“Pierre Bourdieu” – Besim F. Dellaloğlu / Mustafa Kemal Coşkun / Göksel Aymaz

Nasıl oluyor da bu işler böyle olabiliyor?

Besim F. Dellaloğlu – Perşembe, 9 Ocak, 2020

Türkiye hızla kentleşiyor, kamusallaşıyor, okullaşıyor. Türkiye büyük bir hızla değişiyor. Ancak son dönemde AKP adına medyada, sosyal medyada söz alan kanaat önderlerinin AKP’nin iktidar döneminde yetişmiş gençlere hitap edebilme katsayısı giderek düşüyor. Yani AKP liderliği giderek Türkiye’nin gerisinde kalıyor.

Yıllar önce Pierre Bourdieu hakkında bir belgesel izlemiştim. Başlığı “Sosyoloji bir dövüş sporudur” idi. O belgeselde Pierre Bourdieu “sosyolog ne iş yapar?” sorusuna şöyle cevap veriyordu: “Nasıl olup da işlerin oldukları gibi olduklarını araştırır”. 31 Mart ve 23 Haziran 2019 seçimlerinden beri, Türkiye’de son zamanlarda belirginleşmeye başlayan değişime Pierre Bourdieu’nün sosyoloji tanımı üzerinden bakmanın anlamlı olabileceğini düşünüyorum.

Evet, nasıl olup da Türkiye’de böylesi bir değişim olabiliyor? Yani AKP kaybedebiliyor ve CHP kazanabiliyor? Ateş İlyas Başsoy’un etkileyici kitabının (1) başlığı nasıl olup da tersine dönebiliyor? Sosyoloğun en önemli özelliği, toplumsal olanı siyasetin dar penceresinin sınırları dışında, daha geniş bir perspektiften görebilmesidir. Siyaset kara gibidir, hızlı ısınır ve hızlı soğur. Ancak toplum deniz gibidir, daha yavaş ısınır ve daha yavaş soğur. Toplumlar değişirler. İlerlemeleri ya da gerilemeleri söz konusu değildir. “İleri” ve “geri” otomotiv sektörüyle ilgili kavramlardır, sosyolojiyle ilgili değil! Bu tür atıflar, toplumun değişme yönüyle mutabık olma ya da olmamaya göre değişir. Tıpkı kırmızı camlı bir gözlükle baktığımızda tüm dünyanın kırmızı görünmesi gibi!

Belki de ilk kez AKP’nin kaybetmesi ve CHP’nin kazanmasının sebebi, toplum değişirken, üstelik çok hızlı değişirken, hatta CHP bile değişirken AKP’nin uzun süredir sabit kalmasıdır. Her şey değişirken siz sabit kalırsanız, eskiden ne deseniz ne yapsanız kazanırken, şimdi ne deseniz ne yapsanız kaybedebilirsiniz. Siyaset ile toplum arasındaki ilişki bizim genelde sandığımızdan çok daha karmaşıktır. AKP bir süre “asgari” doğruları yaptı ve hep kazandı. Ancak bunu sürdüremedi. Asgari doğruları yapma konusunda CHP liderliği inisiyatifi, AKP liderliğinden almış gibi gözüküyor.

Bunun en önemli göstergelerinden biri Kemal Kılıçdaroğlu’nun ağzından çıkan aşağıdaki ifadeler olabilir:

“Bizim de çok kabahatimiz, kusurumuz var. Bir başörtüsü meselesini Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel meselesi haline getirdik. Sana ne kardeşim ya, kadın ister başörtüsü takar, ister takmaz. O kız çocuğumuz üniversiteye gidiyor mu, okuyor mu, imkânını sağlıyor muyuz? Derdin o olmalı. Çocuklarımız okumalı, bilimi öğrenmeli ve hayatı sorgulamalı. ‘Neden Türkiye bu haldedir?’ demeli.”

