Akademide Kadın Olmak

Akademide Kadın Olmak – 1: Anne olduktan sonra erkek direktörüm benimle tüm iletişimini kesti

Oldukça saygıdeğer profesör, tezlerini yönettiği kadın öğrencileri sistematik şekilde taciz etmişti. Bazıları fiziksel tacize varan vakaların sayısı çok fazlaydı ve herkes bunu biliyordu ancak hiç kimse konuşmuyordu! Sonra, lisans öğrencisi bir kadın bu duruma itiraz etti…

Burcu Karakaş

Öğrencisi tarafından öldürülen Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Ceren Damar’ın anısına…

DUVAR – Başlarken…

Türkiye’de, her alanda olduğu gibi, ne akademi ne de akademik çevrelerde kurulan ilişkiler toplumsal cinsiyet kodlarından azade… Özgür ve özerk olması gerekirken sayısız sorunla boğuşan üniversiteler, yeri geldiğinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve cinsiyetçi kavramların yeniden üretildiği yerler olabiliyor. Gazete Duvar’da 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle bugünden itibaren “kendilerine ait bir odaları” olsa da, akademisyen kadınların maruz kaldığı cinsiyetçi tavır ve davranışları, kimi zaman da tacizleri açığa çıkaran anlatımlar* okuyacaksınız. 

İlk gün, Aslı ve Seyhan anlatıyor:

ASLI: ONUN JENERASYONUNDA ERKEK OLMAK BÖYLE BİR ŞEY

İstanbul’da bir vakıf üniversitesinde araştırmacı olarak görev yapan Aslı, hamile olduğunu öğrendiğinde beraber çalıştığı hocasına haber vermek istedi ancak arkadaşlarının uyarısıyla karşılaştı:

“İstersen hemen söyleme.”

Üniversitede bir merkezin direktörü olarak görev yapan erkek profesörle severek çalıştığı ve içten bir ilişki kurdukları için Aslı, bu uyarıya çok şaşırdı. Hocasının, çocuk sahibi olacağını öğrendiğinde mutlu olacağını düşünmüştü halbuki. Ancak çalışma arkadaşları uyarılarını sürdürdü:

“Hoca hamilelik konusunda biraz farklı görüşlere sahip. ‘Kadınlar çocuk sahibi olunca üretkenlikleri duruyor ve sonra da pek bir halt edemiyorlar’ gibi cümleler sarf ettiğini duymuşluğumuz var.”

Söylenenlere inanamayan Aslı çok gerilmişti; uyarılara itiraz etmedi. Hocasına nihayet çocuk beklediğini söylediğinde, hamileliğinin beşinci ayındaydı. Korktuğu olmamıştı:

“Tebrik ederim. Çocuğunu büyütürken sana uygun zamanlarda okula gelir gidersin.”

Bebeği altı aylık olunca, hocasıyla ortak çalışma yürüttükleri merkeze döndü. Çocuk nedeniyle bir aksilik çıktığında işe gelemediği günler suçluluk duyuyor, hemen merkezi arayarak hocasına durumu anlatıp mahcubiyetini iletiyordu. Bir süre sonra çalışma arkadaşlarından, “Ne zaman gidip geldiğiniz önemli değil ama işi sahiplenmenize bakarım” dediği kulağına geldi. Aslı bu cümleye çok takıldı. Çünkü o güne kadar ona verilen her işi aksatmadan yapmıştı:

“Bu ‘işi sahiplenme’ meselesinin ne olduğunu çok düşündüm. Şunu anladım: Artık önceliğimin merkezde saatler geçirmemek olması rahatsızlık yaratmaya başlamıştı. Hoca benimle yavaş yavaş kişisel ilişkisini kesti. Çalışma arkadaşlarıma, ‘Nasıl gidiyor’, ’Neler yapıyorsun’ diye sorarken benim masama uğramıyordu.”

Profesör, çalışma arkadaşları Aslı’ya çocuğuyla ilgili sorular sorduğunda ortamı terk ediyordu. Bir süre sonra bir başka kadın arkadaşı da anne olacağını öğrendiğinde, bu kez Aslı arkadaşının yokluğunda çeşitli iğnelemelere maruz kalmaya başladı:

“Bu topluma çocuk doğurmak aptallıktır. Niye yapar ki insan bunu kendine? Kaç ayda döner sence? Üçüncü ayda döner mi? Dönse bile o çocuğun sıkıntısı bitmez.”

Aslı cevap vermiyor ama kendisini kötü hissediyordu. Giderek suskunlaşmaya başladı çünkü bu kadar saygı duyduğu bir insanın bu kadar vicdansızca davranıyor olmasını anlayamıyordu.

Aslı, mobbing’e uğradığını düşünmeye başlamıştı. “Yaşlı adam işte”, “Onun jenerasyonunda erkek olmak böyle bir şey” gibi ifadelerle normalleştirmeye çalışsalar da, çalışma arkadaşları da onunla hemfikirdi. Anne olduktan sonra hocası tarafından maruz kaldığı tavırlardan onlar da rahatsızdı ama Aslı da dahil olmak üzere kimse bir şey yapmıyordu:

“Artık öyle bir noktadayız ki hoca bana, ‘Merhaba’ dediğinde herkes şaşkınlık içinde birbirine bakıyor. Merkeze birileri geliyor diyelim, benimle tanıştırmıyor. Bütün günü aynı ofiste geçirdiğimiz ama tek laf etmediğimiz günler çok… Yemek saatinde arkadaşıma, ‘Yemeğe gidelim mi’ diyor. Ben de oradayım ama bana sormuyor bile. O arkadaşım da benden az kıdemli olduğu için ‘Sen de gel’ diyemiyor.”

‘ÇOK BÜYÜK BİR ÖZGÜVEN YİTİMİ YAŞADIM’

Aslı, geçimini sağladığı ve uzun süredir emek verdiği projeden ayrılmak istemiyor. İşini yapıp önüne bakıyor ama psikolojisi bozulmuş.

“Çok büyük bir özgüven yitimi yaşadım. Bu durum akademik verimliliğimi de etkiliyor. Kendi bağımsız projelerimi geliştirerek bu hasarı ortadan kaldırmak istiyorum. Başka türlü buradan çıkıp nasıl ilerleyebileceğimi bilmiyorum.”

Aslı’ya göre, kadınların akademide annelik statüsü üzerinden yaşadıklarının yeterince konuşulmaması bir sorun… Özel üniversitelerin herhangi bir şirketten farkı kalmaması sebebiyle kadınların işlerini kaybetme korkusuyla anne olduklarından bahsetmeye bile çekindiklerini düşünüyor:

“Çocuğun hakkında gerekmedikçe konuşmamaya, annelik ile ilgili herhangi bir bahaneyi öne sürerek mesaiden geri kalmamak baskısı altında yaşamaya başlıyorsun çünkü yaptığın her şey annelik durumun üzerinden okunmaya başlıyor.”

Hamileliliği sırasında kendisini fısıldayarak tebrik eden iki kadın akademisyenin çocukları olduğunu o gün öğrenmiş ve çok şaşırmış. Yaşıtları kadınların da annelik meselesini sohbet konusu bile yapmadıklarını sonrasında fark etmiş. Bu gizliliği neye bağladığını soruyorum:

“Üniversitenin neoliberalleşmesine ve halen çok erkek bir ortam olmasına!”

SEYHAN: BİR KADININ FELSEFE DOKTORASI YAPMASI ÇOK DA MAKBUL DEĞİLDİ

Seyhan, 20 yılı aşkın süredir sosyal bilimler alanında çalışmalar yapan bir akademisyen… Kadınları ağırlıklı olduğu bir bölümde asistan olarak göreve başladığı devlet üniversitesinde halen çalışıyor. Toplumsal cinsiyete dair farklı kavramlarla tanıştıkça örtük şekilde uzun süre seksist tavırlara maruz kaldığının ayırdına varmış. Gözlem gücü arttıkça ayrımcı pratiklerin yaygın olduğunu görmüş:

“Asistan olduğum yıllarda böyle bir literatüre hâkim değildim. Yıllar geçtikçe şunu fark ettim: Bir kadının felsefe alanında doktora tezi yazıyor olması çok da makbul bir şey değildi erkek hocalar açısından. Erkekleri felsefe, tarih alanında daha çok desteklerlerdi. Kadın öğrencileri cesaretlendirmezlerdi. Benim de maruz kaldığım davranışların bir tür cinsiyetçilik olarak okunabileceğini yıllar sonra tanımladım. Bilgiyle kurulan ilişkide cinsiyet ayrımı olduğunu fark ettim. ‘Saha çalışmalarını daha çok kadınlar yapar’. Bu, örneğin, sosyolojide yerleşik, hafif burun kıvrılan bir şeydir. Örtük bir dille kurulduğu için doğrudan cevap veremez, itiraz edemezsin.”

‘ERKEK ASİSTAN EVRAK İŞİNE GİRMEZ’

Seyhan’ın akademide cinsiyetçi pratiklere verdiği bir diğer örnek ise evrak işlerinin hemen her zaman kadın asistanlara bırakılması… Kendisi de asistan olduğu dönem bu görevi beş sene isteği dışında yürütmek zorunda kalmış.

