‘Değişim ya da isyan kaçınılmaz’ / Pınar ÖĞÜNÇ

İklim krizi hem gerçek belirsizlikleriyle, hem de kimi gerçeklerin “belirsizlik” gibi hazmedilmesine yol açan yanlarıyla, aslında hem nedenleri, hem tezahürleriyle insanlığa dair tüm krizlerin düğüm noktası. 90’lardan beri çevre hareketinde yer alan Özgür Gürbüz ve iki yıldır “iklim grevcisi” olan 13 yaşındaki Atlas Sarrafoğlu ile gezegene, kıyamet ve zafer kıskacındaki iklim hareketine baktık.

 

 

Adına Kıyamet Ambarı denmiş, gezegendeki insan hayatına dair en feci ihtimallere karşı yüz binlerce tohum bir yerde toparlanmış. Küresel Tohum Deposu, doğal bir “buzdolabı” olması nedeniyle Kuzey Kutbu’na bin kilometreden fazla uzaklıktaki Svalbard adasında açıldığında sene 2008’di. Üzerinden sadece dokuz yıl geçti ve “kıyamet” tedbiri olarak tasarlanmış o depoya su sızmaya başladı. Çünkü 2016, kayıtlara geçen en sıcak yıldı; buzlar eriyor, ada kar yerine, hiç olmadığı kadar şiddetli yağmur alıyordu. 21. yüzyıla dair ne güçlü bir fotoğraf…

İklim krizi insanlığa dair tüm krizlerin izini nedenlerinde olduğu gibi, tezahüründe de taşıyor. Kâr, tüketim ve diğer canlılar ile doğa karşısında insan odaklı kapitalizm, yıkıcılığıyla yol açtığı krizin sonuçlarından da faydalanmaya çalışıyor örneğin. Arktik’te buzullar erirken yeni ticaret yolları, enerji kaynakları için taze bir egemenlik çatışması, üst sürüm bir Soğuk Savaş hayata geçiyor. Sayıları azalsa da, gün gibi ortada olan sonuçlarına rağmen iklim krizi için hâlâ “inanmak” fiilini kullananlar var ve bu bilim dışılık, bu sistematik yalan ve yaygın ahmaklık da tüm sistemin işlemesi için gerekenlerden.

Sermayenin ve devletlerin iklim krizini kavrama ve lüzumlu adımları atma konusunda ayak direyişi şaşırtıcı değil. Diğer yandan konuşulması gereken temel meselelerden biri küresel siyasetin de sırtını yasladığı bireysel algı. Son on yıldaki değişimi görmek için sadece bu gezegende olmak yeterliyken iklim krizinin her şeye rağmen bir “belirsizlik” olarak ele alınışını, masadaki “sorunlardan” biri, hatta diğerlerinin yanında daha tali biri olarak görülüşünü nasıl açıklamalı? Sorunun büyüklüğü mü ürkütüyor örneğin? Ya da nasıl olsa milyon yıllık gezegen, bir şekilde bizi çıkarır, geriye kalan baksın diye mi düşünülüyor içten içe?

DÜNYANIN VERDİĞİYLE YETİNMEK

Özgür Gürbüz

 

Özgür Gürbüz, 1990’lı yılların başından beri çevre hareketinin içinde. Yıllarca çevre, enerji konuları üzerine yazılar yazdı, çeşitli kurumlara danışmanlık yaptı, çevre alanında faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerinde çalıştı. Şu anda da İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde İletişim Koordinatörü olarak görev yapıyor. Artık kimsenin inkâr etmemesine rağmen iklim krizine hak ettiği ilginin gösterilmemesini iki nedene bağlıyor. Bildik olan ilki, iklim değişikliğini durdurmak için gereken değişime karşı çıkan güçler. Başta petrol, kömür ve gaz lobileri ile otomotiv üreticileri olmak üzere birçok sektörden gelen müdahalelerin kafaları karıştırarak süreci yavaşlattığını düşünüyor Gürbüz. İklim inkarcılarına aktarılan paraların büyüklüğü, ayrıca ABD, Rusya, Çin, Avustralya ve Suudi Arabistan gibi fosil yakıtlara bel bağlamış ülkelerin yoğun gayreti, bireylerin sınırlar ötesi kuvvetli bir itiraz yükseltmesine engel oluyor. Fakat bir de konuşulmayan kısmı var.