AKP kurulduğundan beri girdiği bütün seçimleri kazandı. Bu dönemde seçimlerdeki oy davranışları üzerine yapılan araştırmalar aralarında en az oy geçişkenliği olan iki partinin AKP ve CHP olduğunu ortaya koyuyor. AKP ile MHP ve HDP arasında oy geçişkenliği var. Güney Doğu’da AKP ile HDP arasında gidip gelen bir seçmen kitlesi mevcut. Aynı şekilde İç Anadolu’da AKP ile MHP arasında bir geçişkenlik var. CHP ile ise MHP ve HDP arasında da oy geçişkenliği var. Ege ve Akdeniz kıyılarında CHP ile MHP arasında, örneğin İstanbul’da ise CHP ile HDP arasında kaymalar olabiliyor. Ancak AKP’nin ortaya çıkışından beri AKP ile CHP arasında oy geçişkenliği neredeyse hiç yoktu. İki kez tekrar eden son İstanbul belediye seçimlerinde ilk kez AKP’den doğrudan CHP’ye oy kayması gerçekleşti. Bunun mümkün olabilmesinin bence iki temel nedeni var. Birincisine öznel neden diyebiliriz. Kemal Kılıçdaroğlu’nun yukarıda alıntıladığım ifadelerinde ve Ekrem İmamoğlu’nun seçim stratejisinde açıkça görünen “kültürel” mesafeyi azaltıcı politikalar.

Türkiye’de sağ/sol kavramları köklerini Avrupa’da olduğu gibi ekonomi-politik bir gerilimden çok kültür-politik bir gerilimden alırlar. Laik/dindar, Batılı/Doğulu, modern/muhafazakâr ekseninde kutuplaşmış bir toplumda siyaset öncelikle ekonomik çıkarlar değil, yaşama biçimi üzerinden belirlenir. AKP’nin oy tabanının CHP için “kültürel” olarak erişilemez olmasının nedeni budur.

İkincisine ise nesnel neden diyebiliriz. Türkiye hızla kentleşiyor, kamusallaşıyor, okullaşıyor. Başta da ifade ettiğim gibi Türkiye büyük bir hızla değişiyor. Ancak son dönemde AKP adına medyada, sosyal medyada söz alan kanaat önderlerinin AKP’nin iktidar döneminde yetişmiş gençlere hitap edebilme katsayısı giderek düşüyor. Yani AKP liderliği giderek Türkiye’nin gerisinde kalıyor. AKP özellikle genç kuşak seçmenler nezdinde geriliyor. 23 Haziran 2019 seçimleri aslında biraz da bunun sonucu.

Pierre Bourdieu’nün sosyoloji tanımı benim şu ana kadar bildiklerim içinde en iyisidir. Çünkü Pierre Bourdieu toplumun olduğu hale bakar ve bunun ardındaki nedenselliği merak eder. Birçoklarının sandığı gibi toplumun olması gerektiği ideal bir hali yoktur. Sosyoloji olması gerekenle değil, olanla ilgilenir. Toplumlar ilerlemezler, gerilemezler, sadece değişirler. Sosyoloji değişimin bilimidir. Toplumun olduğu halden memnun değilseniz ve onu değiştirmek istiyorsanız siyaset yaparsınız, sosyoloji değil. Dünyayı değiştiren siyasetin öznelliğidir, sosyolojinin nesnelliği değil. Ancak siyasi programınızı sosyolojinin analizleriyle barışık bir biçimde inşa ederseniz kazanma olasılığınız daha yüksek olur. Sanırım AKP liderliği ile CHP liderliği arasında en azından büyükşehirler bazında el değiştiren “toplumu okuma”da daha başarılı olma inisiyatifi biraz da siyaset ile sosyoloji arasındaki ilişkiyi daha dengeli bir biçimde kurmaktan kaynaklanıyor.

(1) Ateş İlyas Başsoy; AKP Neden kazanır? CHP Neden Kaybeder?, Pegasus.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/01/09/nasil-oluyor-da-bu-isler-boyle-olabiliyor/

Egemen sınıflar toplumbilimlerinden neden korkar?

Mustafa Kemal Coşkun* – 

Bilim insanı, üstelik bir de sosyal bilimci ise, en azından zaman zaman aynaya bakabilmek için, içi zaten egemen sınıflar tarafından doldurulmuş olan bir açıklamayı/yorumu sürekli olarak tekrar eden bir plak olmanın ötesine geçmek, görünenlerin ardındaki görünmeyenleri ortaya çıkarmak, kısacası, insanlara kopukluk gibi gelenin aslında aynı zamanda bir süreklilik ya da bunun tersi olabileceğini göstermek zorundadır.

