‘Aynı Gemi’de Oblomovka’nın Mezar Taşını Dikmek! / Nejla Kurul

Her çağın kendine ait ortak bir nevrozu var der ya filozoflar, Türkiye’de bir kitle nevrozu yaşanıyor sanki. Canlı bombaların üst üste yaşattığı travmalar ve toplumsal felç hali; OHAL dönemi baskıları, BUHAL döneminin OHAL’den farklılaşmaması; gayri meşru seçimler, sandığa güvenin yitimi; gücün tekelleşmesi, sorgusuz sualsiz işten atmalar, artan güvencesizlik, işsizlik ve kötü çalışma koşulları; doğaya yapılan kötülükler ve adalet duygusunun yitimi… Sonuç olarak ekolojik, ekonomik, siyasal krizler ve belirsizlikler.

Tüm bu kötücül olaylar insanda derin bir varoluşsal boşluk yaratıyor, duygu körelmesi ve anlam yitimine yol açıyor. Godot’un gelmeyeceğinin anlaşılması, yine de umutsuz bir bekleyiş, ne var ki kimin ya da neyin beklendiğinin bilinemeyişi, çaresizlik ve nihayetinde derin bir anlamsızlık duygusu. İster bilincimizin derinliklerinde isterse  yüzeyinde yaşansın, ruh halimiz bu! Bizi sarmalına alan bu acı durumu etraflıca çözümlemeye ihtiyacımız var.

Spinoza’nın Etika’da ifade ettiği gibi: “Yani, acı duygusu, buna ilişkin net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an, acı olmaktan çıkar.” Hele ki acıya ilişkin ortaklaşılmış bir tablo oluşturduğumuzda! Öyle ya, iyi bir devlet dersi aldık, toplumsalın üzerine çökmüş bir devletin neler yapabileceğini hep birlikte izledik;  filozofun dediği gibi, ‘kapitalizmin yasal mafya mafyanın yasadışı kapitalizm’ olduğunu bizzat yaşadık ve öğrendik, ataerkini bilirdik ama böyle devlet eliyle kurumsallaşmış olanına pek de tanık olmamıştık, öğrendik. Henüz güçlerimizi birleştiremesek de “aynı” olmadığımızı, yani çoğulluğumuzu gördük. Hepsi birden toplumsal bedenimizi altüst etti.

 Kitle Nevrozu! Nasıl?

Kitle nevrozu güçlü dış zorlamalara karşı tepki olarak gelişiyor. Genel iktisadi ve politik baskıların evin içine sızmış biçimleri var. Hanelerde derin bir anlam yitimi olsa da etraflarında gökdelenler yükseliyor, otoyollar yapılıyor, muazzam projelerden bahsediliyor,  Alışveriş Merkezleri (AVM) ve büyük camiler kentin dört bir yanını sarıyor. Zihinlerde ekonominin büyüdüğü yanılsaması var ve bu tüketim duygularını ve çıkarları kışkırtıyor: Başkalarını boşver! Kendi işine bak! Diyor Kötü!

Anne ve babalar, hatta çocuklar, eşler ve sevgililer, ev halkını “koruma” adına, polis ve gardiyan rolüne soyunarak korkuyu azdırıyor ve düşünme/eyleme üzerine oto sansürü artırıyor. Evde en insani ihtiyaçlar olan elektrik, su ve doğal gazın fiyatları giderek artıyor. Eğitim ve sağlık daha pahalı hale geliyor. Ağır vergilerin yükü yurttaşın sırtına artarak biniyor. Çokmuş gibi görülen kanallardan “tek ses” çıkıyor. Reklamlar ihtiyaçları sürekli manipüle ediyor ve kışkırtıyor. Evin geliri reel anlamda düştükçe, hanelerin borç yükü artıyor.

