Yönetmen Vaclav Marhoul, Oscar adayı ‘Boyalı Kuş’u anlattı: Bu film ‘mutlu son’ sevenlere göre değil!

Jerzy Kosinski’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru çorak, ilkel Doğu Avrupa’da bir yerde, yalnız bir çocuğu izlediği romanı “Boyalı Kuş”un ilk sinema uyarlaması Başka Sinema tarafından vizyonda. Çek Cumhuriyeti’nin Oscar adayı “Boyalı Kuş”u sinemaya uyarlayan yönetmen Vaclav Marhoul ile filmi konuştuk.

Esin Küçüktepepınar

Jerzy Kosinski’nin romanı Boyalı Kuş’un ilk sinema uyarlaması dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yaptı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru çorak, ilkel Doğu Avrupa’da bir yerde, yalnız bir çocuğu izleyen, 35mm sinemaskop çekilen siyah-beyaz film, klişeler kadar melodramdan ve duygusal yönlendirmelerden de kaçınarak savaşın dehşetini insan ve doğa manzaralarıyla kahramanı Çocuk’un gözlerinden tarafsız kalarak aktarıyor.

Filmi insan ruhunun karanlık derinliklerine doğru bir yolculuk olarak yansıtan Çek yönetmen Marhoul ile “Boyalı Kuş”u konuştuk.

“Küçük bir çocuğun gözünden savaş ve soykırım dehşetini göstermek değildi derdim. İnsana dair en temel korkuyu, ‘diğerine’ olan korkumuzu anlatmak istedim. Ezeli ve ebedi” diyor Çek yönetmen Václav Marhoul. Polonya asıllı ünlü Amerikalı yazar Jerzy Kosinski’nin vahşetiyle ünlü Boyalı Kuş’undan söz ediyoruz. Marhoul, sinemaya uyarlanması hayli zor olarak nitelenen bu kitabı çok dokunaklı buluyor ve “Sevginin olmadığı yerde zaten vahşet başlıyor” diyor.

Güneşli bir günde, geçen yıl yarıştığı Venedik Film Festivali’ndeki bir yuvarlak masa söyleşisindeyiz, “Yine böyle masmavi gökyüzü ve yemyeşil çimenlere bakarken karar verdim filmin siyah-beyaz olmasına. O kadar acıdan renkli film çıkmazdı” derken belli ki keyfi yerinde ve art arda gelen üç saatlik cinsel saldırı silsilesinin bir süre sonra yarattığı nafile hissiyatı konuşmaya fırsat kalmıyor. Seyircinin salonu koşar adım boşalttığı iddialarının asılsızlığı bir yana epey eleştirmenden övgü almanın ferahlığıyla bir sigara daha yakıyor. Bakmayın iddialı hallerine ve daldığı karanlık mevzulara; son derece incelikli bir edayla anlatırken, anlaşılıyor ki siyah insanlıktan umudu baki.

Neden Boyalı Kuş? Sinemaya uyarlaması çok zor olduğu düşünülen, insanlığı bu denli ‘dehşet verici’ şekilde tarif eden bir kitabı neden seçtiniz?

Bana göre çok dokunaklı bir kitap. Okumaya başladığımda öylesine etkilendim ki henüz üçüncü sayfadayken “Bu benim filmim” dedim, inanılmaz bir duyguydu.

Kaç yaşındaydınız okuduğunuzda?

44 yaşında. Biliyorum çok geç. Genelde bu kitap 18-19 yaşında okunuyor ama ben bir şekilde atlamışım. Ama iyi ki böyle olmuş! Hele ki siz kadınların bizden çok daha erken olgunlaştığınız düşünülürse. Lütfen bunu siyaseten doğrucu bir söz olarak anlamayın. Kitabın anlattıklarını yürekten hissedebildiğim bir olgunluğa ancak gelebilmiştim. Zaten hayatı aklımla değil kalbimle anlamaya çalışıyorum. Kitap bittiğinde mucizeyi keşfettim, yanıt vermek yerine soru soruyordu.

