral olarak tümünü kapsamış vaziyette. Sanatçılar aktivist oldukları zaman, sanatı performatif ve iletişimsel bir şekilde yapmaktalar.” Bu okumanız, bir ihtiyacı da ortaya koyuyor. Toplumu, bireyi dönüştürücü aygıtların, Foucault’nun kariyerini üzerine kurduğu ve eleştirdiği devlet aygıtlarının eleştirisinin de ihtiyacında, bir serbest bölge / özerk / özgür / muaf alan olarak kültür sanattan bu denli medet umulması mefhumuna karşı soğukkanlı mı olunmalı?

Bir soruda çok soru var. Önce şunu söylemek isterim. Sanat, bugün yaratı olmaktan daha çok ‘iletişim’ haline girmekte. İletişimsel sanat öne çıktı son yirmi yıldır. Sanat asla iletişim olmadı. Gilles Deleuze’ün 1987’deki “yaratı nedir?” adlı konuşmasında bunu vurgulamaktaydı. İletişim ve reklamcılığın yaratının yerini doldurmakta olduğunun altını çizmişti.

Sanat bir şeyi iletmek değil, yaratmak içinken bugün form olarak olsa da bir şeyleri iletmek zorunda hissediyor; gazetecilerin yapmadıklarını yapıyor aslında. Gazeteler görevlerini yapmaktan çekildiler. Bugün haberden çok ideoloji verilmekte. Haberler çoğu zaman ‘sahte haber’ şeklinde. Sosyal medya buna daha da katkı verdi. Televizyon ve radyoyla yazılı basın zaten geri çekilmeye başlamıştı; sosyal medya durumu katmerleştirdi. Haber geçmeyince, sanatçılar bu işe soyunmuş duruyorlar. İletişimsel sanat haline girmeye başladı sanat. İletiyor duyulmayanları artık. Ya gerçek ile sahteyi karıştırarak medyanın sefaletini gösteriyor (Atlas Grup, Yes Men vb.) ya da kaybolmuş dünyayı geri getiriyor; kaybolanları hatırlatıyor.

Bu İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra belge ve bellek için gerekmekteydi. Bugün bu hareket daha da genişleyerek sürmekte. Belgeseller ve arşivler belleği şimdiki zamana taşıyor. Doğru bir hareket; ama yaratı ikinci planda kalıyor ve Deleuze’ün eleştirisini takip etmekten aciz kalınıyor.

Sanatçılar görev üstlenmeye başlıyorlar; mücadelenin sürdürülmesi için çaba gösteriyorlar. İdeolojik aygıtların gösterilmesini sağlıyorlar. Böylelikle entegral olan bir forma doğru gidiliyor: siyaset, haber iletme, unutturmama, belleği saklama, arşivi saklama vb. hepsi entegralleşmekte.

Jean Baudrillard’ın gördüğü biraz buydu. Nesneler, teknik ve medya üzerine düşünmekteydi: Simülasyon ve entegral hale gelmeye başlayan gerçeklik ve medya. Her şey gerçekse, gerçek ortadan kalkmaya başlar; her şey sanatsa sanat ortadan kalkmaya başlar. Sanatı ‘hiçlik ve anlamsızlıkla’ suçlamaktaydı. “Sanatın yok olmasından sonra başlayan forma” itiraz etmekteydi. Önce Kardinal olan, Papa Ratzinger’in lafını sanata uyarlamıştı: “Din eğer dünya ile bütünleşmişse ve entegral hale gelmişse o zaman din gereksizleşmektedir”.

Yukarıda iman ve bilgi ikiliği burada da yine karşımıza çıkmakta. Gündelik yaşamın sıradanlığına yaslanan bir sanat, o halde gereksiz hale girmektedir. Burada Baudrillard ne kadar haklıdır; bu tartışma konusudur. Ben onunla tam olarak bu konuda aynı fikirde hissetmiyorum.

Sanat iletişim olarak işlemeye başlasa bile bir görev üstlenmiştir; bu iyi midir? O da tartışılır; ama işlevi sürmektedir ve ihtiyacımız vardır sanata. Bir gün şeyler düzelmeye başladığında belki. Ve zaten daha az görünür olsa bile, bu yaratı üzerine sanat üretimi, hâlâ şu anda da yapılmakta.