Bu yazıyı yazmama neden olan saik, Besim Dellaloğlu’nun Gazete Duvar’da yayınlanan “Nasıl oluyor da bu işler böyle olabiliyor?” yazısında toplumbilimlerde son yıllarda pek bir moda olan Bourdieu’ya yaslanarak yaptığı sosyoloji tanımından başkası değil. Şöyle diyor Dellaloğlu: “Pierre Bourdieu’nün sosyoloji tanımı benim şu ana kadar bildiklerim içinde en iyisidir (Bourdieu’nun tanımı: [Sosyoloji] Nasıl olup da işlerin oldukları gibi olduklarını araştırır). Çünkü Pierre Bourdieu toplumun olduğu hale bakar ve bunun ardındaki nedenselliği merak eder. Birçoklarının sandığı gibi toplumun olması gerektiği ideal bir hali yoktur. Sosyoloji olması gerekenle değil, olanla ilgilenir. Toplumlar ilerlemezler, gerilemezler, sadece değişirler. Sosyoloji değişimin bilimidir. Toplumun olduğu halden memnun değilseniz ve onu değiştirmek istiyorsanız siyaset yaparsınız, sosyoloji değil.”

MODALAR HAKİKATİN SESİ MİDİR?

Daha en baştan söylemek gerekirse bilim, tam da Marx’ın dediği gibi ‘her şey apaçık olmadığı ya da her şey göründüğü gibi olmadığı’ için vardır. Üstüne üstlük söz konusu olan doğa olayları değil de toplumsal olaylar ise bu mesele çok daha önemli bir hal alır. Zira insan, doğa karşısında çoğu durumda edilgendir/pasiftir; dünya döner, mevsimler oluşur, yapacak bir şey olmadığı gibi bunu anlamaya çalışmak dışında ah vah edinip dövünmeye gerek de yoktur, dolayısıyla doğa olayları karşısında yapan/eden bir özne değil fakat çoğunlukla yapılan/edilen bir nesne konumundadır. Ancak toplumsal gerçeklik, doğaya ait olandan bütünüyle farklı olarak insanlar tarafından yaratılmış ve yine insanlar tarafından değiştirilebilen bir gerçeklik olduğundan, insanlar arasındaki eşitsiz güç ve sömürü ilişkileri de bilindiğine göre, bu gerçekliğin içi ve anlamı, toplumdaki egemen sınıf hangisiyse bizzat onlar tarafından doldurulma olasılığı daha yüksek olan bir gerçekliktir. Yine Marx’a başvurarak söylersek, ‘bir toplumun egemen fikirleri çoğunlukla egemen sınıfın fikirleri’ olduğuna ve üstüne üstlük bütün ideolojik manipülasyon araçları, diyelim TV, gazete ve benzerleri egemen sınıfların ya da onların hizmetkarlığına soyunmuşların ellerinde bulunduğuna göre, toplumsal olaylar da, içi, egemen sınıflar tarafından kolaylıkla doldurulabilen, tam da bu nedenle çarpık bir biçimde insanlara sunulabilen olaylar haline dönüşür. Ancak bu yolladır ki egemen sınıflar, kendi öznel çıkarlarını tüm toplumun genel çıkarıymış gibi sunabilirler. Dolayısıyla sadece bu yolla, birbirlerinden hem farklı ama aynı zamanda da özdeş olan iki toplumsal olay, insanlara ya bütünüyle birbirlerinden farklı ya da bütünüyle birbirleriyle özdeş olaylarmış, insanın da bunun karşısında yapacak hiçbir şeyi yokmuş gibi gösterilebilir, kısacası, toplumsal gerçeklik ters-yüz edilerek sunulur. En basitinden bir örnek vermek gerekirse ilk aklıma gelen, “kentsel dönüşüm”ün mülksüzleştirme yoluyla birikim politikasından tamamen farklı, üstüne üstlük asla kaçınılamaz/geri döndürülemez bir süreçmiş gibi sunulması. Sanki “kentsel dönüşüm” insan tarafından geliştirilmiş ve yine insan tarafından yıkılabilecek bir şey değilmiş de insan karşısında bir aşkınlığa sahip ve insan da onun karşısında tıpkı doğa olaylarındaki gibi nesne konumunda; bu nedenle de yapacak hiçbir şeyi yok. Ya da kapitalizm, olmadı aile kurumu, o da olmadı din kurumu, yani doğrudan doğruya insan pratiğiyle oluşturulan bu kurumlar, değiştirilmesi, dönüştürülmesi ve yıkılması mümkün olmayan aşkın gerçekliklermiş gibi sunulur. İşte tam da bu noktada artık bilime ihtiyaç ortaya çıkar, zira bilim insanı, üstelik bir de sosyal bilimci ise, en azından zaman zaman aynaya bakabilmek için, içi zaten egemen sınıflar tarafından doldurulmuş olan bir açıklamayı/yorumu sürekli olarak tekrar eden bir plak olmanın ötesine geçmek, görünenlerin ardındaki görünmeyenleri ortaya çıkarmak, kısacası, insanlara kopukluk gibi gelenin aslında aynı zamanda bir süreklilik ya da bunun tersi olabileceğini göstermek zorundadır. Bu anlamda özellikle sosyal bilim, herhangi bir toplumsal gerçekliği sadece tasvir etmekle yetinmeyip, bu gerçekliği belirleyen toplumsal güç ilişkilerini de anlamaya çalışmak demektir. Belki buraya kadar söylediklerimize Bourdieu itiraz etmezdi.