“Sekreterya işlerinde kadınların çok iyi olduğu söylenir ve kadınlar teşvik edilirler. Erkek asistan evrak işine girmez. Kadınların ‘daha titiz olması’ ile örtbas edilen bir sistem ve kadın hocalar da destekler. Evrak işini yapacak kişi neden kadın? Çünkü organizasyon yeteneğimiz çok güçlü!”

‘KOL KIRILIR YEN İÇİNDE KALIR, BÖLÜM REZİL OLACAK’

Seyhan, asistan olduğu yıllarda bir profesörün sözlü tacizlerine maruz kaldığını anlatıyor. Akademik çevrelerde oldukça saygıdeğer biri olan profesör, özellikle tezlerini yönettiği kadın öğrencileri yıllardır sistematik şekilde taciz etmiş. Kimileri fiziksel tacize de maruz kalmış. Taciz vakalarının sayısı çokmuş, herkes biliyormuş ancak kimse bu durumu konuşmuyormuş. Yaklaşık on sene önce lisans öğrencisi bir kadının itirazıyla bu gizlilik durumu sona ermiş.

Profesörün fiziksel tacizine maruz kalan öğrenci susmamış. Ailesini de yanına alarak fakülteye gelmiş ve bölüm başkanıyla görüşmüş. Soruşturma açılmasını talep edince ve dekanlık soruşturma başlatmış. Seyhan, açılan soruşturmanın ardından bir toplantı odasında bölümün kadın hocaları olarak bir araya geldikleri günü unutmuyor:

“Soruşturma, o zamana kadar çeşitli sebeplerle sessiz kalmış taciz mağduru kadınları tetikledi. O güne dek konuşmamış olan hocalar konuşmaya başladı. Bu da öğrencilerin basıncıyla oldu. Bir odada yaptığımız ortak toplantıda yaş grubu çok enterasandı: 45 yaşında olan hoca da vardı, 30 yaşında olan da, 19 yaşında öğrenci de… Ve hepsi de hocanın tacizine maruz kalmıştı. Öğrenciler eylem kararı aldı, hocayı deşifre ettiler. Hoca uyarı aldı, okuldan atılmadı ama verdiği derslerin sayısı azaltılmıştı.”

Profesör erkeğin tacizi nedeniyle travma yaşayıp okulu terk etmek zorunda kalan ya da tez hocasını değiştiren öğrenciler olduğunu bu olayın ardından öğrenmişler. Koca fakülte sistematik tacize yıllarca göz yummuş. Seyhan taciz vakalarının uzun süre ifşa olmamasını iki noktaya bağlıyor:

“Birincisi, toplumsal cinsiyet meselesinde çok bilinçli değildik. Yirmi yıl öncesiyle şimdi arasında fark var. Kadın hareketinin geldiği çok önemli bir nokta var. O zaman bir hocaya, ‘Sen beni taciz ediyorsun’ demek kolay değildi. Bu bilince geçmemiz zaman aldı. İkincisi de idarecilerin tavrı… Bölüm başkanımız eli sopalı bir kadındı ama ‘Kol kırılır yen içinde kalır, bölüm rezil olacak’ tavrı vardı. Ne yapıp ne edip o adamın bölüm başkanı olmasını engelledi mesela ama, ‘Kendi aramızda bunu halledeceğiz’ derdi. Benzer durumlarda idarecilerin durumu sahiplenmesi önemli…”

* İsimler değiştirilmiştir…

Akademide Kadın Olmak-2: ‘Mobbinge dayanamayınca intihar girişiminde bulundum’

Melek, yaşadıklarından dolayı anksiyete bozukluğuyla boğuşuyordu. Psikolojisi bozulduğu için tedavi görüyordu. Bir akşam fakülteden eve geldiğinde ağlama nöbeti geçirdi. Ardından intihar girişiminde bulundu. Arkadaşları bilinci kapalı halde buldukları Melek’i hastaneye yetiştirebilmişlerdi. İki gece yoğun bakımda kaldı. Fakülte sekreteri Melek’e okula döndüğünde, “İntihar meselesi duyulsa ne yapardık” demişti…

Burcu Karakaş

Öğrencisi tarafından öldürülen Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Ceren Damar’ın anısına…

DUVAR – Türkiye’de, her alanda olduğu gibi, ne akademi ne de akademik çevrelerde kurulan ilişkiler toplumsal cinsiyet kodlarından azade… Özgür ve özerk olması gerekirken sayısız sorunla boğuşan üniversiteler, yeri geldiğinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve cinsiyetçi kavramların yeniden üretildiği yerler olabiliyor. Gazete Duvar’da 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle “kendilerine ait bir odaları” olsa da, akademisyen kadınların maruz kaldığı cinsiyetçi tavır ve davranışları, kimi zaman da tacizleri açığa çıkaran anlatımlar* okuyacaksınız.

MELEK: GURURUM, ONURUM, KİŞİLİĞİM ZEDELENDİ

Karadeniz Bölgesi’ndeki bir üniversitede akademisyen olan Melek, genç yaşında atandığı sosyoloji bölümünün ilk kadın araştırma görevlisiydi. Erkek meslektaşları tarafından pek ciddiye alınmıyor, “küçük kız” muamelesi görüyordu.

Bölümde yardımcı doçent olarak görev yapan erkek bir akademisyen tarafından bir gün odasına çağrıldı. Melek odaya gittiğinde yardımcı doçent olan meslektaşını kanepede uzanır vaziyette buldu. Rahatsız hissettiği için içeri girmek istemedi. Kapı girişinde bekleyerek dediklerini dinledi. Sonrasında rektörlüğe verdiği şikâyet dilekçesinde, “Bu davranış beni bir kadın olarak oldukça rahatsız etti” diye yazacaktı.

Bu olaydan bir süre sonra aynı meslektaşı tarafından öğrencilerin yaptığı bir etkinlikle ilgili suçlamalara maruz kaldı. Melek, konuyla ilgisi olmadığını söylese de inandıramadı. Yardımcı doçentin bu olaydan sonra tavırları daha da saldırganlaştı.

Bir gün Melek’e, kendi dersinin sınav kâğıtlarını çoğaltmak zorunda olduğunu, bu isteğini yerine getirmezse hakkında idari disiplin soruşturması açtıracağını söyledi. Melek, görev tanımı kapsamında olmadığını ifade etti ve isteneni yapmadı. Bunun üzerine sosyal medyada oldukça rahatsız edici paylaşımlarla karşılaştı: Erkek meslektaşı Melek hakkında diğer çalışma arkadaşlarının yanı sıra öğrencilerinin de göreceği şekilde hakaret dolu ifadelerde bulunmuştu.

SİNİR KRİZİ GEÇİRDİ, ACİLE KALDIRILDI

Melek, rencide olmuştu. Konuyla ilgili olarak üniversite yönetimine şikâyette bulundu ama herhangi bir sonuç alamadı. Yardımcı doçentin saldırıları henüz son bulmamıştı. “Akademik geleceğini bitireceğim, akademik olarak ilerlemeni engelleyeceğim” ifadeleriyle Melek’i tehdit etti. Diğer yandan da sosyal medyadan itibarsızlaştırıcı açıklamalarını sürdürmeye devam etti. Melek, savcılığa giderek tehditten suç duyurusunda bulunmak zorunda kaldı. Çalışma arkadaşlarından, “Kadın haliyle benimle mi uğraşacak” dediğini duyuyordu. Yardımcı doçent olan akademisyenin başka kadınlara da ağır mobbing uyguladığını sonradan öğrendi.

Bölümde yapılan bir toplantıda tansiyon iyice yükselmişti. Gergin bir ortam vardı. Melek yine hakaretlere maruz kalıyordu. Yardımcı doçent tarafından diğer meslektaşlarının önünde hakarete uğramaya başlayınca sinir krizi geçirdi. Acile kaldırılan Melek’e doktorlar dört gün rapor verdi.

Melek, yaşadıklarından dolayı anksiyete bozukluğuyla boğuşuyordu. Psikolojisi bozulduğu için tedavi görüyordu. Bir akşam fakülteden eve geldiğinde ağlama nöbeti geçirdi. Ardından intihar girişiminde bulundu. Arkadaşları bilinci kapalı halde buldukları Melek’i hastaneye yetiştirebilmişlerdi. İki gece yoğun bakımda kaldı. Fakülte sekreteri Melek’e okula döndüğünde, “İntihar meselesi duyulsa ne yapardık” demişti.

Herkes tanık, herkes suskundu.

Melek, rektörlüğe verdiği dilekçede yaşadıklarını üç cümleyle şöyle özetlemişti:

“Bugüne kadar bölümle ilgili görevlendirildiğim hiçbir işi yapmamazlık etmedim. Yaşadığım sistematik baskı ve mobbing nedeniyle şikâyetçiyim. Gururum, onurum ve kişiliğim zedelendi.”

DERYA: İŞ İÇİN ODASINA ÇAĞIRAN DEKAN SORUYOR, ‘EVLİ MİSİN? ÇOK GÜZELSİN!’