Keza aynı sayfada şu yorumunuz da yeniden büyüteçlenmeye değer: “Gerçek, veya politika, veya sanat, tüm bunlar entegral hale gelmeye başladığı zaman, nereye ne yapacağımızı şaşırmış vaziyette oluyoruz. Entegral olmasına rağmen, çok şizofrenik bu. Bütün, bütün olduğu halde bölünmüş, yarılmış vaziyette.” Bu okumanız, ‘şizofreni’ ve kapitalizm ilişkisine 2021’de nasıl bakmamızı önceliyor olabilir?

Aslında, bir evvelki soruda bunun cevabını verdim sanıyorum. 2021 kapitalizmin şizofrenik halini korumaya devam ediyor. Bir yandan salgın, diğer yandan hayatlarını eskisi gibi yaşamak isteyenlerin protestoları; devletin yasakları ve kısıtlamaları ve diğer yandan AGFA’nın inanılmaz büyük kârları söz konusu. Sistem heterojen bir şekilde yürüyor; ama geleceği parlak değil durmakta. Ekoloji ve ekonomi yan yana felaketi üstlerinde taşmaktalar. Bunların birlikte düşünülmesi önemli. Ekolojik olanı, kirli havayı ve suyu düşünmeden bugün büyüme hayalleri görmek cinayet gibi sanki. Doğanın, türlerin ve sonunda da insanların nefes alma imkanlarının kısıtlanması:

Meşhur eski bir laf geri geldi: “Nefes alamıyorum”. Metaforik olan gerçek hale girdi. “Black Lives Matter”dan hava kirliliğine kadar ekolojik sorunlar ve ırkçılık yan yana gitmekte. Birisi diğerinden ayrı durmuyor. Belli bir zihniyete yapışmış ve geride kalması lâzımken tekrar içinde yaşadığımız atmosfere yerleşmeye başlamış vaziyette: O halde “boğuluyorum” acil bir slogan halindedir.

Yine aynı derste telaffuz ediyor olduğunuz ‘enfobezite’nin devası nedir? Bütün kaynaklardan azade olup, ‘delice’ öznel hakikatimizin sadakati altında, diyelim ki çileci, mazoşist bir enfor-anoreksite haline yönelmemiz ve sırf kendi kendimize bağımlı hale girmemiz mi? Bunun gibi, s.52’de ‘Hakikat, gördüğümüz şey, arkada yorum için bırakmış olduğumuz şey değil,’ diyor ve tarihin uzun zamandan beri ‘naklen’ olduğunu, maddi ve aktüel, anlık olduğunu vurguluyorsunuz. Bu önermeyi sürdürürsek, bizim de kendimizi her an dünyaya tanıklık ile güncellememiz, bir nevi evrimsel ilke halini mi alıyor? (Bu duruma yakın bir çatışık varoluşsal örneği de Anday’ın kitabı ‘Raziye’si ile s.74’te, verdiğinizi düşündüm…)

İletişim şişmesi ve haberlerin “şişirilmesini” takip etmekteyiz. Obezite kelimesinden ödünç alınan enfobezite bu yalan ve haber çirkinliğinin zararlarına ait olarak kullanılmakta. Medya, ‘öznel hakikat’ diye bir şey üretmeye başladı bir gün. 1980’lerin ikinci yarısında Nokta dergisi “Kendi haberlerimizi yapmaya başlayacağız” diye bir şiarı öne sürdü. Bu iyi niyetli çıkış, kötü niyetli bir gazeteciliğe yol mu açtı? Soru ortada durmakta.

Bu bugünkü ‘sahte haber’e kadar geldi. Yalan ve sahtekârlık yan yana medyayı sarmadı mı? Bu, kapitalizmi de aşan bir durum: Ahlâki bir konu ortaya çıkıyor burada. Para kazanma ahlâkı (Weber). Gerçek üretim yerine 1980’lerde ‘Hayali ihracat’ ile başlayan bir sahtecilik yayılmadı mı? Yorumlamak ise olanı göz ardı etmek haline girmekte. Gerçek yorumlanmaya başladığında gerçekliğini yitirmekte. Bakış açısı diye bir şey tabii var; ama, olgular da var. Bu zor bir sorun. Max Weber’den beri “Olgu gerçeği mi, yorum gerçeği mi?” sorundur. Anlayacak mıyız yoksa açıklayacak mıyız? Weber anlamayı (werstehen) öne çıkarıyordu. Bu açılardan bakarsak, tarihi olgular ve yorumlar arasında gidip gelmekteyiz. Foucault için tarih, daima şimdiki zaman ile alakâlı. Şimdiki zamanın tarihini yapıyor. Bugünün sorunları üzerinden düşünüyor. Bir anlamda şahitlik ediyor.