Ancak tartışmayı burada bırakmayıp, bir adım daha ileri taşımamız gerekir. Meşhur 11. Tez’den başlayabiliriz: “Bugüne kadar filozoflar [bilim insanları, aydınlar vb.] yalnızca dünyayı farklı biçimlerde yorumladılar, oysa aslolan dünyayı değiştirmektir.” Öyleyse toplumbilimci, ters yüz edilmiş gerçekliği ayakları üzerine oturtmakla yetinemez sadece, aynı zamanda dünyayı değiştirmenin peşinde koşar, yani, toplumbilim, “değişimin bilimi” değil, toplumu değiştirmenin, eşdeyişle, insan özgürlüğünün bilimidir, çünkü toplum, tam da ilk sosyolog, ilk sosyalist Saint Simon’un da vurguladığı gibi, iştir, emektir, çalışmaktır. Dolayısıyla kuran da yıkan da değiştiren de doğrudan doğruya insan emeği, insan pratiği olduğuna göre, toplumbilim, sadece bilimsel değil aynı zamanda politik bir pratiktir. Tam da bu noktada artık şunu söyleyebiliriz ki, tarafsız bir toplumbilim olmaz, olamaz. Nesnellik, tarafsızlıkla değil, olgularla yorum arasındaki ilişkiyle ilgili bir şeydir.

Bu noktada toplumbilim, eşitlik, özgürlük ve hakkaniyet mücadelesinin bir parçası olmuştur ve egemen sınıfların toplumbilimlerinden korkmasına neden olan şey tam da bu tür bir bilim anlayışıdır. Eğer böyle olmasaydı, Barış Akademisyenlerinin bir bildiri yayınlayarak var olan savaşa müdahale etme, değiştirme ve barış talep etme pratiklerinden bu kadar korkmazlardı. Bourdieu’ya sorsak, Barış Akademisyenleri içindeki toplumbilimcilere, siyaset değil sosyoloji yapın derdi herhalde.

Bu noktanın önemi, Dona Torr’un Tom Mann and His Times kitabının girişinde, toplumbilimcilerin oynaması gereken rolü bir 19’uncu yüzyıl emekçisinin ağzından anlattığı şu cümlelerde apaçık ortaya çıkmaktadır: ‘Sınıfımızın hafızasını canlı tutmak, mücadelelerini kaleme almak, zaferlerini kaydetmek ve yenilgilerini anlatırken dahi başarı öykülerini öne çıkarmak bizim görevimiz, bizim uğraşımız olmalıdır… O zaman görürüz ki dünya medeniyeti, asillerin zarif parmakları ve eldivenleriyle değil, emekçinin kaba ve büyük elleri tarafından kavranmaktadır’.

Elbette statükocu bir yapısalcılıkla malul olan Bourdieu’dan böyle bir anlayış beklememek gerekir. Modalar hakikatin sesi değildir.

*Doç. Dr., Ankara Üniversitesi, DTCF, Sosyoloji Bölümü Eski Öğretim Üyesi

https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2020/01/10/egemen-siniflar-toplumbilimlerinden-neden-korkar/

Bourdieu’yü konuşmamız gerekiyor

Göksel Aymaz – Cumartesi, 11 Ocak, 2020

Bourdieu’yü konuşmamız gerekiyor. Çünkü, görünen o ki, 2002’de (ve tesadüfe bakın ki bu ayda, 23 Ocak’ta) kaybettiğimiz bu büyük sosyoloğun söyledikleri söylendiği gibi duyulup anlaşılmıyor, yaptığı şey aynen yapıldığı gibi değerlendirilmiyor.

“Bu dünyada söylendiği gibi duyulup anlaşılan şey olmamasından daha kötü bir şey varsa, o da yapılan bir şeyin hemen hiçbir zaman aynen yapıldığı gibi değerlendirilmemesidir.”

Diderot’nun Kaderci Jacques ile Efendisi’nde yakındığı bu tür kötü bir şey, bu hafta içinde bu sayfalarda sosyolog Pierre Bourdieu’nün başına geldi.

