Açmazdan çıkışın yolu insan hakları / İoanna KUÇURADİ

Yayınlanma tarihi: 7 Ocak 2019 Pazartesi, 06:25
Evren Aysever
Güç günlerden geçiyoruz, yılgınlık, umutsuzluk, karamsarlık yaygın insanımızda. Yüzüncü yılını kutlamaya hazırlandığımız Cumhuriyet ağır yara aldı, bu açık. Artık bildiğimiz türden bir Meclis’ten, demokrasiden söz etmemiz olası değil. Öte yandan bilim, sanat, düşün alanında ürünler vermeye devam eden insanlarımız inatla direnç göstermekte. Kimine göre tatlı düş bitti, artık gericilikle yaşamak zorundayız. Peki, bu gerçekten böyle mi? Mustafa Kemal Türkiye’sinde yaşamış, yetişmiş, bugün toplum tarafından bilgelikleri konusunda uzlaşılmış isimlere ulaşmak istedim. Yapıtlarıyla yaşamımıza yön veren bu kişilerin süreci nasıl değerlendirdiklerini, geleceğe dair öngörülerini sormak istedim. Söyleşilerimiz uzun sürdü, tamamını sınırlı sayfalara aktarmak olanaklı değil kuşkusuz. Temel olarak aydınlanma sorunu, insan hakları, Gezi Direnişi üstüne kurdum söyleşileri. Mustafa Kemal bugün ne anlama gelir, bilgelerin cümlelerinden aktarmak istedim. Günlük sorunların tarihsel gerekçelerini ortaya koyarak, okura yeni düşünme olanakları bulmak konusunda pusula görevi üstlenecek yedi bilgeyi sizinle buluşturuyorum. Ben okurdan biraz daha talihliyim, kişisel tarihime özel dakikalar, tanıklıklar ekledim.
Güncel akış içinde düşünmeye, durup yaşamı anlamaya, dinlemeye zaman bulamıyor çoğumuz. Değişen çağ / koşullar yeni ve yakıcı sorunlar üretiyor. Bilişim olanaklarının gelişmesiyle yeni kavramlar ekleniyor yaşamımıza… İoanna Kuçuradi dünya ölçeğinde bir düşünür. İnsan hakları konusunda yaptığı çalışmalarla küresel düzeyde bilgisine, bilgeliğine başvuruluyor İoanna Hoca’nın. Sohbetimiz sırasında yeni sorular edindim. Artık “özgürlük” kavramı üstüne farklı düşünür oldum. Üniversitede odasında, yoğun çalışma gününün ilk saatlerinde, kitaplar arasında söyleştik İoanna Kuçuradi ile. Öğütleri ayrıca aklımda… Laf aramızda şairliğini de çok sevdim hocanın…
Filozof yalnız insan mıdır, bilgi bombardımanı çağında ona ne görev düşer?

Filozofun, yani felsefe alanında yeni ve doğru bilgiler getiren bir insanın, “yalnız” olması gibi bir zorunluluk yok. Bir filozof, filozof olmaktan önce bir insandır. Bir tek “dost”, yalnız olmaması için yeter. Bilgi bombardımanı derken, herhalde ‘enformasyon bombardımanı’nı kastediyorsunuz. Türkçede ‘bilgi’ ‘enformasyon’un – ikinci, üçüncü elden bilginin – karşılığı olarak da kullanılıyor. Kişiler, isterlerse, bu enformasyon bombardımanına karşı kendilerini koruyabilir. Enformasyonun bombardımanı, ancak belirli bir enformasyonun nesnesini – yani hakkında olduğu şeyi – görebilecek durumda olmayanlar söz konusu olunca, önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Enformasyonun “ayıklaması”nı, bir enformasyonun hakkında olduğu şeyi bilen kişi yapabilir. Yoksa, herhangi bir ayıklama rastlantısal olur veya maksatlı yapılabilir. Bir çağın filozofu, başka bir çağın filozofundan filozof olarak farklı değildir. Ne var ki, onun getirdiği yeni bilgileri ortaya koymasına yol açanlar arasında kendi çağında yaşananlar da olduğu için, getirdiği yeni bilgiler genel olmakla birlikte, o çağın sorunlarının çözümlerine de doğrudan doğruya ışık tutan bilgiler olabiliyor.