“İklim krizini durdurmak birkaç kömür santralını kapatıp yerine güneş santralı yapmanın ötesinde bir dönüşüm gerektiriyor. Örneğin siyasetçiler oy verenlerin otomobile bağımlılığını bizden daha iyi görüp duble yol yapıyor. Her şeyden önce kapitalizmin yakıtı denebilecek tüketimi azaltmak, çalışma saatlerini düşürmek, üretimde önceliği ihtiyaçlara göre belirlemek, insanın doğayı tahakküm altına almadığı bir yaşam örgütlemek gerek. Birçoğumuz için bu, alıştığımız konfordan, vazgeçilmez hale gelmiş yaşam biçiminden uzaklaşmak demek. İnkar ettiğimiz şu ki, en iyi bisiklet yolunu da yapsanız evden işe bisikletle değil otomobille gitmek isteyecek insanlar yaratıldı. İki ay yıllık izni olsa da, tatile sekiz saatlik otobüs yolculuğuyla değil, uçakla gitmek isteyecek tanıdıklarımız var. Dünyanın bize verebildiği kadarıyla yetinen insan da, ülke de az. Uruguay, Endonezya, Küba bu ülkelerden. Türkiye’de ise biz iki dünya varmış gibi tüketiyoruz.”

Lars Fr. H. Svendsen, Korkunun Felsefesi adlı kitabında hayatın korku tarafından nasıl istila edildiğini anlatırken çok satanlar listelerinde son yıllara hakim olan küresel “felaket” yazınına dikkat çekiyordu. Bu janr, aynı zamanda “felakette sağ kalma” temalı kişisel gelişim yayınlarına da ön ayak olmuş. Bu külliyatta dikkat çekici olan, iklim krizinin baskınlığı. Bu bir yandan şaşırtıcı değil, ama bir yandan doğrudan günlük hayatta dönüşüm talep eden bir krizin “kıyametle” özdeşleştirilmesi, insanların konuyu kendilerinden koparmalarına yol açıyor. Daha da önemlisi “kıyamet” fikrinin yarattığı acz duygusu, önce çaresizliğe, sonra yok saymaya neden oluyor. Gürbüz de eylemsizliğe iten bu korku pompası yerine iyi örnekleri konuşmayı öneriyor; “10-20 yıl içinde kömürsüz bir enerji sistemi kuran ülkeleri, çalışma saatlerini düşüren hükümetleri, ücretsiz sağlık ve eğitim hizmeti veren Bhutan gibi bizden ‘yoksul’ ama mutlu ülkeleri konuşalım” diyor. Sorunun kaynağı için “fosil yakıtlar” demek yerine, kömür, petrol ve doğalgaz diye adlı adınca anmanın bile algıyı değiştirdiğini, somutlaştırdığını düşünüyor.

‘ZAFER’ BEKLENTİSİ

Svendsen, Korkunun Felsefesi‘nde İngiltere’de yapılan bir anketten söz ediyor. Görüşülen 11 yaşındaki çocukların yarısı geceleri iklim krizi yüzünden uykularının kaçtığını söylüyormuş. Bu, iklim krizini sadece korku yaratarak gündemde tutmanın da, bu gidişatın lafın gelişi anılan “gelecek kuşaklar” üzerinde nasıl bir tesir yarattığına dair de sarsıcı bir bilgi.

Diğer yandan tam da o çocuklar çok başka bir şey yapıyor son yıllarda. Uygarlık biraz da önceki kuşakların yanlış kararlarına doğan, bunun acısıyla yaşayan, sonra bir sonraki kuşaklar için yeni hatalar yapmak için büyüyen çocukların tarihi demek. Oysa tüm dünyada bir grup çocuk ve genç önceki kuşaklara isyan için yetişkin olmayı beklemedi. Greta Thunberg ile başlayan ve yayılan bu “grev” dalgasının okul boykotu da içermesi manidardı, “sizin bizden öğrenmeniz gereken bir şey var” diyorlardı.

13 yaşındaki Atlas Sarrafoğlu da onlardan biri. “Bizimki hesap soran, fosil yakıtlar kullandıkları için önceki kuşaklara kızgın olmasına rağmen, birlikte hareket etmek isteyen, barışan kuşak” diyor Atlas. İki yıldır iklim aktivisti olduğunu söylüyor ve ne ironik ki sadece bu iki yılda bile çok şey değişti.

Atlas Sarrafoğlu

 

“Zaman ilerliyor ve düzgün bir saat gibi de ilerlemiyor. Bilim insanları iklim krizini geri döndüremeyeceğimiz zaman olarak geçen yıl 12 senemiz olduğunu söylüyordu, 2020’de bu altı yıla indi. İnsanlar yılları gözlerinde büyütüyor, nasıl olsa çözeriz gibi düşünüyor. İklim krizini doğru anlatmamız lazım. Bir çocuğa ileride kaybedeceği paradan söz ederseniz önemli görmez, ama suyun, çikolatanın, balığın, balın tükeneceğini söylerseniz anlar. Yetişkinlere de ona göre anlatmak gerekli galiba.”