Önce Besim Dellaloğlu, Türkiye’nin güncel politik ortamını tartıştığı yazısında “Sosyoloji nasıl olup da işlerin böyle olduklarını araştırır” demiş olan Bourdieu’ye yaslanarak, toplumların ileri ya da geri gitmediğini, sadece değiştiğini vurgulayıp, sosyolojinin “olması gerekenle değil, olanla” ilgilenmesi gerektiğini söyledi ve “sosyoloji değişimin bilimidir” dedi.

Ardından, Dellaloğlu’nun sosyoloji tanımına itiraz eden Mustafa Kemal Coşkun da Marx’ın 11. Tez’ine referansla, toplumbilimcinin “dünyayı değiştirmenin peşinde koşması” gerektiğini ve fakat bunun Bourdieu’den beklenmeyeceğini belirterek, “toplumbilim, ‘değişimin bilimi’ değil, toplumu değiştirmenin bilimidir” dedi.

Bourdieu’ye yaslanan Dellaloğlu, “Toplumun olduğu halden memnun değilseniz ve onu değiştirmek istiyorsanız siyaset yaparsınız, sosyoloji değil” dediği için, Coşkun da “Bourdieu’ya sorsak, Barış Akademisyenleri içindeki toplumbilimcilere, siyaset değil sosyoloji yapın derdi herhalde” demiş. Coşkun’a göre, ezen ve ezilenlerin dünyasında sosyoloji kendiliğinden politik bir alan olduğu için, toplumbilimcilerin oynaması gereken politik bir rol de varmış ama “Elbette statükocu bir yapısalcılıkla malul olan Bourdieu’dan böyle bir anlayış beklememek gerekir”miş.

Sosyoloji ile (toplumsal dinamiğe zihinsel müdahale anlamında) politika ilişkisi, “Sosyolog ne peygamber, ne de kâhindir” diyen Weber’den, Schumpeter’den ve bizde de onların takipçisi Sabri Ülgener’den beri hiç aksamadan tekrar eden bir tartışmadır. Nesnel bir gerçeklik olarak toplumsal dünyanın araştırıcısı bir bilimin bilgi yöntemine ilişkin bir tartışmadır bu. Sosyal bilimleri biraz da bu tartışma süsler. Fakat günümüzde, bir yandan kapitalist modernleşme eleştirileri, bir yandan (atom altı fiziğin bulgularını çarpıtarak ilerleyen) postmodernist bilgi kuramları, bir yandan da siyasal teoloji, hep birlikte bilimi ve bilimsel bilgiyi itibarsızlaştırma işinde tutkulu bir yarış içerisinde olduklarından, bırakalım toplumları değiştirmeyi, artık toplumdaki değişimi bilmeye çalışmak bile gülünesi bir iş bilmezlik, neredeyse sosyal bilimcinin çocukça bir saflığı olup çıkmıştır. Bugün bilginin yöntemi değil, bilginin (gerçeği ve doğruyu temsil etme yetkisi çoktandır aşındırılmış olan bilginin) güvenilirliği sorgulanmaktadır artık. Yani sosyal bilimler bugün artık postunu savunmak durumundadır, süslerini değil.

O yüzden, Dellaloğlu ile Coşkun’un sosyolojiye bakış tarzları arasındaki fark üzerine konuşmanın hududu bu mecranın sınırlarını aşar. Fakat Bourdieu’yü konuşmamız gerekiyor. Çünkü, görünen o ki, 2002’de (ve tesadüfe bakın ki bu ayda, 23 Ocak’ta) kaybettiğimiz bu büyük sosyoloğun söyledikleri söylendiği gibi duyulup anlaşılmıyor, yaptığı şey aynen yapıldığı gibi değerlendirilmiyor.

2002 yılından beri çeşitli vesilelerle Bourdieu hakkında yazdım; 2016’da burada da yazmıştım. Onun öne çıkan iki temel özelliği var; her biri, hakkındaki bir temel yanılgıyı tashih eden iki temel özellik.

Birincisi: Bourdieu, Coşkun’u şaşırtacak biçimde ve onun aradığı saygınlığı sosyal bilimlere kazandıracak şekilde, politik eylemi öne çıkarmış bir sosyologdu.

Ve ikincisi: Bourdieu, Delllaloğlu’na referans olamayacak ölçüde, kendi uğraşını “özgürlük toplumbilimi” olarak tanımlamış politik bir aktördü.