İstanbul’da bir vakıf üniversitesinde idari personel olarak çalışan Derya’nın, fakülte dekanı olan erkek profesörle henüz tanışıklığı yoktu. Akademik çevrelerde oldukça tanınan bu profesör, fakültedeki eksikler konusunda Derya’yla görüşmek üzere çalıştığı birime geldi. Ancak o sıra telefonu çalıp da birimden ayrılmak zorunda kalınca Derya’yı odasına çağırdı.

 

Derya odaya girince yarım açık kalan kapıyı kapatmasını istedi. Kapıyı kapattığı sırada profesörün, “Boyun ne kadar uzunmuş senin” dediğini duydu. Derya, ne diyeceğini bilemedi. Çok anlamsız bir yorum olarak düşünse de, “İletişim kurmaya çalışıyor herhalde” diyerek üzerinde durmadı ve “Evet hocam” deyip yerine geçti.

Ardından bir soruyla karşılaştı:

“Evli misin?”

Derya, dekan ile arasında geçen konuşmanın içeriğine şaşırsa da, “Hayır hocam” demek durumunda kaldı. Ancak ikinci bir soru daha geldi:

“Erkek arkadaşın var mı?”

Sohbetin alakasızlığı nedeniyle rahatsız olmuştu ama o an ne yapacağını bilemediği için bu soruya da, “Hayır” yanıtını verdi.

Profesör bu tacizkar sohbeti devam ettirmekte kararlıydı:

“Boyun uzun tabii, bulmak zordur.”

Derya yüzüne zoraki bir gülümse yerleştirdi. Sohbetin gidişatından giderek daha fazla rahatsız oluyordu ve üstelik daha işle ilgili konuşmaya başlayamamışlardı! İşi şakaya vurup konuyu kapatmak istedi:

“Evet hocam, ben de basket maçlarına gidiyorum ama yine de bulamıyorum!”

Sohbet son bulmadı, dekan bey bir espri (!) daha patlattı:

“Boyum müsait ama yaşım müsait değil!”

Derya bu kez sustu. Hiç cevap vermedi. Kalakalmıştı. Nihayet işle ilgili sorunların konuşulması kısmına geçebilmişlerdi.

Dekan, konuşma bittikten sonra Derya’yı kapıya kadar uğurladı. Tokalaşmak için elini uzattıktan sonra iki eliyle Derya’nın ellerini sardı:

“Çok güzelsin!”

Derya, teşekkür etmekten başka bir şey yapamadı. “Niyet mi okuyorum” diye düşünmeye başlamıştı. Olayı, kadın bölüm başkanına anlattı. Aldığı cevap, “Bu niyet okuma falan değil, alenen sözlü taciz” oldu.

 

Derya ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Fakültede çok fazla göz önünde olmamaya, dekanın olduğu ortamlara girmemeye ve severek giydiği elbiseleri, etekleri giymemeye başlamıştı. Ancak sonra, “Ben neden yapıyorum bunları” diye düşündü ve birkaç hafta sonra rutinine geri döndü. Ancak maruz kaldığı tacizden epey etkilenmişti.

Yalnız olmadığını sonradan öğrenecekti. Dekan olan profesörün bir zamanlar asistanlarıyla ilişki yaşadığına, kadın akademisyenlere sözlü tacizde bulunduğuna dair hikâyeler duyar oldu.

Profesör kişi üniversiteden ayrıldıysa da bir süre sonra geri geldi. Derya, onun yerine dekan olan akademisyene bu geri dönüş üzerine başına geleni anlattı. Yeni dekan hiç şaşırmamıştı:

“Flörtöz tavırlarının çok fazla olduğunu ben de duydum. Bir kadın akademisyen de seninle benzer bir şikâyette bulundu.”

Yeni dekan durumu anlıyordu ama mevzu bahis profesör oldukça nüfuzlu olduğu için kimse kendisine karışamıyordu. Derya başlarda yaşadığını fakültede kimseye anlatmayı düşünmemişti ancak sonra fikrini değiştirdi:

“Kafanızdan senaryo kurmaya başlıyorsunuz. ‘Bir daha böyle bir şey olursa şunu demeliyim’ gibi… Şu an bizim fakültede yaklaşık 10 kişi biliyor. Anlatmıyordum aslında ama anlatmam gerektiğini düşündüm ve anlatıyorum artık. Bir şey yapılmasa da insanlar bilmeli.”

* İsimler değiştirilmiştir

Akademide Kadın Olmak – 3: Dekanın beni üniversiteden gönderme gerekçesi… ‘Hafif bir kadın’

Bilinmeyen bir numaradan tacizler başladı. Telefonuna üst üste yüzlerce cevapsız arama geliyordu. O telefonunu kapattığında, ailesi aranıyordu: “Taciz eden kişi okulun gece güvenlik görevlisiydi. Dekanın ‘beslediği’ adamlardan biriydi. Öğrencilerimi ODTÜ’ye götüreceğim bir gece evime hırsız girdi. İç çamaşırlarım dağıtılmış, bilgisayarım çalınmıştı. Birileri tarafından fotoşop yapılan fotoğraflarım öğrencilerime gönderiliyordu. Savcılığa gitmek durumunda kaldım.”

Burcu Karakaş

Öğrencisi tarafından öldürülen Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Ceren Damar’ın anısına…

DUVAR – Türkiye’de, her alanda olduğu gibi, ne akademi ne de akademik çevrelerde kurulan ilişkiler toplumsal cinsiyet kodlarından azade… Özgür ve özerk olması gerekirken sayısız sorunla boğuşan üniversiteler, yeri geldiğinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve cinsiyetçi kavramların yeniden üretildiği yerler olabiliyor. Gazete Duvar’da 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle akademisyen kadınların maruz bırakıldığı cinsiyetçi tavır ve davranışları açığa çıkaran anlatımların sonuncusunda kendi ifadesiyle ‘vebalı’ duruma düşürülen bir kadının yaşadıklarını okuyacaksınız…

MEHTAP: BÖLÜMDE VEBALI DURUMUNA DÜŞÜRÜLDÜM

Mehtap’ın* akademik kariyeri, 2001’de üniversiteye araştırma görevlisi olarak girdiğinde başladı. Şimdi okuyacağınız olaylar, yardımcı doçent olarak çalıştığı İstanbul’daki bir vakıf üniversitesinde gerçekleşti:

Doktorasını bitiren Mehtap, 2010’da bir özel üniversitede çalışmaya başladı. Toplu işten çıkarmaların yaşandığı bir dönemde, aralarında Mehtap’ın da olduğu üç genç kadın akademisyen işe başladıklarından bir sene sonra sözleşmelerinin yenilenmeyeceğini öğrendi. Görevlerine “verimli olmadıkları” gerekçesiyle son verildi. Halbuki çok sıkı çalışan bir ekiplerdi. Fakülte dekanı olan bölüm başkanı da bu karara çok şaşırmıştı. Öyle ki, “Bölüm başkanı ve dekan olarak bana rağmen rektörlük nasıl böyle bir şey yapar” demişti.

Mehtap, rektörlükten randevu almaya çalışsa da başaramadı. Haksızlığa uğradığını düşünüyor ve bu şekilde üniversiteyle ilişiğinin kesilmesini hazmedemiyordu:

“Akademik açıdan muazzam ürettiğimiz bir dönemdi. Hayatta beklemediğim bir karar olduğu için çok şaşırdım.”

Okulun sahibinin her gün öğle yemeğine gitmek için geçtiği bir yol vardı. Mehtap bir gün o yol üzerinde yaklaşık yedi saat kendisiyle konuşmak için bekledi. “Sizinle konuşmam lazım” diyerek önüne atıldı. Nihayet randevu alabildi ve Mehtap okul sahibine meramını anlattı:

“Bölüm başkanım da beni destekliyor, rektörlük ne bilip de beni işten çıkarıyor? Çok çalışkan bir insanım.”

‘SİZİN HAFİF BİR KADIN OLDUĞUNUZU SÖYLÜYOR’

Üniversite sahibi durumu araştırıp kendisine geri döneceğini söyledi. Mehtap ertesi gün odasına gittiğinde kulaklarına inanamadı:

“Senin atılmanı dekanın istemiş.”

Mehtap, “Bir yanlışınız olmasın” dedikten ve yanlış anlaşılma olmadığını anladıktan sonra gerekçesini sordu:

“Sizin ‘hafif bir kadın’ olduğunuzu söylüyor.”

Mehtap’ın kan beynine sıçradı.

“Sizin ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu? İzmirli bir kadınım. Kolejde okudum ve üzerimde kısa kollu bluz var. Bundan mı bahsediyorsunuz?”

Üniversite sahibi, kendisinin sadece durumu ilettiğini, böyle bir şey elbette düşünmediğini belirttikten sonra Mehtap’a işine geri dönmesini, rektörlükle bizzat görüşeceğini söyledi.

Böylece Mehtap ve işinden edilen bir diğer arkadaşı fakülteye geri döndü. Mehtap bölüme döndüğünde dekan olan bölüm başkanı profesörle karşılaştı:

“O kadar sevindim ki! Gel sana sarılayım! Hak yerini buldu.”