M.C. Anday’ın kitabı ‘Raziye’, bu anlamda iman ile bilimin ikiliği üzerindeki “toplumsal çıkmazı göstermekteydi.

16 Mart 2017 tarihli derste vurgulanan münzevi Fransisken mezhebin göndermeleriyle, dilenciler, çıplaklık, İsa’nın fakirliği ile anımsanan ‘fakirlik’ içindeki metafizik mertebe-zenginlik duyumsaması, günümüze nasıl aksediyor? Hele de bu pandemi sürecinde dünyadaki fakirlik ve zenginlik / cüce – yüce gönüllülük – feda(-kârlılık) pratiği ile ilgili nasıl eleştirel, sosyokültürel okumalar yapılabilir?

Aslında en güzel vurgulardan birisini, Toni Negri ‘Kairos, Alma Venus, multitude’ kitabında yaptı. Negri, Assisili Aziz Francesco’ya “Aşk ve fakirlik” üzerinden ‘çokluk’ kavramına değindi. Fransiskenlerin fakirlik ve mülkiyet karşıtı bakışlarını burada Marksizm’in içinden geçerek elem aldı. İsa çıplaktı, fakirdi ve sevgi doluydu. Kilise ise tersine şatafatlı, iktidarlı ve zenginlik üzerine kurulu. Aşkı değil iktidara boyun eğmeyi öne çıkarmaktaydı. Kilisenin mülkiyetini zenginliğini yaşamaktaydılar Papalar. Oysa İsa Roma’nın ihtişam ve sefahatine karşı aşkı öngörmüştü.

Bu biraz ‘Delilik Gemisi’ kitabımda söz etmekte olduğum, Lawrence’ın ‘Kıyamet’ yorumuyla da ilişkilidir. Kutsal Kitap, İncil ile Kıyamet, aynı Aziz Yuhanna tarafından yazılmamıştır iddiası. Lawrence’ın düşüncesine göre, birincisi aristokrat ruha ve eğitime sahip Aziz Yuhanna’dır, diğeri ise halktan gelen, bayağı, nobran ve eğitimsiz Yuhanna tarafından yazılmıştır. Biri aşktır, diğeri ise kıskançlık dolu bir kindir. Kutsal Kitap ‘İncil’ aşk dolu İsa ile ilgiliyken, Kıyamet daha kaba bir dille ve kin dolu bir şekilde yazılmıştır.

Kilise’nin aşk ve kin ikiliği buradan mı gelmektedir? Modern zamanlarda Hippiler aşk, fakirlik ve tüketmeme ile savaşmama fikirlerine yakındılar. Bugün salgın eşitsizliği bir kez daha vurgulamış vaziyette. Aşıya imkânı olan ülkeler ve olmayanlar ve ülke içlerinde dışlananlar ve imkânı olanlar arasındaki ayrım, devam etmekte. Dünya Sağlık Örgütü bile bunu vurgulamakta. Bazı yaşlı rahibelerin salgının ilk aylarında İtalya’da entübe sıralarını daha gençlere vererek vefat ettiklerini izledik haberlerde. Bu büyük fedakârlıklara ait örnekler. İmanın sosyal gücü bu alanlarda ortaya çıkıyor; eski devrimciler de öyle bakıyorlardı. Feda etmek duygusu. Bugün zor bir duygu…Bireyciliğin hakimiyetinde çok zor şeyler…

23 Mart 2017 dersinizde de Minör politikaya göndermede bulunuyor; ‘Armağan’ toplumunu çağrıştıran, Marx’ın ‘kullanım değeri’ni bize hatırlatan sözler sarf ediyorsunuz. 69’ncu sayfadaki Fransisken görüş alenen anti-kapitalist bir yapı çağrıştırıyor, Aziz Francesco, insanın tek hakkının hukuksuz-kanun dışı olması gerektiğini öne sürüyor, belirttiğiniz gibi. ‘Ödünç’ oluş zihni, doğa-insan ilişkisi adına – yine tekrara kaçabilir soracağım; ama – pandemi dünyasında kendini bize nasıl belli ediyor? İnsanlık bu devasa karantina halinde gerçekle, gerçekten de arınabiliyor mu?