Böylelikle, toplumların statiği ve toplumların dinamiği ikiliğinden, birbirini karşılıklı olarak yeniden üreten bu ölümcül karşıtlıktan da kurtarmıştı sosyolojiyi.

Özgürlük toplumbilimi tanımı, bilgi teorisi ile siyaset teorisinin ayrılmaz oldukları fikrine götürmüştü onu. O noktada, “Sosyal bilimlerin yüzde 51’i ütopya bilimi olmalıdır” diyen Wallerstein’den, ya da daha kökte, 11.Tez’in sahibi Marx’tan çok da farklı bir yerde değildi.

Yani Bourdieu, “statükocu bir yapısalcı” filan değildi. Şüphesiz, Marksist de değildi ama postmodernizm çağında Marksizmin yepyeni bir ifade biçimi olarak öne çıkmıştı. Güdük bir materyalizm içerisinde hiçbir şeyi aydınlatmadan her şeyi suçlayan basic Marksizm ile arasına mesafe koymuş olması onu hâlis Marksizm yolunda epeyce ilerletmiştir.

Böyle bir entelektüelden, “son yıllarda pek bir moda olan Bourdieu…” diye bahsediyor Coşkun. Bugün moda olmuşsa eğer, bu onun suçu değil. Entelektüel modanın daha önce başkalarına (Barthes ve göstergebilim’e, Williams ve kültürel çalışmalar’a, Foucault ve söylem’e vs.) yaptığı şey şimdilerde Bourdieu’nün başına geliyor; alan ve habitus gibi sorgulayıcı, aydınlatıcı kavramları akademik modanın elinde kendi protest özünden arındırılıp soyut bir retoriğin malzemeleri haline dönüştürülüyor.

Ve bu tam da Bourdieu’nün yazma amacına ters düşen bir şey. “Benim hedefim” diyordu, “toplumsal dünya üzerine olur olmaz şeylerin söylenmesini engellemeye katkıda bulunmaktır. Schoenberg, insanların artık müzik üzerine yazamamaları için beste yaptığını söylemişti. Ben de toplum hakkında söz sahibi olanlar, bilhassa da toplumbilimciler, toplumsal dünya hakkında müzik görünümünde gürültü üretmesinler diye yazıyorum.”

Toplumsal teori adına yaptığımız tek şey gürültü ise… Susalım. Huzur içinde uyusun.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/01/11/bourdieuyu-konusmamiz-gerekiyor/

Bourdieu ‘Sosyoloji bir dövüş sporudur’ derken galiba haklıymış!

Besim F. Dellaloğlu – Perşembe, 16 Ocak, 2020

Kaliteli sosyoloji, beşeri çalışmalar ya da felsefe yaptığınızda siyasetin de kalitesi yükselecektir, toplumun da kalitesi yükselecektir. Ama bunun için öncelikle bu disiplinlerin hakkının verilmesi gerekir. Bunun tarafsızlıkla falan bir ilgisi de yoktur. Sivil, kamusal alanda bir yurttaş olarak istediğiniz siyasete angaje olabilirsiniz. Ama bu sizin mesleğinizi icra etme biçiminizi tümüyle belirlememelidir.

Geçen hafta Gazete Duvar’da “Nasıl oluyor da bu işler böyle olabiliyor?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazıya iki değerli meslektaşımdan eleştiri ve yorumlar geldi. Önce Mustafa Kemal Coşkun “Egemen sınıflar toplumbilimlerinden neden korkar?” başlıklı eleştiri yoğun bir yazı yazdı. Ardından da Göksel Aymaz “Bourdieu’yü konuşmamız gerekiyor” başlıklı yazısıyla hem benim yazıma hem de Mustafa Kemal Coşkun’un yazısına dair yorum ve eleştiriler ortaya koydu.

Her şeyden önce şunu içtenlikle belirtmek isterim: Hayatım boyunca yazdığım en kısa yazıya bu kadar güçlü tepkiler olabileceğini hiç tahmin etmemiştim. Yıllarca kitaplar ya da en kısası on sayfalık makaleler ile derdini anlatmaya alışmış bir okuryazar olarak iki sayfada kendini ifade etmenin ne kadar zor olduğunu dikkatinize sunmak isterim. Bu da mutlaka ayrı bir yetenek ve deneyim gerektiriyor. Bu formda yazmaya devam ettikçe sanırım yavaş yavaş tecrübe kazanacağım. Baştan bunu iletmek istememin nedeni, değerli meslektaşlarımın yazdıklarının biraz da benim yazımda iki sayfa içinde belki de gereğinden fazla konuya temas etmiş olmamdan kaynaklanıyor olması. Bu nedenle de benim için çok bariz gözüken bazı geçişler onlara aynı doğallıkla ulaşmamış sanırım. Dolayısıyla önce kendi hata payımı kabul ettikten sonra, bu ikinci yazıyla hem onlara dilim döndüğünce cevap vermek, hem de kendimi biraz da ayrıntılı bir biçimde ifade etmek istiyorum.