Mehtap ne yapağını, nasıl bir tavır takınacağını bilememişti. Beraber çalışmaya başladılar ama bu konuyla ilgili herhangi bir yüzleşme yaşanmadı.

‘ÖĞRENCİSİYLE İLİŞKİ YAŞAMIŞ, OKULUN ADI DUYULMASIN EMEKLİ OL DEMİŞLER’

Söz konusu profesörle aynı devlet üniversitesinden geliyorlardı. Okuldaki hocalarıyla bu olay sonrasında konuştuğunda Mehtap bilmediği birçok şey öğrendi. Kıbrıs’ta bir üniversitede ders veren profesör kadın öğrencisiyle ilişki yaşamış, öğrencisiyle beraber bulunduğu bir otel odasında kalp krizi geçirdiğinde üniversite yönetimi, “Derhal emekli ol, okulun adı böyle bir şeyle duyulmasın” deyince ayrılmıştı.

Bu durumdan Mehtap’ın haberi yoktu. Mehtap hocası hakkında, “Yaşlı, babacan biri” diye düşünüyordu. Daha da fazlasını öğrendikçe, “Ben neyin içine düşmüşüm” diye düşünür oldu. Diğer hocalarının daha önceden hiçbir şey anlatmamasına da şaşırmıştı. “Heyecanını kırmak istemedik” demişlerdi: “Bugün benim bir öğrencim böyle birinin yanına başlasa ben söylerim.”

Mehtap bölüme tekrar döndüğünde yedi ders vermeye başladı. İş yükü ağırlaşmıştı. Bölüm başkanının hakkında olumsuz konuştuğunu duyuyordu. Bir çeşit karalama kampanyası başlatmıştı: “Yavaş yavaş yalnızlaştığımı fark ettim. Beraber işe döndüğümüz kadın arkadaşım yanımdaydı hep ama bölümde vebalı durumuna düşürüldüm. Yemekhanede yanımızdan insanlar kalkardı, bizimle görünmek istemez olmuşlardı çünkü söz konusu kişi hem dekan hem de bölüm başkanıydı.”

Mehtap çalışmaya devam ettiği günlerde halen dekan olan bölüm başkanının fakültede usülsüzlükler yaptığına şahit oldu. Gördükleri karşısında sessiz kalamadı, belgelerle rektörlüğe gitti ama hiçbir işlem yapılmadı. Bu durum üzerine Yükseköğretim Kurumu’na (YÖK) gitmeye karar verdi:

“YÖK’e gitmek benim için sonun başlangıcı oldu. Üniversite usülsüzlükleri örtbas etti ve hakkında soruşturma başlatılan ben oldum! ‘Derse girmedim’ diye soruşturma açılıyor mesela ama aslında girmişim. Ona cevap yazarken bir başka soruşturma başlatılıyordu.”

‘BİLİNMEYEN NUMARADAN TACİZ BAŞLADI, EVİME HIRSIZ GİRDİ’

Soruşturmalar devam ederken yeni bir sıkıntıyla karşı karşıya kaldı. Bilinmeyen bir numaradan tacizler başladı. Telefonuna üst üste yüzlerce cevapsız arama geliyordu. O telefonunu kapattığında, ailesi aranıyordu:

“Taciz eden kişi okulun gece güvenlik görevlisiydi. Dekanın ‘beslediği’ adamlardan biriydi. Öğrencilerimi ODTÜ’ye götüreceğim bir gece evime hırsız girdi. İç çamaşırlarım dağıtılmış, bilgisayarım çalınmıştı. Birileri tarafından fotoşop yapılan fotoğraflarım öğrencilerime gönderiliyordu. Savcılığa gitmek durumunda kaldım.”

Mehtap, okulda sözlü tacizlere de başlayan adamın işten atılmasını istedi ama üniversite yönetimi bu isteğini yerine getirmedi. Savcılığa gittiğinde her şeyi anlattı. Soruşturma başlatıldı ancak dekanla hiçbir bağ kurulmadı. Tacizcinin çaptırıldığı ceza para cezasına dönüştürüldü. Konu böylece kapandı.

Orada teknik olarak kapanan konu Mehtap ve bölümde yan yana durduğu kadın arkadaşında psikolojik anlamda ciddi yaralar açmıştı. Bir senenin sonunda fakülteden yeniden gönderildiler. Mehtap yaşadıkları sonrasında Türkiye’yi, kadın arkadaşı ise İstanbul’u terk etmek zorunda kaldı. Güvenliklerinden endişe eder hale gelmişlerdi.

Dekanı ifşa etmeyi düşündüler ama akademik hayatlarının başında oldukları için o zaman göze alamadılar. Bu olaylar sonrasında dekan ve fakültede yanında çalıştığı beş kişi üniversiteden atıldı:

“Ancak bu adam akademide varlığına halen devam ediyor. Önce Anadolu’da özel bir üniversiteye dekan oldu. Sonra ise İstanbul’da bir vakıf üniversitesine bölüm başkanı…”

* İsim değiştirilmiştir.

Akademide Kadın Olmak – 4: ‘Kadın olarak yeriniz burası değil’ artık açıkça söyleniyor

Prof. Dr. Fatmagül Berktay “Akademide Kadın Olmak” yazı dizisinin son konuğu. Berktay’a göre akademi içerisinde ‘kadınların çalışmasını olumsuzlayan ifadeleri oldukça tehlikeli’

Burcu Karakaş

Öğrencisi tarafından öldürülen Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Ceren Damar’ın anısına…

Türkiye’de kadın çalışmaları denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olan Prof. Dr. Fatmagül Berktay, “Akademide Kadın Olmak” yazı dizisinin son bölümüne konuk oldu. İstanbul Üniversitesi (İÜ) Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yıllarca öğretim üyeliği yapan, aynı zamanda İÜ Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nde başkanlık görevi yürüten Prof. Berktay, kadınların çalışmasını olumsuzlayan ifadeleri oldukça tehlikeli bulduğunu söylüyor.

Akademiye girdiğiniz yıllardan başlayacak olursak, “cinsiyetçilik” kavramının bile kullanılmadığı bir döneme işaret ettiğimizi söyleyebiliriz. Bir kadın olarak adım attığınız akademide o zaman nasıl bir tabloyla karşılaşmıştınız?

Bir kere hakikaten “zamanın ruhu” denilen bir şey var. Üniversiteyi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudum, 1970’li yıllar… Dünya kadar insan hakları teorisiyle ilgili ders aldım ama bir kere bile aklıma “İnsanın cinsiyeti nedir” diye sormak gelmedi. Hiçbir hocamız da zaten böyle bir konuyu gündeme getirmedi. Ancak ve ancak aradan 10 yıl geçtikten sonra feminist teoriyle ve hayatta da bir sürü hayal kırıklıklarıyla karşılaştıktan sonra eşitlik ve özgürlükten bahseden çevrelerin o kadar da eşitlikçi olmadıklarını gördüm. Ancak o zaman, “Kadın insan mıdır” sorusunu sordum. Kadının insan olmadığını, insan soyutlamasının arkasında orta sınıftan beyaz bir erkeğin olduğunu süreç içinde öğrendim. O zaman genel bir insan kavramı vardı ve bu kavramın üzerine gidilmiyordu. Ayrıca Türkiye gelenekçi bir toplum, “yaşlı erkek hoca” ayrıcalığı var. Bu ayrıcalıklar da üzerine gidilen bir şey değildi. Böyle bir bilinç olmayınca insan birtakım şeyleri sorgulamıyor.

“Yaşlı erkek hoca” ayrıcalığını biraz açar mısınız?

Türkiye’de akademisyenler arasında usta-çırak ilişkisi vardı. Örneğin, felsefe bölümünde anlatılan bir şeydi: Hoca öğle yemeğine çıkmazsa asistanlar da çıkmaz. Bunu kimse, “Niye ki, ama ben acıktım” diye sorgulamaz! Bunlar sorgulanan şeyler değildi. Statü sahibi, daha yaşlı bir erkekle evlenmek ya da ilişkiye girmek normal sayılan şeyler. Neye takılıp takılmadığımız içinde bulunduğumuz zaman ve onun bilinciyle ilgili bir şey. Bu noktada 80’lerden itibaren yayılan feminist bilinç tayin edici bir rol oynadı. O zaman bile “Kadın-erkek yoktur, insan vardır” söylemiyle karşılaştık. İkincil bir varlık olduğunuzu kabul etmek istemiyorsunuz. Kadınlar için de zor oluyor bu. Birtakım şeyleri halının altına süpürmek daha kolay gelebiliyor. Kadınlar genelde başlarına gelen şeyleri sadece kendilerine oluyormuş gibi yaşarlar. Taciz, tecavüz olayları tarih boyunca hep var ama kadınlar çocukluktan itibaren bundan korunmak için stratejiler geliştiriyorlar. Anneler de kızlarına bunu anlatıyor. “Bağır, herkes duysun” değil, “Aman kendini koru” gibi… 80’lerden itibaren feminist bilinç, “Bağır, herkes duysun”u getirince olay değişmeye başladı. İlk defa konuşulan konulardı. Kadınların “kabahatleri” ya da “uyanık olmamamaları” yüzünden değil, sisteme ilişkin bir şey olduğu bilinci yayıldı.