Bu konuda hissedilen yetişkin iradesizliğinin kökünü, bireylere hayatlarında her şeyin sorumluluğunu yükleyen ama değiştirmeye dair inançlarını ve bunu gerçeğe dönüştürecek kurumlarını çalan neoliberalizmde de aramak gerekiyor. Özgür Gürbüz de tüm dünyada sendikalardan siyasi partilere klasik örgütlenmelerin güçten düşmesinin iklim kriziyle bağından söz ediyor; kurumlar tırpanlandıkça örneğin elzem olan çalışma saatlerini azaltma talebini dillendirecek mecra da kalmıyor. Buna rağmen kesif bir güçsüzlük de değil bahsettiği, “Sosyal medyadan siyasi kararları etkileyen hareketlerin alevlendiği, farklı grupların aniden sokağa dökülebildiği, bizde daha az görülse de sanal eylem ve boykotların karar alıcıları ya da şirketleri etkilediği başka bir gerçek de var” diyor.

Çevre hareketi içinde uzun yıllar bulunmanın mümkün kıldığı mühim bir gözlemi var Gürbüz’ün, özellikle gençlerde çevre mücadelesinde “çok hızlı başarı”, hatta “zafer” beklentisi olduğundan söz ediyor. Sistemin, ona muhalefet edenlerin içine bile sızdırabildikleriyle açıklanabilir belki bu bahsettiği. “Bir eylemle, birkaç günlük sosyal medya kampanyalarıyla sonuca varmak isteyen, bu olmadığında hayal kırıklığına uğrayıp mücadele etmekten bıkan çok güzel insanlarla karşılaştım. Hayatın bir mücadele, hayallerin daha yavaş gerçekleşmesinin olağan olduğunu kabul etmeliyiz. Dünyayı kurtarmak, iklim krizini durdurmak bir hobi değil, belki de hayat boyu göremeyeceğiniz bir sevgiliye duyulan aşk benim için. Onu hayal etmenin her anı güzel, bunu hissetmek gerek.”

GENÇLER DÖNÜŞMEYE HAZIR MI?

İklim mücadelesiyle erken tanışmak, küresel bir hareketin parçası hissetmek, Atlas’ın hayatını şimdiden yönlendirmiş görünüyor. Örneğin “hak savunmayı” hayatı boyunca sürdürmek istediğinden kafasında hukuk okuma fikrini döndürüyor şu ara. Bu konuda karar alıcılardan biri olabilmek için siyasetin düşünebileceği bir alan olduğunu söylüyor.

Pandemiden dolayı, daha önce Atlas’ın da katıldığı yüz yüze buluşmalar, dev konferanslar artık mümkün değilse de iki yıldır süren iklim grevi, her ülkede, şehirde, hatta okulda aynı tavırla karşılaşmadı elbette. Örneğin Türkiye’de ilk grevlerinde polisten tepki gördüklerini, konuşup dertlerini anlattıktan sonra ancak devam edebildiklerini anlatıyor Atlas. “Mesela Çinli arkadaşım Howey Ou okuldan uzaklaştırıldı, aktivistliği bırakmadığı sürece okula giremeyecek. Çin’de böyle şeyler yaşanabiliyor, burada gösteri yapma hakkımız engellenebiliyor. Ama bu bizim hakkımız. Polis ya da herhangi biri grevimizi engellediğinde bu hak elimizden almış oluyor” diyor. Ona “Çok özgür şekilde grev yapabildiğimizi söyleyemem” dedirten şey, iklim meselesinin Türkiye’de ele alınış biçimini gösterdiği kadar, vesilesi ne olursa olsun toplumsal muhalefete tahammülsüzlüğü de işaret ediyor. Bununla erken yüzleşmeleri, bu kuşağa dair başlı başına umut potansiyeli taşıyor.

Yine de en önemlisinin hayat biçimini yeniden düşünmek olduğunu biliyoruz. Hep yetişkinlerin geçmiş tercihlerinden konuşuluyor, peki gençlerin bugüne dair tercihleri geleceğe dair neler söylüyor? Soruyorum Atlas’a, giydikleri pantolondan teknolojik gereç seçimlerine, gençler “doğru” tercihler yapmaya, üretimi ve tüketimi bugünden farklı yorumlamaya yakınlar mı? Ne bu soru, ne de bir kuşağa kefil olmak kolay. Olabildiğince az uçağa binerek, pet şişe, pipet kullanmayarak ve hem ailesini, hem arkadaşlarını bu konuda teşvik ederek elinden geleni yapmaya çalıştığını söylüyor. Hayatın daha az tüketerek de akabildiğini göstermesi, pandeminin en iyi yanı ona göre.