Eğitim tek tip olmamalı

Çağımız eğitim sorunları açısından iyice açmazda, iyi eğitim nasıl olur?

Çok genel şekilde söylersem: eğitim, kişilere bilgisel ve etik yeteneklerini geliştirmelerine yardımcı olan bir eğitim olmalı; eğitilenlerin olan bitenlere ödünç gözlerle değil, kendi gözleriyle ve etik değer bilgisi ve insan hakları bilgisiyle bakabilecek duruma gelmesine yardımcı olan – bunun alıştırmalarını yaptıran – bir eğitim olmalı, derim. Ve bu eğitim, ilk ve ortaöğretimde tek tip eğitim olmalı, yani kişilerin insanlaşmasına yardımcı olan ve onları öyle yaşamaya hazırlayan bir eğitim. Böyle bir eğitimle tek tip insan yetişmez. Meslek bilgisi bu temel verildikten sonra verilirse, kişinin o mesleği, etik sorumluluğunu da taşıyarak yapmaya çalışacağına ümit edilebilir.

Felsefe eğitimi alan kişi daha iyi insan olarak yetişir, iyi olur denebilir mi?

“Felsefe” eğitimi almamış bir insan, insana yakışır bir yaşam – “iyi” bir yaşam – süremez demeye hakkım yok. Her felsefe okumuş insan da “iyi” ve “yaratıcı” olmuyor. Ama, doğru dürüst bir felsefe eğitimi görmüş bir insanın, çeşitli derecelerde kendi gözleriyle ve değer bilgisiyle bakabilen bir insan olması ve neyi bilmediğinin farkında olması olasılığı daha yüksektir. Bunun farkında olunca da, yani eksik olan bilginin yaptığı iş için zorunlu bir bilgi olduğunun farkında olunca, onu edinmeye/öğrenmeye çalışır, yani bunu öğrenme sorumluluğunu duyar.

İnsanın herhangi bir ödül ya da ceza olmaksızın iyi olması mümkün müdür?

Şüphesiz mümkündür. İnsanların kendileri için yararlı olana bakmalarına da bir itirazım yok. Ama insanların çoğu, yararlarına saydıkları ama yararlarına olmayan çıkarları peşindedirler. Her yapıp ettiğimizde “ben”imizin de çeşitli derecelerde bir payı vardır. Ama şu iki soru önemli: acaba bu “ben” etik kaygılarımızın önünde midir? Yani etik kaygılara yer bırakıyor mu, yoksa onları silip süpürüyor mu? Ve acaba başka bütün insanlarla tek ortak kimliğimiz olan insan olmayı göz önünde bulundurarak mı eylemde bulunuyoruz? Yoksa solus ipse imişçesine, yani yalnızca kendi isteklerimizi, çıkarlarımızı v.b. hesaba katarak mı eylemde bulunuyoruz? Bencillikleri 10 üzerinden 10 olan insanlar olduğu gibi, bencillikleri sıfıra yakın insanlar da vardır, derim.

Tüketim iştahı üzerine…

Sanal dünya, online yaşamak hakkında ne düşünürsünüz?

Online iş yapma üzerinde kara kara düşünmek gerekir. Neleri online yapma hayatımızı kolaylaştırıyor, neleri yapma bize zarar veriyor? Günlük yaşamda bilgisayar ve internet kullanımı bugünkü gibi devam ederse – ki artarak devam ediyor, bu da başarı sayılıyor -, insanların bazı yeteneklerinin atrofiye/dumura uğrayacağını öngörmek zor değil.

Sosyal medyanın birçok yararı vardır, ama bir sürü de zararı. Bir şey moda haline gelince, onun verdiği zarar düşünülmüyor. Bir insan özel hayatını – örneğin, bir yerde bir arkadaşıyla yemek yediğini – neden “paylaşır”? ‘Paylaşma’ kelimesiyle de ilgili – “iyi” olduğuna ilişkin – bir değer yargısı var. Paylaşılacak, paylaşılması gereken şeyler çok. Ama paylaşılmaması gerekenler de çok. Bunlardan biri kişinin özel hayatıdır. Reklamlarla “pompalanan” tüketim iştahı üzerine de kara kara düşünmek yerinde olur.

Bilişsel sorunlar felsefeyi nasıl etkiledi, bilgelik nasıl savunulacak?