Sizin de feminist bilinç edinmenizle akademide karşılaştığınız olaylara ilişkin ayırdına vardığınız meseleler oldu mu?

Bilgi üretimi benim için çok önemliydi, bilgi sever olduğumu düşünüyorum. Bilgi peşinde koşmak, evet, ama bir yandan da o bilginin aslında erkeklere ait bir alan olduğunu hep hissediyorsun. Sana onu hep hissettirirler. Bu kelimelerle denmese bile, “Akıllısın hoşsun ama teoriyle uğraşma”, “Daha kadınlara uygun şeyler yap”, “Buradasın ama senin yerin aslında burası değil” duygusunu hissettirirler. Kadının bedenle özdeşleştirilmesi meselesiyle ilgili olduğunu sonradan kavradım ben. Kadın olarak hep daha çok çalışmak zorunda kalırsın bu yüzden.

‘AMA FATMANUR HOCAM O SİZİN HOBİNİZ!’

Siz de hep daha çok çalışmak zorunda kaldınız mı?

Hep daha çok çalışmak ve hep daha çok şey bildiğimi ispat etmek zorunda kaldım. Öyle olduğunu düşünüyorum. Neden bu kadar çok çalıştım! (gülüyor) Üstelik bir yandan da feminist teoriyle uğraştığım için onu da meşrulaştırmak gerekti bir anlamda… “Ben kendi alanımda sizin bildiğiniz her şeyi biliyorum, üstüne bir de bunu biliyorum”. Bunu bir şekilde yerleştirmeye çalıştım çünkü gettolaştırma eğilimi vardı. “Sen kadın meselesini biliyorsun sadece” demek vardı. İlk başlarda bölüm kurulunda kimin hangi dersi vereceğinin tartışıldığı bir zaman, bölümde üç ders ve kadın çalışmalarında bir ders verdiğimi söylediğimde, “Ama Fatmanur hocam, o sizin hobiniz” gibi şeyler duydum. Öyle bakılıyordu. Giderek değişti tabii bu. Aklı ve vicdanı olan erkek hocalarımız da epey şey öğrendiler, açıkça da söylüyorlar ve ben de bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Birtakım şeylerin kamusallaşması mücadele meselesi oldu. Feminist kadın hocaların olması, öğrencilerin açılmasını getirdi. Bu da çok önemli.

İstanbul Üniversitesi’nde uzun yıllar Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin başkanlığını yürüttünüz. Türkiye’de üniversite bünyesinde bir kadın merkezinin başkanlığını yapmak nasıldı? Bu merkezin üniversite atmosferini etkilediğini gözlemlediniz mi?

Sosyal bilimlerde çok önemli bir değişiklik yaptı. Kadın çalışmaları tamamen sorgulayıcı ve dönüştürücü alanlardı. Bu sonuçta davranışa da yansıyor. Nitekim öğrencilerimiz birçok ağlar kurdu, bunların gökten düşmediğini düşünüyorum. Hepsi bir bütün: Toplumsal hareketle teorik gelişme birbirini tamamlayan şeyler. Akademik feminizm dediğimiz şey bence esas olarak toplumsal hareketten kaynaklandı, karşılığında toplumsal hareketi de besledi. Tam da bu nedenle bu alanın ve kurumların evcilleştirilmesi çabasını görüyorum. “Sizin yeriniz burası değil”i bize hep hissettirirlerdi ama bu açıkça söylenmezdi. Kadın akademisyenlerin oranı hiç düşük değildi. Şimdi en korkutucu olan açıkça dekanlar, bölüm başkanlarının “Kadınların dışarıda çalışmasını doğru bulmuyorum” gibi ifadelerinin olması. Eskiden bunu duymazdınız, çeşitli biçimlerde hissettirilirdi. Bunun söylenebildiği bir iklim var, bu çok tehlikeli. Giderek kadınların akademiye girmesini bilinçli olarak engelleyebilecek bir şey bu.

‘KADININ AKADEMİDEN DIŞLANMA SÜRECİ BAŞLADI, DİKKATLİ OLUNMALI’

Son olarak karşılaştığımız, “Yükseköğretim Kurumları Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi”nin revize edileceğine kadar giden haberlerden tutun da, genel olarak “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramından rahatsızlık duyulduğunu görüyoruz. Bu tartışmaları nasıl okuyorsunuz?

Doğuştan gelen verili kimliklerin değişmez olduğunu, “Kadın anneliğe yatkındır, ev içinde oturması gerekir” ve “Erkek kamusal alana aittir, aklı temsil eder” ayrımının yeniden dini bir kisve altında piyasaya sürülmesi. Bu yeni bir şey değil, bütün Batı felsefesi buna dayanıyor. İstanbul Üniversitesi’nde felsefe bölümünde asistanlığa başladığımda aynı zamanda kadın çalışmalarında ders veriyordum. “Siz akıllı bir insansınız, yazık oluyor size. Niye bu konularla uğraşıyorsunuz?” cümlelerini duyduğumu hatırlıyorum. Bilmiyorlardı, cahillikle de ilgili bir şey. Bu algı giderek değişmeye başlamıştı ki şimdi yeniden itibarsızlaştırılması söz konusu. Toplumsal cinsiyet eşitliği aynılık talebi değildir. Kim ister erkeğe benzemek! (gülüyor) Tam tersine, çağdaş feminizm farklılığın tanınmasını yerleştirmek istedi. Farklılığın yasalarda da dikkate alınmasını istedi. Eşitlik savunusu yapmak lazım ama eşitliğin aynılık olmadığının da altını çizmek lazım.

Hem akademiye hem de kadın çalışmalarına emek veren biri olarak, akademide cinsiyetçilikle mücadele konusunda neler yapılabileceğini düşünüyorsunuz?

Genel olarak bilginin itibarsızlaştırılması, üniversitenin itibarsızlaştırılması söz konusu. Buna karşı mücadele etmek çok önem kazanıyor bir kere. Toplumsal cinsiyet eşitliği derslerinin birinci sınıfta zorunlu olarak herkese okutulması gerekiyor ama biz bunları savunurken tam tersi oldu. İsmin bile ortadan kalkması isteniyor. Kadınları kategorik olarak dışlama çabası, kadın asistan alınmaması, var olan kadın akademisyenlerin atılmaya çalışılması, bilginin itibarsızlaştırılması, cahilliğin övülmesi… Bunlar hep birbirini tamamlıyor. “Pembe otobüs olsun” gibi, “Pembe üniversite olsun”a da gidilebilir. Başka toplumsal çerçevelerde sadece kadınların olduğu yerler güçlendiren yerlerdir ama bizde tecrite götürebilir. “Kadınları almak istemiyoruz” lafı bu kadar net söyleniyorsa, bu çok büyük bir sorun. Nitelikli iş gücünden hemen her yerde kadınlar çıkarılıyor. Kadınların nitelikli işlerde çalışmasını erkekler istemiyor. İktidar da istemiyor. Üniversite eski itibarını yitirse de bilgi üretilen bir yer. Buralardan kadınların dışlanma sürecinin başladığını düşünüyorum. Buna karşı dikkatli olmak gerekiyor diye düşünüyorum.

https://www.gazeteduvar.com.tr/kadin/2019/04/09/akademide-kadin-olmak-4-kadin-olarak-yeriniz-burasi-degil-artik-acikca-soyleniyor/

‘Tacize uğramamak için okula gelmeyen öğrenciler var’

Dokuz Eylül Üniversitesi’nde taciz iddialarıyla ilgili konuşan bir akademisyen, bazı öğrencilerin tacize uğramamak için okula gelmeyip eğitimlerini uzattıklarını anlattı.

Nuray Pehlivan  npehlivan@gazeteduvar.com.tr

İZMİR – İzmir’de geçen günlerde Dokuz Eylül Üniversitesi’nde görevli bir öğretim görevlisinin bazı kadın öğrencilere tacizde bulunduğu iddia edilmişti. Öğrenciler sosyal medya üzerinden bir açıklama yayınlayarak söz konusu öğretim görevlisinin tacizine uğradıklarını duyurmuşlar ve cinsel tacizine maruz kaldıklarını söyledikleri öğretim görevlisinin ismini okuldaki tuvaletlere yazmışlardı.

İzmir Barosu Kadın Hakları Merkezi’ne başvuran öğrencilerin dava açmaya hazırlandığı bu süreçte çok sayıda sivil toplum örgütü de yaptıkları açıklamalarla tepkilerini dile getirdi.

Taciz ile suçlanan öğretim üyesi iddiaları komplo olarak değerlendirirken, DEÜ’ deki görevinden uzaklaştırılan bir barış akademisyeni Gazete Duvar’a tanık olduğu olayları anlattı.