Yurttaş Dilan ve Mehmet, toplu taşımın iyileştirilmesini hiç talep etmedi, borçla araba satın aldı, halen on binlerce lira borcu var. Yurttaş Baran ve Duygu, sosyal konut talebini hiç dillendirmedi, ev kredisi aldı, yüz bin liranın üzerinde borçları var. Muhammed ve Şeyda, “eğitim bir haktır” demedi, kamusal eğitimi hiç talep etmedi, şimdi, çocuğunu özel bir okulda okutmak için kredi çekti, her yıl on binlerce lira borç ödemek zorunda. Burak ve Nihal, sağlığın bir hak olduğunu, bir meta olmadığını, ticarileştirilip hesap-kitap sorunu haline getirilemeyeceğini hiç söylemedi. Şimdi cebinden her ay sağlık kesintileri ve ilaç katkı ödemeleri yapmak zorunda kalıyor. Bu yurttaşlar kötücül bir hastalıkla karşılaştığında yanlarında toplumsal bir sağlık hizmeti bulamayacaklar.

Artık apartmanda, ısınma merkezi yani ortak değil, kişiseldir; internet ağları merkezi değil, kişiseldir; uydu kanalları merkezi değil, kişiseldir. Kısaca Türkiye ‘şahıs’ şirketinde artık ‘her koyun kendi bacağından asılıyor’. Neo-liberalizmin bireyciliği ve siyasal İslam’ın sabır, sınav, şükür ve tevekkülü, toplumsal bedeni yakalıyor ve tutuyor, vücudun olası direnci ise şiddet ve itaat kültürü ile yatıştırılıyor.

Fırtınadaki Gemi ve Kaptan Köşkü

Peki ya Türkiye! Bir ‘şahıs’ şirketi gibi yönetilen Türkiye! Ücretleri reel anlamda düşüren, iş güvencelerini kaldıran, kuralsızlığı getirip keyfi olarak işten atan, buna karşın yurttaşlarını borçlu bir yaşama teşvik eden bir ülke. Küresel sıcak para akışlarıyla, kapitalist çitler içindeki yerli Anadolu sermayesini ucuz kredilerle borçlanmaya ve zenginleşmeye teşvik etmiş bir ülke. Öyle ya “borç yiğidin kamçısıdır”. Kamu olarak borçlanılmış, özel sektör olarak borçlanılmış, üstüne üstlük yetmemiş bir de özel sektör borçlarına devlet garantisi vermiş bir AKP dönemi. Türkiye, sermaye ve serveti büyütmek için dışarıdan 600 milyar dolar borçlanmış. Hiç düşünmemiş, çünkü neo-liberal kâr güdüsünün ve pragmatizmin düşünmeye hiç ihtiyacı yok; komşu Yunanistan’dan da hiç ders almamış. Sonuçta borç kırbacı halkın sırtına şaklayacak!

Bununla birlikte gemi, sisli bir havada yol alıyor gibi gözüküyor. Ne var ki kaptan köşkündekilerin pusulası şaşmış durumda, gemiyi nereye götüreceklerini bilmiyorlar. Bir Rusya’ya ve Çin’e bakıyorlar, bir AB’ye, Almanya’ya, pek seyrek IMF’ye, kaçamak gözlerle de olsa ABD’ye.  Halk, kitle nevrozunun etkisiyle kahraman aramaktan vazgeçmiş görünse de, Hükümetin bir kurtarıcıya ihtiyacı var. Türkiye derin bir borç krizinin çamurunda patinaj yapıyor; bu kaygan bir çamurda sağlam bir zemin bulmakta zorlanıyor.

Ancak Gemiden Tekin Değil!