Bourdieu benim entelektüel beslenme kaynaklarım içinde hiçbir zaman belirleyici bir isim olmadı. Yani ben bir Bourdiucü değilim. Bir Bourdieu uzmanı da değilim. Dolayısıyla her iki yazarın da iddia ettiği gibi Bourdieu’ye yaslanıyor olmam söz konusu değil. Onun adını anmamın tek nedeni son dönemde Türkiye’de gerçekleşmekte olduğunu düşündüğüm sosyolojik değişimi anlatırken aklımda hep onun, yazının başlığı da olan, sosyoloğun aslında tam olarak ne yaptığı sorusuna verdiği cevabın gelmiş olması. Hepsi bu kadar! Onun ötesinde yazının Bourdieu ile doğrudan bir ilgisi yok. Yazının olası eksiklikleri kesinlikle Bourdieu’ye mal edilemez. Sorumluluk tamamen bana aittir.

Her iki yazar da yazılarında benim Türkiye’ye dair yaptığım analizlerle ilgili olarak hiçbir şey söylemiyorlar. Bu nedenle onlara bir itirazları olmadığı sonucuna varıyorum. Onlar daha çok genel olarak sosyolojinin neliği meselesine odaklanıyorlar. Elbette cevap verirken ben de mecburen aynı şeyi yapacağım. Ancak insan şunu da sormadan edemiyor: Eğer gerçekten sosyolojiyi anlama tarzım bu kadar sorunluysa, o anlayışla yaptığım analizlerin de yanlışlanması gerekmez miydi?

Sosyolojinin ne olduğuna dair özellikle Mustafa Kemal Coşkun’la çok farklı düşündüğümüz aşikâr. Bu konudaki görüşlerimi biraz daha ayrıntılandırmak isterim. Aslında yeni bitirdiğim ve umarım 2020 yılı içinde yayımlanacak olan Poetik ve Politik: Bir Kültürel Çalışmalar Ansiklopedisi başlıklı kitabımda bu konuya da yer ayırmıştım. Burada kısaca ifade edeyim. Ben sosyolojiyi yüceltmiyorum. Toplum hakkında düşünce üretme, toplumu inceleme araçlarından sadece biri olarak görüyorum. Özellikle Comte’un “sosyal fizik” nitelemesinden yola çıkarak sosyolojinin aslında toplumun doğabilimi olduğunu düşünüyorum. Bence pozitivist bir sosyolojiden çok, sosyolojinin pozitivist doğasından söz etmek daha anlamlıdır. Sosyoloji toplumla ilgilenmenin en “modern” formlarından biridir. Bu nedenle de sosyolojinin çok sınırlı bir ufku olduğu söylemek isterim.

Ama toplumla ilgilenmenin tek biçimi sosyoloji değildir. En azından Rönesans’tan beri mümkün olan büyük ölçüde hümanizm hareketi kaynaklı bir human/social studies, yani Türkçede beşeri çalışmalar diyebileceğimiz bir geleneği ayırt etmemiz lazımdır. Bu gelenek kolaylıkla, sosyal bilim ve sosyolojiyle karıştırılır hep ama aslında çok farklıdır. Beşeri çalışmalar geleneği insanı, toplumu sosyoloji gibi verili bir şey olarak almaz, tam tersine onu bir inşa faaliyetinin konusu olarak değerlendirir. Bu bağlamda daha ileride sosyolojinin konusu olarak toplum en azından Avrupa tecrübesinde beşeri çalışmaların ilmek ilmek ördüğü bir yapılanmadır. Toplumu, bireyi kurma rolü sosyolojiye değil, beşeri çalışmalara aittir.