BELKİ DE ARTIK BARDAK TAŞTI

Fakültede yaşanan olayların farklı boyutlarına tanıklık etmiş barış akademisyeni, konuya ilişkin şunları anlatıyor:

Bu yaşananlar fakültede ilk değil. Bu, gün yüzüne çıkan üçüncü taciz vakası. İlk 2 vakadan ilki basına da yansıdı fakat bugünkü kadar karşılık bulmadı. İkinci vakada ise taciz olayına adı karışan akademisyen sendikadan ihraç edildi. İftira olduğuna dair davalar açtı, kaybetti. O zamanki rektörlük yönetimi profesörlüğüne zeval gelmesin diye aldığı cezanın uygulanmasını aylarca bekletti. Ne zaman ki profesör oldu, o zaman uygulandı ceza. Bütün bu süreçlerde fakültenin hiçbir zaman meseleyi çözmek üzerine bir yaklaşımı olmadı. Bir nevi üstünü örttüler. Çünkü bana göre meseleyi çözmeye yanaşmamak, olmamış gibi davranmak üstünü örtmek anlamına gelir. Mesela şimdi istifa eden dekanın, dekan yardımcılığı yaptığı zamanlarda yürütülen taciz soruşturmasında sunduğu çözüm önerisi ‘Sizin bölümde bu herife höt diyecek bir tane adam yok mu?’ olmuştu. Yönetimin çözüm odaklı bir yaklaşımı hiçbir zaman olmadı. Taciz okulda herkesin bildiği ama hiç kimsenin hiçbir şey yapmak istemediği bir konu. Dolayısıyla önceki iki vakada kimsenin başına bir şey gelmediği için, bugün diğerleri bunları yapmaya cesaret edebiliyor. Öğrenciler daha önceden de ifşa sürecine girdiler ama yönetimden herhangi bir karşılık bulamadılar. Öğrencilerin sorunlarına dair bir şey ile karşılaşıldığında yalnız bırakılıyor, çözüme yönelik herhangi bir adım atılmıyordu. Ama öğrenciler kendi aralarında asla yalnız değil, her şeyi konuşuyorlar. Bu durum tacizde biraz daha zor olsa da eninde sonunda kendi aralarında konuşuyorlar. Bugün de idarenin yaptığı bir şey yok. Öğrenciler kendi inisiyatifleri ile bir sürece girdiler. Belki de artık bardak taştı!

BİRİSİNDEKİ TACİZ BİR BAŞKASINDA AĞIR MOBBİNG OLUYOR

Fakültede yaşananların sadece tacizden ibaret olmadığını söyleyen barış akademisyeni, “Edebiyat Fakültesi bataklık gibi bir yer” diyor ve ekliyor:

Öğrencilere hakaret edilir, mobbing uygulanır; öğrenciler tehdit edilir, taciz edilir. Bunu sadece öğrencilere değil araştırma görevlilerine de yapıyorlar. Mesela o zamanlar Sosyoloji Bölümü Bölüm Başkanı olan akademisyen uzun bir süre öğrencilerin rızası olmadan ya pozisyonunu kullanarak ya da not tehdidi ile öğrencileri piyasadan aldığı işlerde çalıştırdı. Emeklerini sömürdü. Bu akademisyene piyasa işlerini yapmayacağımızı söylediğimiz için araştırma görevlisi bir arkadaşımla benim her hareketimizde savunma isteyip cezalar veriyordu bize. Düşünün, öğle yemeğine gittiğim için savunma istendi benden! Kısacası, fakültedeki birkaç hoca hariç hemen hemen hepsi bu düstura, bu zihniyete sahip. Yani birisindeki taciz, bir başkasında ağır mobbing oluyor. Bunları birbirinden çok bağımsız olmadığını düşündüğüm için anlatıyorum.

ELİYLE SAÇLARINI, YANAĞINI OKŞADIĞINI SÖYLEDİ

Bugün okuduklarına hiç şaşırmadığını söyleyen barış akademisyeni, aynı olayın benzerini geçmişte bir öğrencisinin kendisine anlattığını söylüyor:

Bugün ifşa edilen akademisyenin tacizi bilinen bir şeydi, kimse bugün öğrenmedi, 4 yıldır biliniyor. Herkesin her şeyi bildiği bir yer orası.

Bir gün taciz iddialarında ismi geçen akademisyen ile ilgili konuşmak isteyen bir öğrenci geldi odama. Zaman içinde başka öğrencilerin daha olduğu konuşuldu ama bana sadece bir öğrenci geldi. Akademisyenin kendisini bir şeyler içmeye dışarıya davet ettiğini, gece yarısı mesajlar attığını, odasına çağırdığını, fiziksel ve sözlü tacizde bulunduğunu anlattı. Saçların ne kadar güzel diyerek eliyle saçlarını, yanağını okşadığını söyledi. Yani bugün haberlerde çıkan her şeyin o zaman da başka bir öğrenciye yapıldığını öğrenmiştim. Bu öğrencinin yakın arkadaşları, arkadaşlarının yaşadıklarına karşı bir şeyler yapmak istediler. Ancak, bu duruma kendileri maruz kalmadıkları için maruz olan kadını harekete geçirmeye çalışmak dışında yapabilecekleri bir şey yoktu. O zaman, yanında olduğumuzu hissettirmek ve gerekli yönlendirmeleri yapmak dışında benim de yapabileceğim bir şey yoktu. Arkadaşları çok öfke doluydu ve o zaman da tacize uğrayan arkadaşlarının ismini vermeden yönetime bildirdiler. Ben de yönetim ile konuşarak bunları dile getirdim. “Bize bir dilekçe gelsin bakalım, o zaman bakarız.” denildi. Bürokratik bir soğuklukla baktılar olaya. Hep bir dilekçe gelsin istediler. Ne yazık ki o zamanki öğrenciler bugünkü cesareti bulamadı. Bana düşmez bunu anlamlandırmak ama öğrenciler bir an önce mezun olayım derdindeydi. Başım belaya girmesin, ailemle sorun yaşamayayım, bir an önce kurtulayım derdindeydi.

Öte yandan, cinsel tacize maruz kalan öğrencinin arkadaşları Sosyoloji Topluluğu bünyesinde cinsel tacizle ilgili bir dizi etkinlik düzenlemeye çalıştı. Fakat bugünkü taciz olayında adı geçen akademisyen o zaman bölüm başkanıydı ve bu etkinliklere engel oldu. Çünkü biliyordu ona karşı yaptıklarını. Öğrenciler ona ‘ne yaptığını biliyoruz, biz senin yaptıklarının farkındayız’ mesajını vermeye çalıştılar. Ama sürekli bir zorlukla karşılaştıkları için çok zor şartlarda ancak bir bilgilendirme toplantısı gerçekleştirebildiler. Devamında bu öğrencilerin eğitimleri uzadı. Derslere gitmek istemediler ya da gittiklerinde çok düşük notlar aldılar, psikolojileri bozuldu. Sonra bir şekilde sular durulunca mezun edildiler. Yani 4 yıl önce öğrenciler nasıl güvensiz hissediyorsa, düne kadar da öyle hissediyorlardı. Kimsenin başına bir şey gelmediği için… Benim başıma bir şey gelmez özgüveniyle karşılaşıyorlardı. Ne bölümde, ne fakültede ne de herhangi bir idari pozisyonda güvenebilecekleri bir kişi ya da grup görmedikleri için harekete geçme konusunda haklı olarak vazgeçmiş bir pozisyondaydılar. Çünkü bir yandan, doğrudan olmasa da dolaylı yoldan uğraşan arkadaşlarının da bir şekilde not tehdidi vesaire gibi çeşitli zorluklarla karşılaştığını görmek elbette ki onları da demoralize etti.

BİR ÖĞRENCİ TACİZE UĞRAYAN ÖĞRENCİLERİN İSİMLERİNİ VERİYOR

Bu olayların yaşandığı zamanlarda bir gün 8-10 öğrenciyi, taciz iddialarında adı geçen akademisyenin odasında alıkoydular. Bölümden 3 akademisyen kapı kapalı halde öğrencileri saatlerce sorguya çekti. Öğrenciler kendilerini son derece çaresiz hissettiler. Bu baskı altında bazı öğrenciler artık dayanamayıp tacizi, ses kayıtlarını, her şeyi söylemeye başlıyor. Bir öğrenci dayanamayıp tacize uğrayan öğrencilerin isimlerini veriyor. Akademisyenlerden biri daha önce benimle konuşan öğrenciyi arayıp telefonun hoparlörünü açarak hocan seni taciz etti mi diye soruyor. Öğrenci, doğal olarak, bu şekilde bir soruya karşı ve hala öğrenciyken inkar ediyor. Aslında bu yöntemle onun inkar etmesi sağlanıyor. Onun dışında, alıkoyulan öğrencilerden birisi beni aradı ben ne yapacağım diye. Hemen avukatlarla konuştuk. O süreçte öğrencilerin hepsi yaşadıkları bu durumdan çok etkilendi. Dava açacaklardı ancak vazgeçtiler. Çünkü yine uğraşmak istemediler, çok korkmuşlardı, son sınıftaydılar, bitirip kurtulmak istediler. Daha sonra, bölümdeki akademisyenler birbirlerine girdiler. Aslında girmeleri de normal. Kendilerine yakın birer ikişer öğrenciye muhbirlik yaptırmışlar, ses kayıtları alınmış vesaire; bunu asıl, telefonu hoparlöre alan akademisyen yapıyor. O gün o odada alıkonulan öğrenciler ses kayıtlarını alan, muhbirlik yapan öğrenciler değil. Aksine, olup bitenden rahatsız olan ve bu rahatsızlığını bir şekilde dile getiren öğrenciler alıkonuluyor. Maksat da zaten yıldırmak ve korkutmak. Takip eden süreçte, akademisyenler hem kendi muhbir öğrencileri üzerinden hem de kişisel olarak birbirlerine soruşturma açtırdılar. Sonuçlarını bilmiyorum, merak da etmiyorum. Tabi burada bahsettiğim öğrenciler artık mezun oldular, yani bugünkü 8 kişiden farklı kişiler.