Ne gibi sorular?

“Neden kötülük her daim iyilikten daha baskın? Farklı olmak ne demek? Tanrıyla ilişkimiz nedir, niye bizi yarattı? Görünüşü kurtarmak için kiliseye gidenle gerçek inanan arasındaki fark nedir? Tenimizin rengi gittiğimiz lokantayı bağlar mı?” sorularını seviyoruz.

‘BU FİLM, MUTLU SON SEVENLERE GÖRE DEĞİL’

Bunlar neredeyse insanlık tarihi kadar eski sorular değil mi?

Elbette ama kitabın özelliği bunlara yanıt vermemesi. Kötülüğü tarif ediyor sadece. Daha da önemlisi Kosinski olayları anlatırken ahlaki bir yorum yapmıyor. Parmak sallamak, had bildirmek derdi yok. Her şey okuyucuya bağlı. İlla da yanıt arıyorsanız kendinize bakacaksınız. Bu da insanı daha derin bir yerlere, kendini sorgulamaya götürüyor. Hedefim ucu yoruma açık bir film yapmaktı. Çoğu kişi ‘mutlu son’ seviyor. Bu film onlara göre değil.

Kitaba adına veren şahane bir sahne var filmde; küçük oğlanın sığındığı kuşçunun rastgele seçtiği bir kuşu boyayarak gökyüzüne salıverdiği ama rengi farklı olduğu için kendi ‘türünün’ bizzat onu parçalayarak öldürmesi. Boyalı Kuş size ne ifade ediyor, doğamızın ne denli vahşi olduğunu mu?

Sahiciliği layıkıyla yansıtırsanız sizde duygusal bir çalkantı yaratır, onun peşindeyim. Kuşun halsizce düşüşü bizi bambaşka bir yerlere götürüyor. Sevginin, şefkatin, umut ve dayanışmanın olmadığı bir yere. Neden? Aynı türden olmamıza rağmen ‘farklı’ görünmemiz nedeniyle. Korktuğumuz için! İşte Kosinski’nin ve benim altını çizmeye çalıştığımız şey bu; sevgi eksikliğinin karşısında korku var ve bu da tüm kötülükleri tetikliyor.

‘BİRBİRİMİZE NE GİBİ KÖTÜLÜKLER YAPABİLECEĞİMİZİ ANLATMAK İSTEDİM’

Sinema uyarlaması konusunda Kosinski’nin kimselere güvenmediği ve hatta Fellini ve Bunuel dışında hiçbir yönetmene izin vermediği söylenir. Siz mirasçılarını nasıl ikna ettiniz?

Ben de bilmiyorum inanın. İki yıl sürdü ama sonunda ABD’deki gerekli makama ulaştım ve kodamanları ikna etmeyi başardım. Benim gibi sıradan bir Çek vatandaşına ikna olmalarına hala şaşırırım. Yahudi kökleri olan birisi olarak söylemeliyim ki piyasadaki ‘Soykırım filmleri’ anlayışı bana göre değil. Çoğu, mevzuyu derinliğine inmeden ele alıyor. Zaten esasen savaş filmi yapmak ve Yahudi soykırımını anlatmak derdinde değildim. O nedenle filmde yer ve zaman belli değil. Tam da adından anlaşılacağı üzere, farklı olanı nasıl dışladığımızı, birbirimize ne gibi kötülükler yapabileceğimizi anlatmak istedim.

Kosinski savaş ortamının daha da elverişli kıldığı acımasızlığı tarif ediyor. Alman düşünür Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözünü hatırlatacak denli grotesk bir dehşet var ortada, siz bunu senaryolaştırırken nereden başladınız?