Üçüncü büyük gelenek ise elbette felsefedir. Toplumun ne olması gerektiği insanın mutlaka sorması gereken bir sorudur. Ancak bu soru sosyolojinin değil, felsefenin konularından biridir. Elbette felsefe de toplumla, insanla ilgilenir çok uzun zamanlardan beri. Hatta bunun piri Platon ve örneğin onun Türkçede Devlet olarak bilinen yapıtıdır. İdeal bir toplumun nasıl olması gerektiği sadece Platonik bir problematik değil, felsefenin en temel sorularından biridir. Dolayısıyla bu anlamda sosyolojinin ne olması gerektiği konusunda Mustafa Kemal Coşkun’un 11. Tez’e atıf yapması bence bir hatadır. 11. Tez bence de büyük ölçüde doğrudur ama felsefi bir argümandır, sosyolojik değil. Ayrıca Marx öncelikle bir filozoftur. Sermaye’nin (Kapital) uzun muhasebe hesaplarıyla dolu olması onu öncelikle iktisatçı yapmadığı gibi, toplumsal analizler yapması da onu öncelikle sosyolog yapmaz.

Bu çerçevede ben kendimi artık daha çok beşeri çalışmalar ve onun bir varyantı saydığım kültürel çalışmalara daha yakın görüyorum. Sözünü ettiği kitabımda da bunu temellendirmeye çalıştım. Felsefeyi filozoflara, sosyolojiyi de sosyologlara bırakıyorum. Burada önemli olan sapla samanı birbirine karıştırmamak olmalı. Ama Türkiye’de uzun yıllar sosyoloji diye aslında sosyal felsefe yapıldığı için, yani toplumun olması gerektiği mutlak bir hal varmışçasına davranıldığı için bunları birbirlerinden ayırt etmek o kadar da kolay olmayabiliyor. Bu açıdan bakıldığında Mustafa Kemal Coşkun’un yaklaşımı Türkiye’de sosyolojinin kurucusu kabul edilen Ziya Gökalp’ten farklı değil. Elbette Coşkun’un siyasi fikri Gökalp’ten farklı ama sosyolojiyi ele alma biçimleri aynı.

Sosyolojik bağlamda toplumun olması gerektiği bir hal yoktur. Toplumun ulaşması gereken bir final yoktur. Sosyoloji çok daha sınırlı ve mütevazı bir disiplindir. Toplumun olduğu hali ve bunun ardındaki nedenleri çözümlemeye çalışır o kadar. Eğer her toplumun gitmesi gereken tarihsel bir rota varsa, o zaman siyaset niye vardır? Bir düşünürün dediği gibi “Güneş tutulmasını gerçekleştirmek için siyasi parti kuruyor muyuz?”.

Bence Mustafa Kemal Coşkun toplumsal analizin reelliğiyle, siyasetin idealliğini birbirine karıştırıyor. Egemenler sosyolojiden asla korkmazlar. Egemenler ne üniversiteden ne bilimden ne sosyolojiden korkmazlar. Egemenlerin korktuğu tek bir şey vardır: Ezilenlerin örgütlülüğü ve dayanışması. Ve bu nedenle de ezilenlere ulaşmadan solculuk aslında mümkün değildir.

Örneğin, Türkiye’de genelde olduğu gibi öncelikle solcu ya da sağcı olarak iyi bir sosyolog olmak zordur. Kaliteli sosyoloji, beşeri çalışmalar ya da felsefe yaptığınızda siyasetin de kalitesi yükselecektir, toplumun da kalitesi yükselecektir. Ama bunun için öncelikle bu disiplinlerin hakkının verilmesi gerekir. Bunun tarafsızlıkla falan bir ilgisi de yoktur. Sivil, kamusal alanda bir yurttaş olarak istediğiniz siyasete angaje olabilirsiniz. Ama bu sizin mesleğinizi icra etme biçiminizi tümüyle belirlememelidir. Sosyoloji dünyayı değiştiremez. Sosyoloji herkese olduğu gibi dünyayı değiştirmek isteyenlere de, bu yolda veri, ufuk, donanım sağlayabilir. Yoksa dünyayı değiştirecek olan insan iradesidir, öznelliğidir.

Son olarak şunu söylemek isterim: Elbette her konuda aynı düşünmek zorunda değiliz. Sosyolojinin ne olduğu, nasıl yapılması gerektiği mutlaka tartışmaya açıktır. Ancak tüm değerli meslektaşlarıma, Bourdieu gibi sosyoloji tarihinde kanonlaştığı göz ardı edilemeyecek bir isim hakkında söz alırken “moda” gibi, bir ölçüde aşağılayıcı ifadeler kullanmaktan imtina etmelerini öneririm. Bir sosyolog için bunu yapmak bindiği dalı kesmekle eşdeğerdir. Bourdieu en az Mustafa Kemal Coşkun kadar değerli bir sosyologdur.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/01/16/bourdieu-sosyoloji-bir-dovus-sporudur-derken-galiba-hakliymis/

 

 

Yorum Yaz