‘HOCANIZI MUTLU EDİN, ONU MEMNUN EDİN’

Fakültede taciz dışında da pek çok sorun yaşandığını dile getiren barış akademisyeni bunların nasıl olağanlaştığını şöyle dile getiriyor:

Öğrencilere bir eşya ya da bir köle gibi davranılıyor. Fakültenin karakteri bu. Tacize uğrayan öğrenci de bu yüzden sesini çıkaramıyor. Sistematik diyebileceğimiz bir şekilde değersizleştirme, hakaret, tehdit… Bunlar son derece olağan kabul ediliyor. Öğrenciler ve çoğu kez araştırma görevlileri kesinlikle bir insan ya da bir birey olarak kabul edilmiyor orada. Onların hiçbir konuda bir şey yapamayacağı düşünülüyor. Bir arkadaşımla mobbingden dava açma aşamasına geldik. O zaman bir silsileyi tamamlayalım diye dekana gittik. Bize edilen küfürleri, hakaretleri ve ceza maksatlı verilen işleri anlattık. Karşılığında bize “Hocanızı mutlu edin, onu memnun edin.” dedi. Çok amiyane bir tabir olacak ama geyşa muamelesi görüyorsunuz. Bir sorunumuz vardı ve aldığımız reaksiyon buydu. Dolayısıyla, buraya taciz için gittiğinizde de aynı şekilde hocanı memnun et diyebilirler ve ben şu an şaşırmam buna. Böyle bir yer orası. Çünkü o profesör, ya da doçent…

SOSYOLOJİ BÖLÜMÜNDE YAŞANANLAR BİR KANSER GİBİ BÜYÜDÜ

Öte yandan nasıl bu kadar taciz oluyor sorusunun yanıtı açık: Ne sorumluluk var ne de korku. İki vaka oldu, ikisinde de bir şey olmadı; hatta neredeyse ödüllendirildiler! Bunu gören bir diğer tacizci elbette gayet rahat devam ediyor yaptığına. Şüphesiz, bugün olanlar biraz sarstı bu durumu. Çünkü kamuoyunda bir yankı buldu. Tabii aylar sonra her şey yine eskisi gibi olmazsa… Sadece cinsel taciz değil emek sömürüsüyle, mobbingle, tehditle ve kişilik haklarının gasp edilmesiyle karşı karşıyasınız. 4 yıldan beri herkesin gözü önünde, sosyoloji bölümünde yaşananlar bir kanser gibi büyüdü ve bugün bu noktaya gelindi. Halbuki 4 yıldır buna bir şekilde müdahale edilebilmiş olsaydı bunlar yaşanmayabilirdi. Doğru müdahaleler, doğru düzenlemeler yapılmış olsaydı; en basitinden, tacizi önlemek açısından, fakültede bir taciz komisyonu kurulsaydı bu kadar cesaret bulamazlardı diye düşünüyorum.

Eş değer görmek istemiyorum ama taciz edenin o öğrenciyi algılama biçimiyle, herhangi bir öğrenciye hakaret eden ya da onu bir şekilde tehdit eden, her türlü işini yaptıran akademisyenin perspektifinin pek farklı olduğunu düşünmüyorum. O yüzden, herhangi bir soruşturmada idarenin karşısına gelen kişi aslında bir aynaya bakıyor. İdare de aynaya bakıp kendisini görüyor. Bu zihniyetle karşısındakini cezalandıramaz; çünkü kendisini de cezalandırması gerekir. Umarım şu anki kargaşa bundan sonraki öğrenciler açısından bir şeyleri düzeltmeye yarar!

https://www.gazeteduvar.com.tr/kadin/2019/04/08/tacize-ugramamak-icin-okula-gelmeyen-ogrenciler-var/

A.Ü.’deki cinsel saldırı iddiası: Öğrenciler başıma iş gelir diye korkuyor

Ankara Üniversitesi’ndeki cinsel saldırı iddiasını değerlendiren üniversitenin Cinsel Tacize ve Şiddete Karşı Destek Birimi Koordinatörü Prof. Dr. Gülriz Uygur, “Olay akademisyenden öğrencisine cinsel saldırı gelmesinin en bariz örneği. Öğrenciler sınıfta kalırım, bana takar, başıma iş gelir diye korkuyor, şikayet edemiyor” dedi

 

ANKARA – Ankara Üniversitesi (A.Ü.) Veteriner Fakültesi öğretim üyesi H.B.’nin öğrencisine cinsel şiddete bulunduğu iddiasını değerlendiren A.Ü. Cinsel Tacize ve Şiddete Karşı Destek Birimi Koordinatörü Prof. Dr. Gülriz Uygur, “Olay akademisyenden öğrencisine cinsel saldırı gelmesinin en bariz örneği. Öğrenciler bu tür olaylar yaşadıklarında ‘sınıfta kalırım, bana takar, başıma iş gelir’ diye korkuyor ve şikayet edemiyor. Bu adamın muhtemelen bir geçmişi vardır ve öğrenciler bize şikayet edememiştir” dedi.

‘ÖĞRENCİLERİ CESARETLENDİRMEYE ÇALIŞIYORUZ’

Birimleri kurulduktan sonra birçok cinsel taciz ve şiddeti önlediklerini söyleyen Uygur, “Cinsel taciz ve saldırıya karşı akademik kültürü değiştirmeye ve öğrenciyi cesaretlendirmeye çalışıyoruz. Bu tür olaylara karşı öğrenciler kendilerini yalnız hissetmesinler, üniversitemiz ve başka üniversite öğrencilerinin yanındayız. Bu olayda da şiddete uğrayan öğrencimizin yanında olacağız. Hem adli hem de idari soruşturmayı takip edeceğiz” diye konuştu.

DAHA ÖNCEKİ İDDİALARI REKTÖRLÜĞE SORDULAR

2011 yılında birimlerinin kurulduğunu hatırlatan Uygur, H.B.’nin daha önce de başka öğrencilere cinsel saldırıda bulunduğuna ilişkin iddiaları “Bize şikayette gelmedi ancak daha önce yaşanmış olay var mı diye rektörlüğe yazı yazdık. Öncesinden açılmış soruşturma var mı diye öğrenmeye çalışıyoruz” diye değerlendirdi.

Akademinin ahlak sorunu

Akademideki ahlaki çöküşü daha iyi kavrayabilmek için bu durumun sistemik ve çok katmanlı olduğunu görmek gerekir. Taciz, tecavüz ve cinayet gibi kişinin rızasını hiçe sayan ve varlığını tehdit eden, hatta ortadan kaldıran uç örnekler önce medyanın sonra da toplumun dikkatini çekiyor. Oysa bunların dışında daha dolaylı hak ihlalleri yaygın bozulmanın başka boyutunu ortaya koyuyor.

Aslıhan Aykaç Yanardağ*

Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. H.B. kendisine ait klinikte çalıştırdığı 23 yaşındaki veteriner hekime cinsel saldırıda bulunduğu gerekçesiyle tutuklandı. Bu olaydan çok kısa bir süre önce Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. İ.K. hakkındaki taciz iddiaları medyaya yansıdı, Nuray Pehlivan’ın haberine göre gelinen son nokta üniversitede kişisel hak ihlallerinin birikiminin bir sonucu. Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Ceren Damar cinayetinin üzerinden birkaç ay geçmişken üniversitelerde saldırılara, hak ihlallerine ve hukuksuzluğa yeni örneklerin eklenmesi sistemdeki yapısal bozukluklara işaret ediyor.

Akademideki ahlaki çöküşü daha iyi bir biçimde kavrayabilmek için bu durumun sistemik ve çok katmanlı bir bozulma olduğunu görmek gerekir. Taciz, tecavüz ve cinayet gibi kişinin rızasını hiçe sayan ve varlığını tehdit eden, hatta ortadan kaldıran uç örnekler önce medyanın sonra da toplumun genelinin dikkatini çekiyor. Oysa bunların dışında daha dolaylı hak ihlalleri, yasa dışı çıkar ilişkileri, kaynakların ve özellikle kadroların dağıtımında ortaya çıkan usulsüzlükler de yaygın bozulmanın başka boyutunu ortaya koyuyor. Bunun üstüne akademik üretim sürecindeki ahlaki çöküşü de eklemek gerekir. Bütün bunlar kişisel ya da kişilere özgü sorunlar değil, hukuksuzluktan, yaptırımın olmamasından ve akademideki önceliklerimizin yanlışlığından kaynaklanan yapısal sorunlardır. Hukuki bir çerçeve içinde işlemesi gereken profesyonel ilişkiler yerini kişisel ilişkilere, ahbap-çavuş mekanizmasına bıraktığında ve siyasetin patronaj ilişkileri üniversitelerde de kendini göstermeye başladığında sistemin içeriden çürümesi ve ahlaki çöküntü kaçınılmazdır.