Arınma çok zor; yukarıdaki soruda belirttiğim gibi bugün bunlar zor pratikler. Armağan vermek her zaman ilk başından beri ruhani bir hareketti. Bugün doğum günleri, sevgililer, anne veya baba günleri bu eski anlamı bozdu. Armağan bir zaman ve aşk vermeye bağlı ve karşılıklı olmaya bağlı. Veren daha sonra alıyor. Tek taraflı değil. Fedakârlık bir armağan gibi durmuyor; daha sonraki nesillere bir ‘armağan’ olarak anlamı var. Halbuki armağan, şimdiki zamanda karşılıklı ilişkiye ait. Verenin sonra alma hakkı var; çünkü alan vermek zorunda ki “lânetlenmesin kötü ruhlar” tarafından. İyilik etmek ve kötülük etmek arasındaki tinsel bağ burada yatıyor herhalde. Bugün, bu bağ kopmuş vaziyette.

Ahlaki ve tinsel bağ kokarsa, ‘tuz kokmaya’ başlıyor. Yolsuzluklar ve ahlaksızlıklar göstergeler. Aziz Francesco o bakımdan Bin-yılcılara ilham vermiştir. Johacim de Flore hareketi Ortaçağ Avrupası’nda 20. Yüzyıl’ın “Komünizm” fikrine benzemektedir. İsyankârdır. Sefahat, ihtişam ve kudret karşısında sefaleti, fakirliği ve açlığı koymaktadır. Kapitalizm-öncesinde, anti-kapitalizme benzer bir hareketi canlandırmıştır. Marx’ın düşüncesine ilahi veya tinsel açıdan yaklaşmaktadır. Sosyal bir hareketi ortaya koymaktadır. Kullanım değeri burada anlam kazanabilir.

Konuyu sürdüreyim: Covid-19 virüsünün, İnsanın onu devasa bir kapital olarak ilaç endüstrisi ve ülkelerin rekabet nesnesi haline getirdiği ve Dünya sağlık örgütünün de tavır aldığı aşı marketi yoluyla mülkiyetine alma, evcilleştirme çabası karşısında ‘mutasyona’ uğraması da, biyolojik bir hukuksuzluk-evrensel bir kanun dışılık sayılabilir mi?

Geçen gün Kuzey Koreli bir grubun Pfizer’ın bilgisini çalmak üzere bir eylem yaptıklarını duyduk. Metalaşan bir ilacı devletler ödüyorlar ama şirket, bundan büyük kârlar sağlamakta. Küba tıpta yaygın bir ekonomiyi savunmakta meselâ; aşının ve sağlığın herkese gitmesi gerektiğinden yana. Komün aşaması burada anlam kazanmakta. Eşitlik, fırsat eşitliği olarak duruyor kapitalizmin liberal ekonomisinde, ama fırsatların şartlarının ne olduğu da malûm. Eğitim, aile terbiyesi, başkalarına karşı duyulan empati gibi duygular çocuklara eğitimle ve aileyle aşılanmaktaydı. Bugün, bu bilgiler gibi “Yurttaşlık Bilgisi” eğitimi de yok artık.

Cumhuriyet rejimlerinin eğitiminde medenileştirme gibi bir yan vardı. Entegrasyon, Cumhuriyet değerlerine aitti. Bugün bu durum arkada kalmış vaziyette. Fransa’da iyi veya kötü bir şekilde de olsa Cumhuriyet değerlerine dönüş diye başlayan hareket bu gelişmeyle alâkalı.