Kötülüğün resmi nasıl yapılabilir ki? Hiç ‘manalı çıkarımlar’ yapmadan, olduğu gibi resmetmem gerekiyordu. Gerçeklik duygusunun, insanı içeriden yakalayan korkunun peşindeydim, estetiğin değil. ‘Küçük bir çocuğun yaşadığı acılar’ kuyusuna düşme tehlikesi de cabası. Canımı acıtan duygulara, bunun neden ve sonuç ilişkisine baktım. Bazen devasa bir hiçlikle karşılaşıyorsunuz. Birileri size kötülük yapıyor çünkü yapabiliyor. Bakın bu filmi yapmam tam 11 yılımı aldı! Senaryo süreci üç yılı aştı, derken yıllarca bütçe aradım. İngilizce olmayan, yaklaşık üç saatlik siyah-beyaz bir filme para bulmak hiç kolay değil inanın. Çocuğun büyümesini doğal olarak yansıtmak adına kronolojik olarak çektim ki, bu da ömür ve para törpüsü tabii ki.

Kitabı erken yaşta okuyanlardanım ve bende kalan olaylar örgüsü değil dehşet hissiyatı. Bunu görüntüye dönüştürme sürecini anlatır mısınız?

Seyirci için değil kendim için film yapıyorum. Dolayısıyla hayal gücümü sınırlamadım ama elbetteki görüntüler esasen Kosinski’nin tarif ettiği satırların yansıması. Şahane senarist Jean-Claude Carrière (Teneke Trampet, Burjavazinin Gizemli Çekiciliği) edebiyat uyarlamalarıyla ilgili “Kitabı okuduktan sonra fırlat gitsin, sadece sende kalanları kullan” demiş. Çünkü Boyalı Kuş’un başından çok etkilenmeme rağmen olayların giderek kendini tekrar etmesinden biraz rahatsız olduğumu, bunu nasıl uyarlayacağım konusunda sorun yaşadığımı itiraf edeyim. Ama işin özünü yakaladığımı hissettiğim anda özgürleştim.

Küçük bir çocuğun köyden köye, insandan insana habire karşılaştığı cinsel saldırı, açlık, soğuk; üç saatlik filmde art arda gelen şiddetin belirli süre bir sonra tekrara düştüğü anlar da var, bunun seyirciyi duyarsızlaştıracağından endişelendiğiniz oldu mu?

Elbette herkes düşündüğünü söyleyebilir. Salondan çok çıkan olmuş dediler, ben görmedim, doğru mu?

Çok değil, üç beş kişi…

Hiç sorun değil, elbette olur. Bu seyircinin suçu değil ki! Filmimi anlamamışlar mı diyeceğim! Herkesin hayata bakışı farklı. Ben samimi, gerçek hissiyatın peşindeydim. Bu da korkutur.

Siyah-beyazı seçmek aslında ‘gerçeğe’ pek denk düşmüyor…

Doğru. Şiirsel bir sinema anlatımına denk düşüyor. Ama derinliği de böyle verebiliyorsunuz. Steven Speiberg’ün “Shindler’in Listesi”ni renkli düşünemezsiniz örneğin. Ayrıca manzara ve sinemaskop tekniği çok önemliydi. Çocuğun içinde bulunduğu coğrafyayı ancak böyle gösterebilirdim. Onun bu evrende, kıraç ve sonsuz topraklarda sadece bir nokta olduğunu vurgulamak istedim. Yani insanlığı temsil ediyor. Biraz Tarkovskivari konuştum ama…

Boyalı Kuş, Jerzy Kosinski, Çevirmen: Aydın Emeç, 172 syf., E Yayınları, 1991.

Böyle tartışmalı bir kitabı uyarlarken kendinizi baskı altında hissettiniz mi?

Bu filmi hiç taviz vermeden yaptım. Hiç! Bu seyirciye fazla gelir, keseyim demedim. Günahı ve sevabıyla benim filmim. Önemli olan bu. Seyirci de beğenirse ne ala. Kosinski’den belki çekinebilirsiniz ama seyirciden çekinmemeli. Özgün yapıt ancak böyle çıkar. İçimizdeki karanlığa dair bir roman bu. İkinci Dünya Savaşı’nda geçiyor olması çok da önemli değil. Çocuk buradan Jüpiter veya Mars’a da gidiyor olabilirdi. Önemli olan ‘diğerine’ bakış açımız ve ‘bizden’ olmayana layık gördüğümüz acımasızlığı anlatmak.