Cognitive sciences’la uğraşan felsefeciler vardır. Bunlar daha çok başka bilimlerden gelen, sonradan felsefeye yönelen bilim insanlarıdır. Bu çalışmaların, bu yeni durumla ilgili olduğu düşünülüyor. Benim beyin hakkında bilgim yeterli olmadığı için, bu konuda bir şey söylemiyorum, ama oldukça mesafeli duruyorum. Bilgeliğin “savunmaya” ihtiyacı yoktur. Ürünlerine ve yardımına insanlar ergeç başvurmak zorunda kalırlar. Nedir bilgelik? Aristoteles’e göre bilgelik, bir düşünce erdemidir: doğaları bakımından en değerli olanların doğrudan ve dolaylı bilgisidir. Ama Eskiçağın Yedi Bilgesini, Hazreti Süleyman’ı ve bu gibi başka insanları da düşünürsek, bilgenin özellikleri belki şöyle dile getirilebilir: Bilge, ulaştığı genel/ teorik bilgilere dayanarak, yaşamda/ pratikte – belirli bir durumda yapılması gereken veya yapılabilecek olan konusunda – en isabetli kararları veren kişidir.

Robot sarhoşluğu

Robotlar desem?

Son yıllarda ortalıkta bir robot sarhoşluğu egemen. Gazete haberlerine göre, yaptığı robotla evlenmek isteyen çıkabiliyor! Bunu isteyebilen bir insan, bilgisel yetenekleri gelişmiş -bir robot yapacak kadar gelişmiş-, ama etik yetenekleri kış uykusunda olan birini düşündürüyor. Bir robot ile bir insan arasındaki farklar üzerine robot âşıkları henüz düşünmemiş/düşündürülmemiş gibi görünüyor. Yapmak istediklerimizin sınırlarını bilgiyle, en azından basiretle çizmeyi öğrenmek uygun olur. Şu anda imkânsız olanlar ile kendileri imkânsız olanların farkını görebilmeyi öğrenmek gerekir. Günümüz robotçularının çoğu bu fark üzerinde düşünmemişe benziyor.

Geleceğin kaderi bugün belirleniyor

Geleceğe dair düşünsek, tanrının/dinin ömrü dolmak üzere diyebilir miyiz?

Gelecek üzerine düşünmeden önce, günümüzde olan bitenler üzerinde kafa yormak gerek. Çünkü bunlar geleceğin “kader”ini belirliyor. Şu anda dünyamız postmodernizmin yarattığı sonuçları yaşıyor. İnanmak psişik bir olgudur. Ve sadece dinde söz konusu değil. Yaşamlarına anlam katmaya çalışan insanlar, değerli şeylere anlam yükleyebildiği gibi, olur olmaz şeylere de anlam yükleyebiliyor. Bu da onları ayakta tutuyor. Ama bu olur olmaz şeyler, kendileri için de başkaları için de zararlı olabiliyor. Bunun için eğitimde insanlara değerli “şeyleri” anlamlı görmenin yolunu göstermek yararlı olur. n

Değer ne demektir?

‘Bir şeyin değeri’ anlamında ‘değer’ ile ‘değerler’i ve ‘değer yargıları’nı ayırd etmek gerekir. Değer yargıları bir kültürel grubun “iyidir-kötüdür” dedikleridir –“büyüklerin önünde sigara içmek ayıptır” gibi. Değerler –etik değerler– kişilerin başka kişilerle ve kendileriyle ilişkilerinde yapıp ettikleri sonucu kazandıkları özelliklerdir –dürüst olma, adil olma gibi– ve bu ilişkilerdeki yaşantıların tortusudur– saygı, güven gibi. ‘Bir şeyin değeri’ anlamındaki ‘değer’den ise, bir şeyi aynı türden şeylerden ayıran özellikleri/ özellikler bütününü anlamanın uygun olduğunu düşünüyorum.

Kelimeler önemsiz

Etik ve ahlak farklı kavramlar mı?