Aşı da bu değerler arasında; çünkü 20. yüzyıl başındaki hijyenistler ve Pasteur bu değerler üzerinden çalışmaktaydılar. Bruno Latour, Pasteur üzerine yaptığı kitabında (‘Mikropların savaş ve barışı’), bu bilim insanlarının Aydınlanma felsefesine ve değerlerine olan bağlılığını anlatarak kitabına başlıyor. Bilim ve toplumun yan yana gelmesi gereğinden söz ederken, hocası Michel Serres’i anıyor. Bu bilim dini anında bir devrim yapıldığının altını çiziyor. İnsanların ve bilhassa çocukların bu korkun. Hastalıktan ölmemesi için canını dişine takıyorlar bu insanlar. Bugün kapitalizmin kuvvetinin ve kâr amaçlı bilimsel araştırmalarının ve de Aydınlanma düşüncesinin ve değerlerinin geride kaldığı bir dönemde, Cumhuriyet değerleri eskimiş ve aşınmış vaziyette. Tıbbın bir sanat olduğu unutulmuş durumdadır. Pasteur döneminde tıp hâlâ bir sanat olarak düşünülmekteydi. 19. yüzyılın sonunda, doktorlar ve cerrahlar görünmeyen düşmanlarla savaşmaktalardı. Bir kişinin değil, bir grup insanın ortak çabasıyla mümkün oldu “Pasteur çağı”. Bugün şirketlerin adını saymaktayız. Aşıyı bulan insanların veya olmadı laboratuvarların adlarını bilmiyoruz bile. İki Almancı Türk doktorun yeni model bir aşı buluşunu kutluyoruz, ama Türk asıllı olduklarından dolayı; diğer milletler bunun pek farkındalar mı yoksa bu önemli mi? Pek bir şey bilmiyoruz. Ama, “Pasteur çağı” veya “Marx çağı” derken 19 ve 20. yüzyıllarda, bugün şirketlerin adlarını sayarak aşıları birbirlerinden ayırmaktayız.

Geçenlerde bir sanat müzayedesinde Picasso’nun tablosunun yükseldiği fiyat alkışlandı coşkuyla. Picasso değil alkışlanan, tabloya o kadar parayı verip satın alan takdir ediliyor bugün. Bu örnekler birçok şeyi anlatmakta bizlere…!

27 Nisan 2017 dersinize bakalım: (s.110-127) 1954’te Foucault’nun akıl hastalarının akıl hastanesinden sokağa çıkmaları üzerinden maske-ikizlik konusunu açıyorsunuz: Kendi suratı ve maskesinin suratı… Yine bu açıyla günümüz sosyal hayatı üzerine gözlemlerinizi almak istiyorum. Komedya ve tragedya, pandemiyle yek surette mi bitişti? İkizlik hali, ast ve üst, iyi ve kötü, kutsal olan ve olmayan, akademik ve gayri akademik tüm anlatılarla da yeniden şifrelendi veya deşifre mi edildi ? Yine bu bağlamda 4 Mayıs 2017 dersinde vurguladığınız üzere, meteorolojik, ekonomik, ekolojik ve pandemik vakalarla giderek tekleşen dünyada nasıl bir ‘transversale’ ilişkisidir, insanlıkta her tür sınır aşımı ile her daim görülen? Globalleşme rüyasının balonundan, geleceğe gayri hiyerarşik biçimiyle püsküren?

Evrim, sorun duygusallığı ve şiirselliği içinde taşımakta. Nesir bir şiir ile sormuşsun sorunu. Çok güzel. Maske ve ikizlik karnavallaşma halinde ortaya çıkmakta. Foucault, ikizliğe çok dikkat çekiyor. Raymond Roussel’in de etkisinden söz edebiliriz. Şiiri Fransızcada aynı seslerden ayrı kelimeleri kullanarak oluşturmaktaydı. Böylece aynı seslerle işleyen cümlelerden ayrı ayrı hikayeler ortaya çıkmaktaydı. Sesler ile anlam arasındaki ayrım ve yönlerin yer değiştirmesi gerçekten büyük bir yaratı. Foucault bu yaratının etkisini gören tek kişi değil. Duchamp’ın eseri de Roussel’e çok şey borçludur. Surat ve kafa arasındaki Deleuze’ün ve Guattari’nin farkı da burada öne çıkmakta. Kafa bedene ait ama yüz organsız bedene ait. Yüzün işaretleri var; kafa ise biyolojik bir parça olarak durmakta. Yüz ifadeleri ‘beyaz duvar kara delik’ ile ifade edilmektedir. Yüz çizgileri ile ağız ve gözler iki ayrı renge ait olarak işlemekteler. Kara delikler yüzün ifadesiyle birlikte anlam kazanmaktalar veya anlamsızlaşmaktalar.