‘FİLMDEN ÇIKANLARIN KENDİSİYLE YÜZLEŞEMEYENLER OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM’

Şiddeti yansıtırken bir sınır çizdiniz mi kendinize?

Öncelikle, bu şiddet üzerine bir film değil. Bilakis neden zıvanadan çıktığımızı gösteren bir film. Bunca vahşeti ve kötülüğü izlerken sevgi eksikliğini görüyoruz. Şiddeti göstermeye gelince; sahicilik duygusunu yakalamam gerekiyordu. Ama ‘şiddeti açıkça göstermiş’ eleştirilerine çok şaşkınım. Alakası yok. Diyelim ki göz çıkarma sahnesi; bu olaylarda kamera hep arkadan gösteriyor yani ima ediyor. Demek ki doğrudan ve açıkça göstermeden de o etkiyi yaratabilmişim. Bu filmde dolaylı da gösterilse, şiddet gerçekçi olduğu için etkili. Aksiyonlarda, Tarantino filmlerinde kol bacak kopuyor, kan revan ortalık ama seyircinin umurunda değil. Çünkü böyle içi boşaltılmış şiddete gülüp geçiyoruz. Hatta bizi rahatlatıyor. Burada ise seyirci karşılaştığı şiddetle baş edemiyor çünkü çok sahici, kendi içinde bir yerlerde de görüyor karanlığı. Ah işte o karanlık! Filmden çıkanların kendisiyle yüzleşemeyenler olduğunu düşünüyorum.

‘BARIŞÇIL BİR DÜNYADA GÜVENLE YAŞADIĞIMIZI SANMAK BÜYÜK AYMAZLIK’

Savaş ve çatışmaların olanca şiddetiyle sürdüğü günümüzde sizce bu film ne ifade ediyor?

Boyalı Kuş‘taki çocuk şimdi de burada, aramızda, Avrupa’nın göbeğinde. Kendimizi kandırıyoruz, ‘barışcıl’ bir dünyada güvenle yaşadığımızı sanmak büyük aymazlık. Savaş ve mülteci dramı var. Avrupa’nın orta yerinde sürekli çocuklar kayboluyor, öldürülüyor. Taciz ve tecavüz her yerde. UNICEF için de çalışıyorum, durum çok kötü. Sadece geçen yıl dünyada 12 bin çocuk öldürülmüş. Çeteler, yoksulluk, iç savaşlar… Ki bunlar ‘resmi’ rakam, gerçeğini bilemiyoruz. Bin çocuğun ölmesi diyelim ki trajedidir ama binlercesine aklım ermiyor.

İzlerken akla Elem Klimov’un “Gel ve Gör/Come and See” (1985) adlı filmi geldi, siz de basın toplantısında ondan ilham aldığınızı söylediniz. Başrolündeki Aleksei Kravchenko’ya bu filmde küçük çocuğa yardım eden Rus askeri rolünü bu nedenle mi verdiniz?

Beş kez izledim, inanılmaz bir film. Evet, kendimce Klimov ustaya selam göndermek istedim ama oyuncu zaten Moskova Tiyatrosu’nun önemli aktörlerinden. Oyuncularımı titizlikle seçerim. Küçük çocuk rolündeki Petr Kotlar’ı ise tesadüfen keşfettim ve deneme çekimi bile yapmadan karar verdim. Stellan Skarsgard’ı ikna ettikten sonra Harvey Keitel ve Udo Kier gibi oyuncuları ikna etmem zor olmadı. Ama John Malkovich çok pahalıydı ve ‘İstiyorum ancak sana ucuza oynarsam fiyatım düşer’ deyince hak verdim, acımasız bir piyasa. Yerine Julian Sands’e rol verdik, gayet iyi oldu.