AKADEMİK GELENEK OLARAK MUHBİRLİK, İFTİRA VE FİŞLEME

Özellikle otoriter rejimlerde ya da demokratik hakların kısıtlandığı dönemlerde akademik çevrelerde sıkça rastlanan bir durum kişilerin bir birilerini rejim karşıtı ve muhalif olduklarını gösteren nitelemelerle idari amirlerine ya da daha ileri giderek savcılıklara ya da polise ihbar etmeleridir. 12 Eylül döneminde “solcu”, “komünist” gibi nitelemeler kullanılırken, 15 Temmuz sonrası bağlamda “FETÖ’cü” ya da “Cemaatçi” gibi ifadeler öne çıkıyor. Örneğin bir birilerinin sosyal medya hesaplarını takip eden, sosyal medya paylaşımlarının ekran görüntüsünü alıp çalışma arkadaşlarını ihbar eden “bilim insanları” var. Sosyal medya paylaşımlarını takip ederek çalışma arkadaşlarının mesai saatlerinde görev yerinde olmayışını –akademisyenin mesai saatlerinde yerinde olmamasıyla ilgili Danıştay kararı olmasına rağmen- kendine dert eden insanlar var. Arkadaşının fotoğrafındaki içki bardağını idari amirine yetiştirenler var. En basit düzeydeki hoşgörüden ve kişisel ilişkinin ahlaki sınırlarını anlamaktan yoksun birini nasıl “bilim insanı” olarak nitelendirebiliriz? Evrensel bilim düzeyinde üreterek rekabet etmeyi bilmeyenler atama ve yükselme süreçlerinde rakiplerini bu şekilde devre dışı bırakmayı hedefliyor.

Bilimin temel işlevini ve bilim insanının bu yolda sahip olması gereken özellikleri bir kere daha hatırlamak gerekiyor. Bilim şüphecidir, dolayısıyla doğaya ya da insana dair herhangi bir verinin, bilginin, sürecin her aşamasından şüphe eder. Bilim insanı da sabit fikirlere kendini kaptırmak ve yargılar üretmek yerine soru sormalıdır. Fakat belki de en önemlisi, bilim insanının mutlak bir aydınlanma için bilimsel düşünceyi gündelik hayatında da kullanmasıdır. Oysa bugün üniversitelerde çalışan ve hatta yükselebileceği en yüksek konumlara ulaşmış birçok akademisyenin değil gündelik hayatında, akademik hayatında bile bilimsel düşünce hüküm sürmüyor. Bugün politik motivasyonla yazılmış ve siyasi bir amaca hizmet eden, yazarının ideolojik konumunu bir bayrak gibi dalgalandıran binlerce akademik çalışmadan söz etmek mümkün. Bu yolda rakiplerin birkaç isimsiz mail ile, birkaç CİMER başvurusu ile devre dışı bırakılması ne kadar şaşırtıcı olabilir?

KİŞİYE ÖZEL KADROLAR, KEYFİ ATAMALAR

Akademik kadro taleplerinin bölüm ve anabilim dallarındaki ihtiyaca göre belirlenmesi anlaşılır bir çerçeve sunabilir. Nitekim YÖK’ün “norm kadro” düzenlemesi de herhangi bir anabilim dalındaki atama ve yükselmeleri bu ihtiyaca göre düzenlemeyi hedefler. Ancak uygulamaya bakıldığında söylenenle yapılanın birbirini tutmadığı açıktır. Kadro ilanları, atamalar bölümlerin ya da anabilim dallarının ihtiyacına, araştırma üniversitelerinin öncelikli araştırma alanlarına göre değil tamamen kişisel ilişkilere göre belirleniyor. Bu durum basitçe ilan tanımlarıyla ilgili değil, aynı zamanda ilanların çıktığı zaman, verildikleri ana bilim dalları ve ne kadar rekabete açık olduklarıyla da ilgili. Bu nedenle araştırma görevlisi olmak isteyen öğrenciler bölüm başkanlarının kulu kölesi oluyor. Atanma derdi olan akademik personel üzerine yıkılan tüm angarya işlere razı geliyor. Dahası, siyasi bir bağlantısı olan, evet, daha açık söylemek gerekirse torpili olan adaylar akademik yeterliğine bakılmaksızın istediği yerde kadro bulabiliyor.

İster kişisel ilişkilerden kaynaklansın ister siyasi patronajın bir sonucu olsun torpilli kadrolar sistem açısından iki büyük ahlaki sorun yaratıyor. Birinci sorun idarecilerin görevlerini kötüye kullanması ve devletin kaynaklarını etkinlikten uzak bir biçimde dağıtmaları. İkinci ve daha büyük sorun ise, tamamen idealist motivasyonlarla akademisyen olmak için yola çıkan ve bu yolda türlü zorluklarla karşılaşan gençlerin önünü tıkayarak bilim alanındaki gelişmelere engel olması. Bu ahbap-çavuş sisteminin devam ettiği her gün, bilim dünyamızda geri dönüşü çok zor olan yozlaşmalara yol açmaktadır.

İNTİHAL VEYA FİKİR HIRSIZLIĞI

Akademik işleyişte söylenenle yapılanın birbirini tutmadığı bir başka mesele de intihal sorunu. Gerek üniversiteler düzeyinde gerekse Üniversitelerarası Kurul ve YÖK düzeyinde Bilimsel Araştırma ve Yayın Etiği konusunda düzenlemeler mevcut; yönergeler açık ve net bir biçimde akademik yayınlardaki etik ihlallerini ve bu ihlallere karşı uygulanacak yaptırımları ortaya koyuyor. Dahası, çeşitli uluslararası yazılımlar ve intihal programları yayınların benzerlik oranlarını ortaya çıkarabiliyor. Buna rağmen yapılan araştırmalar Türkiye’de yazılan tezlerin üçte birinin intihal içerdiğini gösteriyor.

Fikir hırsızlığı yalnızca tespit edilen ve yönergelerde yer alan biçimleriyle gerçekleşmiyor. Öğrencilerinin ödevlerinden makale çıkaranlar, öğrencilere yaptırdığı anket veya arşiv çalışmasından kendine pay çıkaranlar, öğrencinin yazdığı makaleye kendi ismini de eklemesini isteyen danışmanlar yönergelere göre intihal yapmış olmasa da genç akademisyenlerin ya da adayların emeklerinden, çabalarından ve zihinsel üretiminden nemalanıyor. Özellikle sosyal bilimler için konuşursak, araştırma konusu açısından bu kadar zenginlik içeren ülkemizde bu tür kolaycılıklara hiç ama hiç gerek yok.

ÇARE ŞEFFAFLIK, DAYANIŞMA, ÖRGÜTLENME

Buraya kadar anlatılanlar, akademinin içinde yer alanlar için ilk defa söylenmiş şeyler değil. Mutlaka “Bunlar benim başıma hiç gelmedi.” şanslı bir azınlık olacaktır, ancak büyük bir çoğunluk bu anlatılanlara veya benzerlerine maruz kalmış, maruz kalanları tanımış, en azından bir şeylerin ters gittiğini bile bile baskılara boyun eğmek zorunda kalmıştır. Bu durumda yasalardan veya yönergelerden medet ummak çözüm değildir. Yasal düzenlemeler zaten var, ancak bunları uygulamaya yönelik çabalar oldukça kısıtlı. Akademik yapı bağlı bulunduğu sosyo-ekonomik ve hukuki kurumlardan bağımsız olarak değerlendirilemez. Bu nedenle sistemden çözüm beklemek gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır.

Akademinin içinde yer alanlar, öğrenci, öğretim üyesi veya idari kadrolarda olmalarından bağımsız olarak kurumlarından şeffaf bir idare talep etmeliler. Bu şeffaflık üniversitelerde Yönetim Kurulu ve Senato toplantılarının canlı yayınlanmasıyla, akademisyenlere yönelik bilgilendirme toplantılarıyla olabileceği gibi, Bilgi Edinme Kanunu kapsamında yapılacak başvurularla da sağlanabilir. İkinci olarak, bu tür durumlara maruz kalanların ya da tanık olanların sesini daha çok duyurması gerekir. Bu nedenle daha çok dayanışmaya ve birbirimizin sesi olmaya, hak ihlallerini dile getirmeye ihtiyacımız var. Son olarak akademide veya gündelik hayatta herhangi bir hak mücadelesi için örgütlenmek, haklar konusunda bilinçlenmek ve doğru olana ulaşmak gerek. Hak ihlaline uğrayan bir fikir, bir beden ya da bir hayat olabilir; önemli olan herkes için, her durum için hak mücadelesinin kapsamını genişletmektir.

*Prof. Dr., Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

 

 

 

Yorum Yaz