Gemi tekin değil. Haksızlıkların ve adaletsizliklerin tepe yaptığı bir gemi, Öteki’ne saygı yok! Her gün demokrasi nefretinin tohumları saçılıyor. Fırtına yaklaşırken  bir yandan “hepimiz aynı gemideyiz” nidaları ile birlik çağrısı yapılıyor, diğer yandan dayak tehdidi ile ‘zorunlu sessizlik” dersi dayatılıyor. Kaptan köşkünde oturanlar, köşkü muhafaza etmeye çalışıyorlar, ama durup düşünmüyor ve yaklaşan fırtınanın içine doğru gerektiği gibi yol aldıklarını sanıyorlar. İktidarın karşısında gibi görünen ana muhalefet “aynı gemideyiz” nidalarıyla kaptan köşkünü desteklemeye devam ediyor. IMF mi gelir, yoksa emperyalist Çin sermayesi mi? Ya da Brunson’u versek de ABD’nin dostluğunu mu tekrar kazansak! Gerçekte gemi, borç batağına saplanmış bile. Dolar yükseliyor, euro yükseliyor, lira gözden düşüyor, sessizlik… Gemidekiler hareket ettiklerini zannediyorlar. Oysa hareket edenler yalnızca yanlarından gelip geçen diğer gemiler… Türkiye ilerlemiyor; “İleri” diyecek bir güç de henüz ufukta görülmese de, birikiyor.

Aydınlar Umut Olmalı!

Ormanlar yanıyor/yakılıyor, ne kamu kurumlarında, ne üniversitelerin Orman Fakültelerinde, ne de şu meşhur “sivil toplum’da bir silkiniş oluyor; olan sadece gözlerin kaçırılması… Hanelerin ve sokakların en zayıf halkası olan çocuklar, kör bir kurşunun önünde, cezaevi koğuşlarında, atölyelerde, istismarcıların hedefinde… Eğitim ciddi bir çürümenin eşiğinde. Eğitim fakültelerinden ise çıt çıkmıyor.

Kuralsızlık norm olmuş, yani bir keyfiyetin hüküm sürdüğü bir coğrafya. Sorgusuz sualsiz işten atılmalar, sendikalı olduğu için işe son vermeler. Adalet mekanizmasının yanlı işleyişi. Toplu cezalandırma ve sıra dayağı kültürü. Cezaevlerinden merakla bakan gözler ve dışarından gelen seslere kabarmış kulaklar. Hukuk fakültesi akademisyenleri, koltuklarına yapışmışlar; tek hareketleri ‘kanepede soldan sağa dönmek’.

Kitaba, kaleme ve klavyeye bulaşmış kişiler için de, doğrular ve yanlışlar birbirine bu kadar mı çok karışır? Risk ya da tehlike arz ettiği durumlarda parrhesiakullanıyor olmak, yani doğruyu söylemek ne kadar zormuş? Örgütlü ve örgütsüz yüz binlerce öğretmen ve on binlerce akademisyen fırtınanın kendiliğinden geçmesini bekliyor.  140 bin kişi işlerinden haksızca atıldı diye mi üç milyona yakın kamu çalışanı, bu kadar sessiz ve bekleyişte!

Açıkça söyleyelim, kendi küçük hikâyelerimizi tekrarlamaya alıştık. Yani gündelik yaşamlarımızı ‘dondurmaya’, bitimsiz bir tekrara yöneldik ve başkalarının acılarına, Dersim’in yanan ormanlarına ve ateş topuna dönmüş tavşanlarına hiç bakmıyoruz. Yani, “hayat sonsuz bir huzur ve hareketsizlik”. Tıpkı ölüm gibi. Sivil ölüm. Böyle bir şey mi yaşıyoruz?  Öyleyse, biz hepimiz Oblomovuz, o kadar!

Nihilizm ve Sinizmin Vaadi

Kitle nevrozu zihnimde bazı çağrışımlar yapıyor. Özellikle bazı kavramlarla ilişkisini kuruyorum:  Sinizm, nihilizm, oblomovluk. Bunlar, ortak hastalığımızın ve belki de ortak suçumuzun sorumlusu olarak görülebilen yaygın anlayışları anlatıyorlar. Bu kavramların tek bir iyi yanı var, o da tedavi edilebilir oluşları.

İnsana dair görüşü ile nihilizm, nevrotik ölümcüllüğü besliyor. Hiçbir şey olmadığını söylemez nihilist, ancak her şeyin anlamsız olduğunu savunur, benden sonrası tufan diyen bireycilikle kolayca buluşur. Sonuçta nihilizm nevrotik bireyi, zaten yatkın olduğu bir şeye, yani “dış etkilerin veya iç koşulların kurbanı” olduğu fikrine kolayca inandırır, yani yapacak bir şey yoktur.