Bu düzen değişsin ve peki nasıl olsun? Sanki talebinin resmi başvurusunu yapar gibi samimiyetle uzun uzun düşünerek cevaplıyor: “Eşitlikçi, insanların renklerinin, cinsiyetlerinin ayırt edilmediği, hiçbir canlının ayırt edilmediği, fosil yakıtların kullanılmadığı bir sistem isterim.” Greta’nın kitleler tarafından ön plana çıkarılmasının Asberger sendromu gibi sebepleri var, bunun kendi iletişimlerinde ve karar alma süreçlerinde nasıl bir etkisi olduğunu merak ediyorum. “Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, yatay şekilde organize oluyoruz, herkes eşit. Greta’nın öne çıkmasında sorun görmüyoruz. Bir kişinin lider olması söz konusu değil, o da bir iklim aktivisti” diyor Atlas.

O umutlu, Özgür Gürbüz de öyle. En azından yaşadıklarımızın müsebbiplerinden “hız”, isyan ve değişimleri de hızlandırıyor, olmaz denilenler oluveriyor. Bu, insanlığın faydasına olan bir belirsizlik hali. Fukuşima sonrası Almanya’da tüm nükleer santralları kapatma kararını, yılların nükleer enerji savunucusu Hristiyan Demokratlar’ın alması kimin aklına gelirdi, diye soruyor Gürbüz.

İklim krizi nedeniyle toprağını kaybeden çiftçilerin, dalga dalga büyüyecek iklim göçmenlerin nelere yol açacağı meçhul. “Değişim ya da isyan kaçınılmaz, tek dileğim 2 derece eşiğini geçmeden, geri dönülemez noktaya ulaşmadan önce bunun gerçekleşmesi” diyor Gürbüz, “Diğer yandan topyekün bir silkeleniş de şart olmayabilir. Kararları hep çoğunluk almıyor, çoğunluğun kararları da hep doğru olmuyor. Bilimsel gerçeklerin, azınlık haklarının bir çeşit pozitif ayrımcılığa ya da gerçek bir demokrasiye ihtiyacı olduğunu biliyoruz. Yeni dünyada harekete geçen insan sayısı o kadar azaldı ki, harekete geçen azınlığın doğruları hayata geçirme şansı var o yüzden.”

Önümüzdeki on yılın gezegen açısından kritik olduğu kesin. Bu, yaşadığımız çağa özgü bir sorumluluk, yeni bir etik meselesi aynı zamanda. Lüzumlu siyasi ya da toplumsal değişimin büyüklüğü ürkütebiliyor. İklim adaleti konusunu kapitalizmle kopmaz bağıyla, bu krizi yeni bir sistem kurma ihtimaliyle ele alan Naomi Klein, köleliğin kaldırılmasını bir krize dönüştürenler çıkana kadar köleliğin “normalliğinden” söz ediyor. Feminizm, fiilen kriz durumu yaratana kadar cinsiyet ayrımcılığı bir mesele değildi. O yüzden şu an temel sorun iklim krizinin varlığı değil, yokluğu belki de.

Notlar

11. Bölüm’de de anmıştım, Lars Fr. H. Svendsen’in Korkunun Felsefesi (Çev: Murat Erşen) Redingot Yayınları’ndan. Naomi Klein, İşte Bu Her şeyi Değiştirir (Çev: Osman Akınhay) Agora Kitaplığı’ndan.

Sırada: Komplo, şiddet, tedirginlik/ dünyanın belirsizliği/ Evren Balta

Bu çağa özgü gibi gelen, bu çağı Türkiye’de yaşamanın katmerlediği “belirsizlik” üzerine 20 bölümlük bir yazı dizisinden bir parça okudunuz. Fizikten felsefeye, siyasetten sosyolojiye, hukuktan psikolojiye uzanan alanlarda; yükselen denizlere ve uyuyan fay hatlarına, devletlere ve halklara, dışımıza ve içimize bakarak bir anlama çabası bu. Bilgisiyle, tanıklığıyla eşlik edenlerle birlikte sisin ortasında birlikte bir yürüyüş.

 

Kaynak: Gazete Duvar

Yorum Yaz