‘Ahlak’tan da biraz önce sözünü ettiğim, bir kültürel grupta geçerli değer yargıları ile davranış normları sistemini anlamanın ve ‘etik’i ondan ayırmanın gerektiğini; ‘etik’ kelimesinden de insanlararası ilişkilerde değer sorunlarına ilişkin bilgilerden oluşması söz konusu olan felsefenin bir dalını anlamanın uygun olduğunu düşünüyorum. Hep söylerim: kelimelerin kendileri çok önemli değildir. Önemli olan aynı şeye farklı adlar, farklı şeylere de aynı adı vermemek. Yoksa, kafalardaki karışıklıkla başa çıkmak mümkün görünmüyor. Sorunuza özetle şöyle diyebilirim: Ahlak(lar) değişik ve değişken norm sistemleridir; etik ise – bu kelime bugün her ne kadar ‘meslek etikleri’ bağlamında ve bu gibi belgelerde kullanıldığı zaman “genel geçer” norm sistemlerine işaret ediyorsa da-, felsefenin bir alt alanı olarak bir bilgiler bütünüdür. ‘Etik’ son yıllarda moda olduğu için, “modern” olmak isteyenler, dünya görüşlerinden bağımsız olarak bu kelimeyi kullanıyorlar.

Açmazdan çıkış yolu insan hakları

İnsanlık büyük açmazda, bu süreç aşılabilir mi?

Ben, insanlığın sürüklendiği çıkmazdan çıkabilme yolu olarak insan haklarını görüyorum. Bu yol, insan hakları hakkında açık kavramsal bilgiye sahip olan ve insan haklarını içtenlikle korumayı isteyen insanların, en başta da yöneticilerin sayısının artmasından geçer. Bu konudaki bilgisizlik ve pazarlık cirit atıyor ortalıkta. Bugün demokratik yollarla başa gelen ve “ben hiç yolsuzluk yapmadım, yapmamam gereken hiçbir şey yapmadım, sadece bazı yargısız infazlar yaptırdım” diyen devlet başkanları olabiliyor dünyamızda. Bu, onu yaparken de, söylerken de kişinin bilgisizliğini gösteriyor. Örnekler çoğaltılabilir.

Birçok yapılan ve ikiyüzlülük gibi görünenlerde de bilgisizlik görüyorum. Çünkü iddia ediyorum: bir insan, insan haklarının neyi talep ettiğini biliyorsa – en azından bunun farkındaysa – onları elindeki bütün imkânlarla korumak ister. Sokrates’in “hiç kimse isteyerek kötü değildir” sözüne daha büyük önem vermemiz gerekiyor.

Önemli bir konu da, yapılan özgürlükçü eğitimden – yani özgürleşme eğitiminden değil, özgürlükçü eğitimden – sonra, kişilere “kendilerini tutma”yı öğretmektir – yani yerli ya da yersiz duydukları bir ihtiyacı hemen gidermeye kalkışmamayı. Kendini tutma alıştırmaları eklememiz gerekiyor bugün eğitime.

İktidar iki taraflı kesen bir bıçaktır

Peki ya insan hakları?

“Hak kimin için?” sorunuza gelince: temel haklar/insan hakları istisnasız herkes içindir. Bu ‘herkes’ suçluları, cezaevlerinde olanları da kapsar. İnsan haklarını etik ilkeler olarak düşünürseniz –yani muamele etme ilkeleri olarak düşünürseniz–, bunu görmek kolaylaşır. Diğer haklar ise –yani temel haklar olmayan haklar– “ilgililer” içindir, o hakla çizilen sınırlar içine giren herkes içindir. Temel haklar, pek tabii ki, yoksul insanların da haklarıdır. Korunmaları, devlet tarafından temel hak olmayan ek haklar tanınmasını gerektirir. Sosyal haklar denilen haklar böyle haklar olsa gerek. Ast-üst ilişkisinde, roller farklı haklar değil, farklı yetkiler sağlar. Önemli olan, bu yetkilerin sınırlarının değer bilgisiyle ve rollerin amaçlarına uygun olarak belirlenmesi ve astların da üstlerin de minimum derecede bu sınırlar içinde hareket etmesidir, derim. “Bilgi güçtür/iktidardır” ifadesi bir slogandır.

Bilgi gerçi insanların yapabileceklerini arttırır, ama bunları etik değer bakımından ve bu arada insan hakları açısından değerlendirmek şarttır. İktidar iki taraflı kesen bir bıçaktır.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/yazi_dizileri/1193169/Acmazdan_cikisin_yolu_insan_haklari.html

 

Yorum Yaz