Sinizm, maskelerle yaşamaktır. Sinik özne, ideolojik maske ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafenin gayet farkındadır, ama yine de maskede ısrar eder. Sinik kişi, bayrak, vatan, millet, yerli ve milli gibi ‘gösterenler’in gerçekte nelerin üzerini örttüğünün farkındadır, yani kişi yanlışlığı gayet iyi bilir, ama onu yine de reddetmez. Yasadışı zenginleşme ve hırsızlık karşısında, siniğin tepkisi, yasal zenginleşmeyi savunmaktır. Ahlaksızlığın hizmetine koşulmuş bir ahlak olarak sinizm[1], gerçekliğin derinlerine dokunmaz ve sonuçta bir sinik için kötü gidiş karşısında, yapılacak pek de bir şey yoktur.

Peki Ya Oblomovlar!

Bir Oblomov için “hayat sonsuz bir huzur ve hareketsizliktir”. Enerji yoksa değişim de yoktur. Oblomovluk, düşündüğü, konuştuğu, düşlediği her şeyin kendisine yabancı ve yüzeysel olduğu insanları anlatır. Bu kişilerin tek arzusu, olabildiğince tam bir dinginlik, hareketsizlik, hayata karşı mistik denebilecek bir kayıtsızlıktır, yani oblomovluktur.

Oblomovların tümü, olumsuz koşullar karşısında direnme gücünden yoksundurlar. Bu kişiler, kendilerine telkin ettikleri yaşam ilkelerini özümseyemezler, bu ilkelerden pratik sonuçlar üretemezler. “…Oblomov ne yaparsa mihaniki olarak yapar, çünkü kendiliğinden kımıldamaya üşendiği gibi, başkaları onu kımıldattığı zaman da bir yere tutunmaya, direnmeye üşenir; onun varlığı tek bir hedefe yönelmiştir ve bu hedef, gerekmedikçe parmağını bile kıpırdatmamaktır. Ötekiler ise eylem ateşiyle yanar tutuşurlar, her şeye heyecanla atılırlar, sürekli olarak”. Oblomov’un önünde iki yol vardır: “ya eylem –ama sözle değil, kafayla, yürekle, kolla, gerçek eylem-, ya da yan gelip yatmak, pineklemek. Gevşek ve uyuşuk kişiliği onu bu ikinci yola sürükler”. Oblomov’un başka bir derdi de vardır: “nereye gideceğini bilmez.”  Böyle anlatıyor Dobrolyubov, Oblomovka’yıOblomovluk Nedir adlı kitabında[2].

Bir roman kişisi nasıl bir insan topluluğunu anlatır? Hatta anlatırken, onu eleştirip nasıl yerden yere vurabilir? Bir romandan çıkan bu karakter, her çağda ve her mekânda görülen “oblomovluğu” sorgulama gücüne nasıl erişir? Çünkü her yüzyılın, çağın, coğrafyanın hatta kişisel tarihin oblomovları vardır. Hakkında konuştuğumuz kahraman, Rus yazar İvan Aleksandroviç Gonçarov’un meşhur karakteri İlya İlyiç Oblomov’dur. Yani roman adını bu roman kişisinden alıyor: Oblomov.

Gonçarov pek de geniş bir alan seçmemiş kendisine. Oblomov denilen temiz yürekli bir tembel divanında yatıp duruyor. Bu tembel şahsiyette, ne dostluk ne de aşk silkiniş sağlayabiliyor. Bu haliyle romanın pek de önemli görülebilecek bir özelliği yok gibi duruyor. Oysa gerçek tam da öyle değil. Oblomovluk, kızdığımız ve bu nedenle eleştirdiğimiz tekil insanları değil, bizi, hepimizi anlatıyor.