Sorunun ikinci kısmı ise ‘Delilik Gemisi’ kitabından alıntıladığın gibi, yatay geçişli bir şekilde ekoloji, ekonomi, siyaset, mikroplar ve virüsler ve de mutasyonları ve bizim yaşamakta olduğumuz mutasyonlar hepsi dokunma mesafesinde durmakta. Covid-19 ile ekoloji birlikteler. Doğanın düzenini bozduğumuzda, birbirleriyle doğal uyum halindeki hayvanların ve bitkilerin beslenme ve üreme biçimlerini yok ettik. Zararlı olanları yiyenlerin soyunu tüketmeye doğru kapitalize ettik her şeyi. Ekonomik olandan “Homo economicus” yarattık. Dengeyi ve uyumu lehimize sanarak bozduk; oysa aleyhimize oldu bütün bunlar. Bugün, bunu şehirlerimizde de topraklarımızda da fark etmeye başladık ancak!

Kitabın son bölümünde Foucault’nun her yerdeliği ve Batının önyargılı duruşuna eylem bazlı emekçiliği üzerinden şaşırtıcılığına atıfta bulunuyorsunuz. Klişe bir soru olacak belki, ama bugün yaşıyor olsaydı hangi mecra-medyalar üzerinden, nasıl bir pratikle karşımıza çıkardı ?

Foucault’yu aradığımız yerde bulmak mümkün değildir. Buna benzer bir şey söylemişti. Nereden çıkacağı belli olmayan bir vaka analizcisi bana göre. Soykütük (veya soybilim) ile kazıbilim (arkeoloji) yöntemlerinin yanında, bana göre bir ‘vaka bilimci’dir Foucault. O bakımdan vakaları takip ederdi ve ona göre düşüncesini güncele ait olarak söylerdi diye düşünüyorum. Ama çok erken gitti. 57 yaşındaydı öldüğünde.

Bonus soru: Bugün Louvre’un depolarının da sel riski sebebiyle taşındığı haberini aldık. Geleceğin sanat tarihi üzerine ‘olay yeri’nden bildiriminiz, gözlem ve yorumlarınız nedir?

Bonus cevap o halde: Bütün bunlar ekolojik olarak tahmin edilemeyenlerin tezahürüdür belki de? İklim azmış vaziyette; hoyratça davrandık doğaya, o da belki bize karşı-armağan vermekte; çünkü doğanın armağanına biz lanetlenerek cevap verdik. Karşılıklı olan ilişkiyi ciddiye almadık; bugün bunun bedelini ödemeye başladık ve bu bedel çok pahalı. Doğanın nimetlerini anlamadık; bugün de insanın nimetlerini göz ardı etmekteyiz. Feodalite nasıl ağaların artık kendilerine bağlı köylü serfleri besleyecek durumda olmadıklarından dolayı köylüleri özgürleştirip kapitalizme terk etmişlerse, bugün de emek özgürleştirilmekte, işsizleştirilmekte. Yapay zekâların ve robotların daha kârlı olduğuna kanaat getirmiş bir ekonomi içindeyiz.

Halbuki bilgisayarların ve yapay zekâ makinalarının ne kadar büyük enerjiye ve nükleer santrallere ihtiyacı olduğunu göz ardı etmeye devam etmekteyiz. O zaman sanat, yaratıcılığa geri dönmekle yükümlü olmaya başlayacak; çünkü sanat ileterek bunun önüne geçemeyecek gibi durmakta. Tıbbın, eko-ekolojinin, tabiatın bir sanat olarak düşünülmesi tekrar gündeme gelmeli. Sanat, iletmekten çok, belki de yaratmalı. Sanatçılar araştırmacı olmalılar belki de daha çok.

İkinci bonus soru: Anadolu Kültür’ün bile ‘kâr amacı içinde olmaması’ sebebiyle kapatılmasının istendiğine tanık olduk. Türkiye’deki benzer yapılara (vakıf, medya, radyo vb) gönderme yaparak, bu olayı da yorumlar mısınız ?

Şaşırıyorum. Ne diyeceğimi bile bilemiyorum. Sanata ve kültüre sevgiyi, iyiliği, kardeşliği, özgürlüğü, yardımseverliği reddetmek nasıl olabilir? Anlamak mümkün değil! Hukuku zorlamak ne anlama gelmektedir? Bilinmiyor ve ben de bilemiyorum o anlamda! Aydınlanma düşüncesini unutamıyorum. Çok şey kazandırdı insanlığa. Hataları olabilir; ama niyet iyiydi. (Teolog ve filozof Abelard’ın Orta Çağ düşüncesine göre “Niyet iyiyse suç yoktur,”). Bir başka kitabım “Aydınlanma nedir?” üzerine olacak, yakında çıkacak.

Kaynak: Gazete Duvar 

Yorum Yaz