Oblomovluk, sadece “çalıyor ama çalışıyor” denilen –kendisi için etkin- insanları ve mirasçılarını anlatmıyor; büyük ölçüde  “OHAL’den ya da Türkiye’nin BUHAL’inden pek de etkilenmemiş gözüken, bu nedenle de rahatsız olmayan “temiz” denilen insan kümeleriyle ilgili. Yani bizlerle ilgili! Kimseye zarar vermeyen insanlar bunlar; açıktan kötülük yapmıyorlar, etliye ve sütlüye de karışmıyorlar. Zaman zaman çevrelerinde küçük iyiliklerin dağıtıcıları bile olabilirler, ne var ki gerçekte kayıtsızlıklarıyla büyük kötü’ye hizmet ederler. Bana Göre Hayatın Anlamı adlı eserinde Jack London’un belirttiği[3] “temiz” insanlardır, ne var ki bu insanlar ne ‘asil’ ne de ‘canlı’ dırlar.

Oblomovluğun ve Sinizmin Mezar Taşını Dikmek

İnsan, salt ne nihilizmin, ne sinizmin ne de oblomovka’nın çizdiği gibi. İnsan, bu edilgin karakteri toplumsal ve kişisel tarihine gömebilir. Biliyoruz ki insan varoluşunun temel özelliklerinden birisi “kurban” rolünü terk edebilmesi. O, dünyayı ve gerektiği takdirde de kendisini ve arkadaşlarını daha iyiye doğru değiştirebilme yetisine sahip. İnsan bilinciyle gerçeklik karşısında körelmiş duygularını yeniden keskinleştirebilir, yani daha iyi görebilir,  işitebilir, dokunabilir, tadabilir, koklayabilir. Çoşkulu, ateşli, onuruna düşkün insanlar olabilir, yeni başlangıçlar yapabilir.

Söz duyulardan açılmışken, 16. Yüzyılda Etienne de La Boétie’nin Gönüllü Kulluk Üzerine Söylevi[4] aklıma geliyor: “…Eğer siz vermediyseniz, [Krallar] sizi gözetlediği bu kadar çok gözü nereden buldu? Eğer sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor?… Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir…”.

La Boétie, insanın gözlerini açıp, uyuklama halini sonlandırabileceğine inanıyor. Tarih bunun örnekleriyle dolu. İnsan kendisi ve yoldaşlarıyla yeni bir hayata eğilebilir, canlı sesler çıkarabilir, çevik adımlarla yürüyebilir. İnsan kendinden, bilincindeki her düşünceyi isteğe, isteklerini eyleme dönüştüren, sağlam kişilikli, onurlu, etkin insan yaratabilir. İrade kullanan tekil insan “öteki”lerle buluşabilir.

Kuşkusuz insan sonlu bir varlıktır ve özgürlüğü sınırlıdır. Bu, koşullardan özgürlük değil, koşullara yönelik bir tavır alabilme özgürlüğüdür.” Bu sözün sahibi, nöroloji ve psikoloji gibi iki alanın profesörü olan ve ikinci büyük savaşta, birisi Auschwitz olmak üzere dört toplama kampından sağ çıkmış ve bu nedenle, insanın düşünülebilecek en kötü koşullarda bile, görülmemiş ölçüde direnip göğüs germe yetisine tanıklık etmiş biri, Viktor E. Frank’tır[5].

[1] Slovak Zizek (2011)İdeolojinin Yüce Nesnesi. İstanbul: Metis Yayıncılık, s.44.

[2] Nikolay Aleksandroviç Dubrolyubov (1992) Oblomovluk Nedir?  İkinci Baskı: İstanbul: Yön Matbaacılık

[3] Jack London (2018) Bana Göre Hayatın Anlamı. Ankara: İmge Kitabevi.

[4] Etinne de La Boétie (1995) Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev. (Çeviri ve Yorum. Prof. Dr. Mehmet Ali Ağaoğulları).Ankara: İmge Yayınevi.

[5] Victor E. Frankl (2017). İnsanın Anlam Arayışı. 39. Basım. İngilizceden Çeviren Selçuk Budak. İstanbul: OkuyanUs.

https://www.abcgazetesi.com/abc-kritik/abc-kritik–nejla-kurul–ayni-gemide-oblomovkanin-mezar-tasini-dikmek/haber-101244

Yorum Yaz